Tutsaklığın sınırları

- Ruken Aras
239 görüntüleme

Çözüm sürecinin heba edilmesinden sonra kendi başkanlık sistemini hayata geçirmek için faşizmin binbir çeşidini uygulayan egemenin bir de korku inşa çabaları sürüyor Kürdistan’da.

-Korku inşası zihinsel bir süreç…  Her şey insanın bilgi yapısının şekillenmesine bağlı olarak gelişiyor. Bugün gözaltı, tutuklama, memurluktan ihraç etme, sürgün, işyerine el koyma ve daha birçok tehdit ile korku inşa edilmek isteniyor…  Beş kişi açıklama yapmak istese iki katı toma, gaz, silah dolu bir ordu karşılarına çıkıyor. Renklerden korkuyor faşizm, çocukların kanalı Zarok Tv’den, Kürdün anadilinden, kadınların zılgıtından, yaşlıların  dengbejlerinden korkuyor. Bu korkunun karşılığı şiddete başvuruyor ve karşıda korku yaratmaya çalışıyor. Çünkü başka bir seçeneği yok.

Korku imparatorluğu yaratılıyor

Bir halkı tutsak etmenin yolları korkuyu yaşamın olağan haline getirmek oluyor.  Öğretmenleri görevinden alarak diğer öğretmenlere mesaj veriyor: yaramazlık yaparsanız siz de böyle olursunuz. Oysa açığa alınan öğretmenler bugün şunu söylüyor: kırk yıldır bu savaştan kimse açlıktan ölmedi evet zor günler yaşayacağız ama bize düşen bedelin bu biçimini ödemekti , ödeyeceğiz.

Başta siyasi partinin kadroları olmak üzere birçok kesimi gözaltına alarak tutsaklıkla korkutmak istiyor. Oysa bugüne kadar on binlerce insan cezaevinde kaldı ve çıktıklarında mücadelelerine devam ediyor. Ve diyorlar ki: en büyük tutsaklık insanın dışarıdayken yaşadığı tutsaklıktır. Paraya tutsaklık, teknolojiye tutsaklık, sistemin sahteaşkına tutsaklık, evlilik denilen kölelik mekanizmasına tutsaklık ve devlete tutsaklık.

İnancını yitirememek, karşı koymak

Bugün Kürdistan’da kitlesel eylemliliklerin yapılamıyor olması faşizmi sevindirmemeli. Aslolan halkın zihninde hangi hakikat arayışını taşıyor olması.

2Sabaha karşı evi özel harekat tarafından basılan bir öğretmen arkadaş anlatıyor: Eşimi almak için geldiklerinde çok sevdiğim komşularımdan hiçbiri eve gelmedi. O an herşeyin bittiğini hissettim. Kendimi yapayalnız hissettim. Neden tepki göstermediklerini öfkeyle sorguladım. Özel harekat eşimi alıp apartmandan ayrıldığında komşularım geldi, meğer kapılarını açıp bizim kata gelmek istemişler ama her katta iki maskeli tim ellerinde silahlarla onları tehdit etmiş.”

Ve komşuları arkadaşıma mahcubiyetlerini ifade etmişler. Komşularının ona destek olamadığı an öldüğü an olmamalı, yardım edip de karşılarında kendilerinden güçlü bir taraf gördüklerinde bir şey yapamamaları onu yaşatan an olmalıydı. Nitekim de  öyle oldu. Bir kez daha bu halkın inancının bitmediğini görmüştü arkadaşım.

İktidarın oyunlarına baş eğmemek

Mesele yine; “gülün bile bir dikeni var” meselesidir diye mırıldanıyordu bu hikayeyi anlatırken arkadaşım.

Tehlikeli bir oyun oynuyor iktidar sahipleri. Bu oyun halkların patlamasıyla son bulacaktır elbet. Çünkü artık onursuz yaşamı kabullenecek bir halk yok  karşılarında.

Beddualar artıyor, birlikte yaşama dair inanç zayıflıyor. Çözüm sürecinde keşke çok çalışsaydık diyen serzenişler yayılıyor.

İnsanın ve bağlı olduğu toplumunun yaşadığı korkular tarihsel süreçlere denk düşüyor.  Sınıflı ve hiyerarşik devlet yapılanmasıyla birlikte denetim mekanizması olarak kapalı alanlar, ölümler, aç bırakmalar tutsaklığı yasalarla meşrulaştırıyor. Oysa tutsaklık zihinde başlayan ve zihinde biten bir süreç.

Kürtlük varoluşunu tamamlamıştır

mansetToplumsallaşmayı değil bireyci- bencil yaşamı seçmek; doğayla iç içe yaşamaktansa apartman dairelerine sıkışmak,  kadınlar yaşamdan koparılmak istenirken sistemin klasik rollerini kabul etmek birer manevi tutsaklık. Aslında kaybetmekten korkulan şey eldeki maddi şeyler kaybettikten sonra yaşanacak yüzleşmelerdir. Sürekli kazanma hırsı, sürekli tüketim hırsı, karşı cins olmadan olunmaz hırsı ile toplum adeta bir cendereye sokulmaktadır.

Yok edilmek istenen Kürtlük varoluşunu tamamlamıştır. Kendi varlığını tanıma, kendini yönetmenin bilincine varma, sömürgenin her türlüsüne örgütlüce karşı çıkma sürecinin tamamlanmasıdır zulümlere sebep.

Geri adım atmayan bir onurun direnişiyle karşı karşıyayız.

Tutsaklığın sınırları ahlaki değerlere sahip çıkmak ve politik duruşla netleşmektedir.

Yaşamı anlamlandırdığımız noktada maddi olandan değil; manevi olandan koparılışın asıl  tutsaklık olduğunu ve bu tutsaklığın da ölümden beter olduğunu bilmek gerekiyor.