“Yavuz kılıcı”: Barajlar, HES”ler, maden ocakları…

- Güler YILDIZ
9 görüntüleme
Türkiye çepeçevre Ankara tarafından ekolojik yıkım kuşatması altında. Bir yandan yeni maden sahaları açılarak köylünün merası, tarıma elverişli alanları talan ediliyor, bir yandan da demografik değişimi gözeten yeni planlar devreye konuluyor. Dersim’in Ovacık ilçesinde bulunan ve Raa Haq alevilerinin kutsal olarak kabul ettiği Munzur Gözeleri’nde çevre düzenlemesi adı altında yapılmak istenen yapılaşma “güzelleştirme” adıyla sürüyor.

Maraş, Hekimhan, Adıyaman, Hacıbektaş, Sivas, Çorum, Tokat’ta yapımına karar verilen maden faaliyetleri, barajlar da bir tür “güzelleştirme”:  “Sorunlu bölgelerin tamamen ortadan kaldırılması/yok edilmesi”.
Bir tür kürtaj…
Devletin güzellik anlayışı “bölgedeki tarihsel ve kültürel hakikatin imhasına yönelik” bir anlayış. Referansını da geçmişten bugüne “öteki” kılınana edilen zulümler, sallanan kılıçlardan alıyor. Kutsallık atfedilen bu değerlerde yaşanan tahribat ile insanlar yerlerinden kolayca edilebilecek; yaşadıkları, anlam yükledikleri topraklarından göçebilecekler…
Kapitalist modernitenin kılıcı türlü türlü. Onlardan biri de demografiyi değiştirme!
Özellikle alevilerin yaşam alanlarının talan planlaması içine bir bütün olarak alınmasının devlet kitabındaki karşılığı bir başka. Yavuz’un kılıcıyla yapamadığını, Erdoğan iktidarı barajlar ve iş makineleriyle yapmaya çalışıyor. Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, eko-kırım açıklamasına “demografik değişim amaçlanıyor” başlığı açınca, kendisi ile Jin TV’de yayınlanan ‘Yeşil Pencere’de söyleştik: Devlet alevi köylerini demografik değişime tabi tutuyor.

Maden faaliyetleri asimilasyonun bir parçası. Ne kadarlık bir bölge üzerinde, nasıl bir siyasi tasarruftan söz ediyoruz?

Aslında Türkiye’nin her yanında bu maden arama süreçleri devam ediyor. Nerden baksanız bu son verilen maden ruhsatlarıyla birlikte Türkiye’nin tamamen altının oyulduğu bir süreçle karşı karşıyayız. Bu bir yandan rant politikasının bir aracı. Bu maden arama ruhsatları içerisine bir de uluslararası sermaye giriyor tabi. Dolayısıyla çıkartılan madenin büyük bir kısmı şirketlere veriliyor, ülkemize de bırakılmıyor. Ama bir taraftan da o madenin verdiği zararların tamamı ülkemize de bırakılarak gidiliyor.  Son dönemlerdeki- aslında bütün iktidarlar bunu yapıyor- özellikle nüfus dengesini, demografik dengeyi, siyasi dengeyi bozmak için de özellikle maden arama bölgeleri, hidroelektrik santral bölgeleri, taşoacakları, altın arama bölgeleri bir taraftan muhalif kesimlerin, yani daha ilerici bakış açısına sahip olan insanların, bir taraftan da alevilerin olduğu bölgelerde yoğunlaşmaya başladı. Bu bir anlamda yer değiştirmenin, coğrafyadaki yer değiştirmenin ve yerinden etmenin başka bir boyutu. İktidar bunu çok uzun yıllardır yapıyor. 2003 yılından bu yana aslında bir taraftan da TOKİ kanalıyla bunu yapmaya başladı. Özellikle belli noktalarda konut inşa ederek, o konuta yerleştirdiği seçmen kitlesiyle birlikte seçmen yapısının değişimini sağlamıştı. Şimdi de benzer şekilleri coğrafyanın değişik noktalarında göçmenlerin getirilip Maraş’ta yerleştirilmeleri, yine Maraş’ta, Hacıbektaş’ta, Sivas’ta, Adıyaman’da, daha ilerici alevi köylerinin olduğu yerde; Malatya’da, Hekimhan’da, Hasançelebi’de maden arama ruhsatlarının verilmesi asimilasyon politikasının bir parçası olarak karşımıza çıkıyor ve insanları yerlerinden ediyor. Zaten yüzyıllardır bu insanlar ezilmiş, cefa çekmişler, şimdi de bir taraftan sermayenin isteklerini yerine getiriyorlar, bir taraftan doğayı tahrip ediyorlar, hem de aslında oradaki nüfus, siyasal ve ekolojik dengeyi de bozuyorlar.  Ve hepimize ait olan bu coğrafyayı ve o coğrafyanın altındaki maden varlıklarını peşkeş çekerek aslında ülkenin geleceğini altüst ediyorlar.

Söz ettiğimiz bu coğrafyalarda yaşayan insanlar bir devlet politikası ile karşı karşıya olduklarını biliyorlar mı?

Olaya kendi yaşam alanları üzerinden bakıyorlar. Belki demografik dengenin, siyasal dengenin ve ekolojik dengenin bozulmaya çalışıldığının farkındalar. Ama bu bir bütüncül politikayla yani devletle çok özdeşleştirilip bir süreç içine girildiğine çok az tanık oluyoruz. Daha çok yaşam alanlarını korumak üzere… Oranın bir varlık değeri var çünkü; bu seçilen alanlar tarım ve mera alanları. Herkesin kendi yaşamını sürdürdüğü, doğduğu yerler. Ve burada doymaya çalışıyorlar, bu süreçte doğdukları yerden bu kez sürgün edilmiş oluyorlar bunların vasıtasıyla. Bütüncül olarak bakılması gerekiyor. Aslında mücadele edenlerin büyük bir kısmı bunun farkında. Ve “ne yapılabilir” sorusu yöneltildiğinde zaten Cerattepe’den başlayıp Hacıbektaş’a, Maraş’a, Hekimhan’a kadar değişik inisiyatifler oluştu. Ve hukuksal süreçler işliyor.

Peki hukuksal olarak ne yapılabilir?

Mimarlar Odası Ankara Şubesi’ne bağlı hinterland, Tunceli’den Erzincan’a, Sivas’tan Hacıbektaş’a kadar uzanan, Türkiye’nin doğusu ile batısını, kuzeyi ile güneyini birleştiren genişlikte. Bu hinterland’daki ruhsatlandırma işlerini takip ediyor ve hukuksal sürece taşıyoruz. Hacıbektaş’ta Karaburç köylüleri ile birlikte taşocaklarının ruhsat sürecine dava açtık. Onların daha önceden başlattıkları mücadele sürecine biz müdahil olduk. Yine Kapadokya’da altın arama süreçleri devam ediyor. Ona yönelik hukuksal sürecimiz başlayacak. Şimdi Sivas’taki maden arama süreçlerine de müdahil olacağız. Aslında bölge halkının gösterdiği tepki ve bizim hukuksal mücadeleye başvurmamızla hukuk mücadelesi sürüyor. Ama tek başına hukuk mücadelesinin bir şey ifade etmeyeceği çok açık. Bunu insan hakları ve çevre hakları açısından da ele almak gerekiyor. Maden aramasının çevreye zararı var, çevreye etkileri var ama geldiğimiz şu koşullarda dünya, pandemi süreciyle mücadele ederken aslında bir sağlık etki değerlendirmesinin yapılması gerekiyor bir taraftan da. Çünkü bu madenlerle birlikte sağlık politikasını etkileyen, kanserojen yaklaşımlar, asbestli toprakların varlığı, oradan çıkarılan siyanürlü altın arama var…  Bunların hepsi suya, toprağa, yediğimiz her şeye nüfuz edecek kimyasal bırakıyor ve bu da sağlığa etki ediyor. Sağlık etki değerlendirmesi maalesef yapılmıyor. Ve bir de sosyal etki değerlendirmesinin yapılması gerekiyor. Bu alevi köyleri açısından da önemli; bir sosyal yaşantı, bir kültür var orada. Bu kültürün bozulması ve dağılması, yer altının tüm kaynaklarının talan edilmesi oradaki sosyal yaşamı da etkiliyor. Belki Mimarlar Odası olarak ve diğer meslek örgütleriyle birlikte; bugüne kadar sadece çevresel etki değerlendirmesi üzerinden giden bir ruhsatlandırma sürecini sağlık ve sosyal etki değerlendirmesiyle birlikte daha toplumsal, daha bütüncül bakabileceğimiz bir noktaya çekebiliriz. Adıyaman’da Yaylakonak beldesinde yapımı devam eden barajla çevrede onlarca alevi köyü sular altında kalacak. Sular altında kalmayan tek köy bir sünni köy. Ve o köyün adını da, alevi köyleri sular altında bırakacak baraja vermişler… Göstere göstere işlenen bir nefret suçu değil mi bu? Bu aslında ülkenin bütün kültürel birlikteliğini, varlığını düşmanlaştırma, ayrıştırma sürecinin bir parçası. Çok uzun süredir yapılıyor bu. Özellikle sünni bir bakış açısıyla yapılıyor. Genel olarak coğrafyamızda böyle bir yaklaşım var. Dolayısıyla köprü isimlerine kadar gelen süreç bu. Geçmişten gelen bu süreçte tam bir öfke, ayrıştırma ve nefret söylemiyle bütünleşiyor. İktidar bunu gerçekten de göstere göstere yapıyor, bunu kabul etmemek lazım, buna teslim olmamak lazım.