Unutulmuş ülke ve gelin yatağı

- Zerya GÜL
71 görüntüleme
Kürdistan halkı ve kadınlarının özgürlük arayışını komplocu yöntemlerle bastırma geleneğini Ocak ve Şubat aylarını karartarak sürdüren erkek egemen sisteme karşı, kadınlar ve halklar direnişte… Bu tarihi komplocu geleneği direnişle aşmayı varoluş biçimine dönüştüren kadın ve halklar gerçeğinin dili olma ihtiyacından kaynaklı, ara verdiğimiz kadın ve cinsellik konumuzu derinleştirmeye devam etmek istiyoruz.

Önder Abdullah Öcalan’ın tanıma kavuşturduğu, kadın aleyhine gelişen iki büyük cinsel kırılma döneminden bahsetmiştik. Kırılmalara anlam verebilmek için, özgür toplumsallık zamanlarının cinsellik ve kadın cinselliğine yüklediği anlamı ve cinselliğin doğasını ele almıştık. İlk büyük cinsel kırılmanın tarihin seyrini kadın aleyhine değiştirmede, toplumsal sorunun kaynağına kadın-erkek çelişkisini yerleştirmede belirleyici yeri var.

Marxizmin tarihi, sınıf çelişkileri ve mücadeleleri eksenli yorumu yerine, Önderliğimizin tarihi cins çelişkileri ve mücadeleleri üzerine oturtması, yöntem ve çözümde temel ayrımları ortaya çıkarır. Cins çelişkisi ve bu çelişkinin kullanımı üzerine kurulmuş cinsiyetçilik ideolojisi çözümlenmeden, özgür toplumsallığın, kadın-erkek doğasının ve cinselliğin gelişmesinin, yaşanmasının mümkün olmadığını gösterir.   

Cinsel kırılmanın mitolojilerdeki izi

Birinci büyük cinsel kırılmanın izini mitolojilerde takip etmek, ortaya çıkarmak mümkün. Cinsiyetçi ideolojilerle doğasına müdahale edilen, giderek tecavüz kültürüne dönüştürülen cinselliğin, kadının, erkeğin başına neler getirdiğini, eşyaşam dengesini nasıl bozduğunu görüyoruz. Halen Sümer şairleri tarafından “toplumun süsü”, “Sümer’in neşesi” olarak tanımlanan Tanrıça İnanna’nın çoban Dumuzi ile evliliği ve sonrası; kutsallık, bereket, çoğalma, yaşam, mutluluk kaynağı olan baharla özdeşleştirilen cinsel ilişkiler alanı, bir kördüğüme dönüşmeye başlar. Tanrıça İştar, Astarte, Afrodit ve Venüs’ün farklı tarihlerde ve toplumlarda başına gelen aynı gerçeklik; kadının yaşam yaratan cinsel ediminin denetim altına alınması, devletli erkeğin hizmetine sunulması söylencelere konu olur.

Sümer mitolojisi üzerine araştırmalarıyla tanınan Muazzez İlmiye Çığ, yaşanan çelişkileri ve kıyasıya çatışmayı, Sümer tabletlerinden yorumlar. İnanna, Dumuzi’nin yanında bulunmasını yaşam, bolluk, en büyük mutluluk olarak tanımlamaktadır. “Göğün süsü, kutsal rahibesi”, “saygın danışman”, “gün ışığı” İnanna, tacını, asasını, silahını ve aşkını paylaşmaya hazırlanır:

   “Başına konacak taca uygunsun,

    Krallık elbisesine uygunsun.

    Asayı ve silahı taşımaya uygunsun.

    Kutsal göğsümde uyumaya uygunsun.

    Ey Dumuzi! Sen gerçekten benim aşkımsın” der ve devamında;

             “Kim benim tarlamı sürecek,

Kim benim nemli toprağımı sürecek” sorularına, egemen erkek aklı ve kurnazlığı beş bin yıla damgasını vuran cevaplar üretir. “Kadınlar tarlanızdır, istediğiniz gibi sürebilirsiniz” sınırsız hakkını erkeklere tanıyan tek tanrılı dinler ve devletli uygarlık sistemi geliştirilir. El

değiştiren kadın bedeni, emeği ve mülkiyetinin tarihi yazılır; mitoloji, din, felsefe ve bilim bu kurnazlığın ve hırsızlığın yöntemlerini geliştirir, meşrulaştırır.

Beyazlık katliam ve tecavüz ile kana bulanır

İnanna ve Dumuzi’ye halk tarafından tütsülerle, güzel kokularla özenle hazırlanan “kral-kraliçe yatağı”, “beyaz gelin çarşafı”, günümüze doğru bedeni sarmalayan gelinliklere dönüşür ve saflığı, temizliği temsil eden beyazlıklar, kadın katliamı ve tecavüzüyle kana bulanır. Paylaşımın, yaşamın, üretimin kaynağına dönüştürülmek istenen cinsellik, Dumuzi’de somutlaşan ihanete ve iktidar aracına dönüşür.

Tiamat, Marduk (mitolojide hem eşi hem kardeşi olarak geçer) tarafından beynine, kalbine ve rahmine atılan oklarla öldürülür ve parçalanır. Kadının yaşam kaynağı cinselliğine, düşünce ve duygu gücüne saldırı birlikte gerçekleştirilir. “Kurnaz tanrılar” tarafından özgür eşyaşam kaynağı, temel yaratım alanları, beyin ve yürek gücü birlikte hedeflenir. Kadının düşünce, duygu ve sezgi gücünün denetim altına alınması ile cinselliğinin, arzu ve haz kaynağının denetim altına alınması birlikte gelişir.

Hint Tanrıçası Kali de “boşluğu”, “doldurulamaz karnı ve her şeyi doğuran rahmi” ile doğanın, yaşamın ve toplumsallığın ahengini tamamlayan doğurganlığı ve cinselliği sembolize eder. Egemen erkek aklının ve zihninin korku kaynağı, ele geçirilmesi gereken toplumsallık gücüdür. Bugün Hindistan’ın ikinci büyük kenti olan Kalküta’ya (Kalighat) adını veren, Durga Puja adı verilen bahar festivallerini düzenleyen, ünlü tapınağıyla toplumsal kimliğin güçlenmesine öncülük eden bir karaktere sahiptir.

Yeraltı dünyasına mahkum edilen Bakkhalar

Kaçırılan, tecavüze uğrayan ve yeraltında -ölüm diyarında- yaşamakla cezalandırılan tanrıçaların mitolojileri işler insanın, toplumun beynini ve yüreğini. Aşağı Mezopotamya’dan Afrika’ya, Avrupa ve Asya’ya aynı hikayenin farklı versiyonları kaplar toplumların düşünce dünyasını; Girit/Yunan mitolojisindeki Persephone örneğinde olduğu gibi. Bereket Tanrıçası Demeter’in yana döne nereye kaybolduğunu aradığı kızıdır Persephone; kızını ve anasını birlikte cezalandırmayı hedefleyen

cinsiyetçi bir saldırıdır yaşanan. Edouard Schuré, İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler/Dinlerin Gizli Tarihi Kitabı’nda

kaçırılan, tecavüz edilen, yeraltı dünyasında yaşamaya ve bu dünyanın Tanrısı Hades’le yılın üçte birini geçirmeye mecbur kılınan Tanrıça Persephone’yi anlatır. Bakkhalar da yeraltı dünyasında yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Anatanrıça kültürünün iz sürücüleridirler, aynı kültürü takip eden Ekmek ve Şarap Tanrısı Dionysos’a inanan rahibelerdir. Karanlıklar dünyasında Persephone ile aynı kaderi paylaşan Bakkhalar’ın şu soruyu sorduğunu aktarır Schuré;

“Ey ölmüşlerin kraliçesi, ey dünyanın ruhu. Ey Persephone! Bizler göğün kızlarıyız. Peki nasıl oluyor da bu karanlıklar diyarında sürgün hayatı sürüyoruz? Ey göğün hasatçısı. Bir zamanlar esir tarlalarındaki kardeşlerinin arasında ışığa gark olmuş bir halde ve mutluluk içinde uçuşmakta olan ruhlarımızı niçin toplayıp devşirdin?”

Persephone’un yanıtı dikkat çekicidir; “Nergisi koparıp devşirdim, gelin yatağına girdim. Ölümü hayatla birlikte içtim. Şimdi de bu karanlıkların içinde sizlerle birlikte inildiyorum.”

Kadının toplumsal gücüne ve cinselliğine müdahale

Persephone da “gelin yatağı”nda, karanlıklar diyarına çekilir. Kopardığı nergis çiçekleri, “hayatla birlikte içtiği ölüm”ün habercisi olur. İnanna gibi, yitirişi “gelin çarşafı, gelin yatağı”na bağlı olarak gelişen ve giderek “özel ev”e dönüşen, kadın-erkek, egemenlik-kölelik, cinsel ilişki biçimiyle bağlantılıdır. Neşelendirmek, haz ve mutluluk vermek yerine, bir girdap gibi içine çeken, karanlıklara hapseden ve kaybettiren bir simgeye dönüşür “yatak”. Karanlıklar aleminden kurtuluşu, anatanrıça kültürüyle bağını koparmayan Dionysos’un eylemi ve aşkıyla gerçekleşir.

Evlilik yoluyla kadın cinselliğini, toplumsal gücünü denetim altına alma ve iktidarını sağlamlaştırmak için kullanan erkek kurnazlığı ve komploculuğunu anlatan yaygın mitolojilerden biri de Tanrı Zeus’a aittir. Kadın gücüne, enerjisine, doğurganlığına saldırganlığın ve ele geçirmenin sembolüne dönüşen Zeus miti, kafasından Athena’yı doğuracak kadar ileri gider. Kadın cinselliği ve doğurganlığına müdahale ve giderek hakimiyet kurma ve ele geçirmeyi anlatır.

Zeus’un kendine seçtiği ilk kurban, tanrıça Metis’tir. Bu seçim tesadüfi değildir; Metis bilgiyi, bilimi ve doğruyu temsil eden tanrıçadır. Zeus’un ele geçirme ve hakimiyet kurma oyunlarını farketme ve boşa çıkarma gücüne sahiptir. Ancak Zeus kadını ele geçirmekte ustalaşmıştır ve Metis’i hamile bırakır. Doğacak çocuğun kendisine rakip olabileceği bilgisi-kuşkusu ile hamile olan Metis’i yutar ve Athena’yı kafasından doğurur.

Bu doğurma eylemi, kadının toplumsal gücüne ve cinselliğine müdahalenin boyutunu ortaya koymaktadır. Erkek zihniyetiyle şekillendirilen kadın ve cinselliğin, egemen erkeğe, devlete hizmete amade kılınmasını anlatır. Saçları kadın bilgeliğini, yaşam ve cinsel gücünü, ölümsüzlüğü sembolize eden yılanlardan oluşan Medusa’nın başının Perseus tarafından kesilerek Athena’ya sunulması, bu gerçeğin mitsel ifadesidir. Yunan mitolojisinde Afrodit’te temsilini bulan fiziki güzellik, Zeus’un eşi ve ablası Hera’daki evlilik yatağına sadakat ve saygı, Athena’da dile gelen yetenekli erkekleri “ayartma” becerisi, egemen erkek zihniyetinin sınırlarını belirlediği kadın cinselliğini tanımlar.

Birinci cinsel kırılma sonrası yükselen devletli uygarlık

Bereket, aşk tanrıçalarının yerini alan, Aşk Tanrısı Eros’un tanrıların en güzeli olduğunu aktaran Hesiodos MÖ 750’lerde yazdığı Theogony’sinde;

   “O Eros ki elini ayağını çözer canlıların

   Ve insanların da tanrıların da ellerinden alır

   Yüreklerini, akıl ve istem güçlerini” demektedir.

Eros, dönemin dört önemli tanrısından biridir. Diğerleri; Kaos, Toprak Ana Gea ve Hades’in yeraltındaki karanlık çukuru Tartaros’tur. Ağaçların-meşe ağacının koruyucu perilerinden Eurydice ile lir çalarak

hayvanları büyüleyen Orpheus’un kavuşamaması da giderek hakim olan erkek egemen kültür, devletçi sistem ve zihniyetle bağlantılıdır. Dünyada yaşam, mutluluk ve huzuru besleyen aşklara yer olmadığını anlatır. Ruhları öldüren, söndüren ve tüketen cinsiyetçi sistem hakimdir. Anatanrıça kültürünü sürdüren Eudydice’in yeraltı dünyasına kaçırılması, aynı erkek saldırganlığını hatırlatır. Apollon ve bir rahibenin oğlu olan Orpheus da Dionysos’a inanır. Özgürlük zamanlarını arayan erkeğin özlemiyle doludur. “Ey Dionysos,… ey yüce Ruh, ey ilahi Kurtarıcı, evlatlarını ışıklı sinene tekrar kabul et” demekte, dipsiz derinliklerden, unutulmuş vatanın hasretinden bahsetmektedir. Orpheus ölürken “Eurydice, Ey ilahi Işık” dediği ve lirinin yedi telinin “Eurydice” diyerek koptuğu anlatılır. Demeter’den, İsis ve Osiris’ten, Hermes ve Zerdüşt’ten bilgeliği, aşkı öğrenen Orpheus’un çağı kapanmıştır artık. Marduk’ların Zeus’ların, Hera ve Athena’ların kadın cinselliğini, yaşam gücünü devlet ve egemen erkeğin hizmetinde tükettiği karanlık çağlar ve tanrılar egemen olmuştur yeryüzüne. Birinci büyük cinsel kırılma, hegemonik eşyaşamın gelişmesi, kadın-erkek ilişkilerindeki uyumun bozulması, toplum ve doğa uyumunun kaybolması; devletli, sınıflı uygarlığın yükselmesiyle sonuçlanır.