Yeni fermanlar olmasın diye

- Nahide ERMİŞ
12 görüntüleme

8 Haziran 2014’te Musul’un merkezini oluşturan Ninova vilayetini ele geçiren DAİŞ çeteleri, 3 Ağustos’ta Şengal’e saldırmış, saldırının ardından Şengal merkeze bağlı köy ve beldelerde büyük bir katliam gerçekleştirmişti. 10 binden fazla Ezidî Kürt kaçırılmış yüzbinlercesi ise göçe zorlanmıştı. DAİŞ’in kaçırdığı insanların yarıya yakını geçen zaman içerisinde kurtarılırken, geriye kalanların akıbeti ise ne yazık ki henüz bilinmiyor. Evlerinden kaçırılan bu insanların tüm çabalara rağmen akıbeti hakkında hiçbir bilgiye ulaşılamazken, bu insanlara ait olduğu düşünülen çok sayıda toplu mezar bulundu.

Tüm bunların yanı sıra DAİŞ çete örgütü tarafından kaçırılan binlerce Ezidî kadını çeşitli Arap pazarlarında ya satıldı ya da savaş ganimeti olarak çete reisleri tarafından elkonularak her türlü istismar, şiddet ve tecavüze maruz bırakıldı.

Femicide’de zirve

Binlerce kadın ve çocuğun yaşadığı bu taciz ve tecavüzün yol açtığı ruhsal ve psikolojik travmalar insanlık hafızasına tarihin en acı deneyimlerinden biri olarak yerleşti. Bu durum erkek ve erkeklik kültürünün yol açtığı kadın ve çocuk kırımının zirvesini gösteren bir insanlık suçudur. Tüm cinsiyetçi ideolojilerin bir tezahürü olan bu örgüt ve devlet yapılarının dünya düzleminde zemin ve destek bulması halinde dünyayı nasıl yaşanmaz kılacağını gösteren en iyi fotoğraftır…

Çünkü kırım kültürünün en temel hedefi kadın, çocuk ve doğadır. Bu üçü üzerinde; iktidar, sömürü ve tahakküm kurmak egemenlerin temel karakteridir. Gücün ifadesidir. Oysa ki bu üç olgu insanlık için en büyük suç türlerinin bir arada işlenmesidir, dolayısıyla  yıkımdır, katliamdır ve daimi çatışma-savaş ve kaos ortamıdır. Eşitlersek, ölüm demektir. Bu realite karşısında, devletler düzeyinde durumun insan hak ve özgürlüklerinin ihlali olarak değerlendirilmesi trajikomiktir. Gerçek şu ki, bu trajikomik tanımlamayı yapanların teknik-maddi ve insan desteği olmadan bu cinayet ve katliamların vuku bulması mümkün değildir. Bu insanlık trajedilerinin altında onların kanlı imzaları bulunmaktadır. Desteğin gizli veya açık olması bu gerçeği değiştirmez. Asıl olan sömürü şebekelerinin çıkar ve menfaatlerinin ortaklaşması, korunması ve geliştirilmesidir.

Dolayısıyla, ezilen halkların direnişi ortaklaşmadan, üretimden gelen güçleri kullanılmadan, demokrasi ve insanlık değerleri etrafında etten bir duvar örmeden, bu kaliam ve ölümlerin durdurulması mümkün olmayacaktır. Zira gerisi hezeyandır, kendi içine bağırmaktır. Sadece deşarj olmak için değil, özgürlük ideallerinin gerçekleştirilmesi için, direniş bayrağını Şengal’de, Amed’de, Cizre’de, Sur ve Nusaybin’de dalgalandırmayı, dört parça Kürdistan ve Avrupa ülkelerinde bu katliamların hesabını sormayı gerektirir.

Erkeklik tarihinin sorgulanması

Bunu gerçekleştirmek için elde silah cephede olmak gerekmiyor. Bu direnişin öncüsü olabilmek için sadece büyük insanlık ailesinin değerli bir ferdi olmak, insanlık tarihi boyunca ağır bedellerle yaratılan değerlere sahip olmak, bu değerleri koruyup geliştirme fikrine sahip olmak yeterli bir önkoşuldur.

Bugün insanlık adına erkeklik tarihinin sorgulanmasına ihtiyaç olduğu açıktır. Ve direnenler adına tekelci faşist devlet güçlerini bu sorgulamaya zorlamak, tarihin akış yönünü değiştirmek için ne pahasına olursa olsun bunu mutlaka yapmak gerekir.

Bu suçların tekrarının büyük bir zevk ve istekle, akıl ve mantık sınırlarını aşan bir şekilde,  hem de planlı ve büyük devlet güçlerinin konsensüsü dahilinde yapılıyor olması, direnenler cephesinin boş bıraktığı mevzilerden ilham aldığının göstergesi. Bunu görmez ve en üst seviyede birikimlerimizle birlikte güçlerimizi ortaklaştırmazsak, kendimizi sistemin tek tek yönelerek soykırıma uğratacağı hedefler olmaktan çıkaramayız. Ezilen ve sömürülen halklar bu anlamda güçlü bir hafıza ve önemli bir deneyim birikimine sahip.

Suçluyu yargılayacak gücümüz var

Sözün özü; kapitalist ve patriyarkal sistemin suçlarını deşifre etmek kadar, hesap sormak, yargılamak ve mahkum etmek için örgütlenerek büyümek gerekir. Aksi durum, dünyanın ezilen, soykırımlardan geçirilen halklar ve kadınları olarak daha adil ve özgür bir dünya idealimize denk bir yaşamı kurmanın mümkün olmayacağını ve katillerimizin her gün bizim emeğimizin sömürüsünden elde edecekleri maddi-manevi kazançla bizi öldürmeye devam edeceklerini biliyoruz. Oysa ki suç ve suçluyu yargılayacak gücümüz var. Tarihin tekerrürünün önüne geçebilir ve akışını değiştirebiliriz. Eğer bugün Şengal’in hesabını sormazsak aynı zihniyet yarın dünyanın bir başka yerinde bir başka halka aynı katliamı reva görecektir, ki zaten görmektedir.

Bu anlamda kurumsallaşan egemen erkeklik (devlet demek de mümkün) ideolojisine sahip bu çeteci zihniyet ve güçlerin, insan diye piyasaya sürdüğü müsvedelerin birer ölüm makinesi olarak işledikleri bu suçlar alınlarında her daim bir kara leke olarak kalacaktır. Ve büyük insanlık ailesine hesap verecekleri güne kadar bu lekeyi taşıyacaklardır.

Ezilen halklar ve kadınların birgün hesap soracakları günün geleceğinden duyulan korkunun kendisi bile sistemin suç üstüne suç işlemesine neden olmakta, erkek faşizmine global bir karakter kazandırmaktadır.

Faşizmin en sistemleşmiş hali devlet kurumunda ifadesini bulmaktadır. Bu devlet mekanizması ve onun uzantıları olarak organize olmuş cinsiyetçi ideolojiler etrafında bir araya gelmiş örgütsel yapılanmalar da, bu kapsamda ele alınmak durumundadır. Bu organizasyonlar kimi yerde radikal dinci yapılanmalar kimi yerde ise ırkçı ve milliyetçi örgütsel yapılar olarak karşımıza çıkmakta. Devletin tekçi-ırkçı ve totaliter karakterini model alan tüm bu yapılar, insanlık değerlerini tehdit eden kara delikler gibidir. İçlerine çeker, yutar ve yok ederler.

Nehri okyanusa çevirme zamanı

Özgürlük ve demokrasi adına büyük bedeller ödenerek kazanılan tüm hak ve özgürlüklere savaş açan bu soykırımcı zihniyet, dünyanın her yerinde karşıtlık üzerinden geliştirdiği politika ve stratejilerle insanlık ailesinin komünal yaşam  değerlerini  hedef almaktadır. Ne ironiktir ki, bu kapitalist ve soykırımcı zihniyete karşı örgütlü mücadele eden, ezilen halklar ve kadınlar 21. yüzyılın terör  tehdidi olarak ad edilmektedir. Bunun için diyoruz ki insanlık tarihi boyunca biriken direniş kültürü, ezilenlerin oluşturduğu ortak bir demokrasi nehri gibidir. Şimdi ise bu nehri okyanusa çevirme zamanı. Kürt özgürlük hareketi Önderi buna “demokratik uygarlık nehri” dedi. Ve bu nehir öyle bir nehirdir ki, öncülüğünü kadın ve gençlerin, bütün ötekileştirilmiş insanların büyük bir hırs ve öfke ile içine aktığı, önüne çıkan bütün bentleri yıkacak bir irade ve kuvvete dönüştüğü bir nehirdir. Bu ana nehrin kahramanları yeri geldiğinde Şengal’de Ezidî Kürtler’i olarak DAİŞ’e ve onun hamilerine karşı direnmiş, yeri geldiğinde Cizre, Sur ve Nusaybin’de inançlı Kürt kadın ve gençleri olarak sömürgeciliğin işgalciliğine karşı direnen yüzbinler olmuştur. Şimdilerde ise Georg Floyd’un ölümünden sonra bu uğurda mücadele ederek yüzyılın direniş bayrağını elden ele taşıyarak tüm yeryüzü coğrafyasına bir bereket tohumu gibi yayılan siyahiler olmuştur.

Ölüm biçim değiştirse de, hedef değiştirmemiştir

Emperyalistlerin kendi ölümcül karakterini daha da sinsi bir hale getirerek yaşamlarımıza sızması tam da bu yüzdendir; bir virüs misali yaşamlarımıza sirayet etmesi, kendisini görünmez ve ölümcül kılması ve buna da  korona adını takması anlaşılırdır.

Bu heyulanın, Çin, Amerika ve batı Avrupa ülkelerinden dünyaya yayılması son derece manidardır. Ölüm biçim değiştirse de, hedef değiştirmemiştir. Ne yazık ki yüzyılımıza nail olan “bu şeref” kansız ölümü de icat etmesiyle elde edilmiştir. Öyle ki insanlar canlarını en ucuzundan alan çağın bu lanetine karşı nasıl mücadele edeceğini kestirememekte ve bu konuda bir kafa karışıklığı yaşamaktadır. Bu sebeple kendi ölümlerine neden olan bu virüse “demokrat virüs” diyebilmişlerdir. Ancak durumun hiç de böyle olmadığı çok geçmeden anlaşılmıştır. Kısacası sistem sahiplerinin bu konuda kapışması suç ve günahlarını temizlemek, özeleştirisini yapmak için değildir, tersine, suç ortaklıklarını daha da pekiştirmek ve bunu günlük sıradan işlere dönüştürmek amaçlıdır. Dolayısıyla “modern” zamanların suçları da böylelikle modern kılınmıştır.

Ezidî katliamı yıldönümü vesilesiyle tekrarlamakta fayda var; bu topraklarda büyük direnmiş, varlığını kanı ve canı pahasına binyıllar boyu korumuş ve büyük değerler yaratmış tarihin bu kadın kültürlü halkına sahip çıkma zamanı. Bu kez ölüm, katliam, imha ve inkarı kadim coğrafyadan sürgün edelim. Kürtler’i, Asuri-Süryani ve Filistinliler’i değil.  Amerika’da; Olmek, Toltek, Aztek, Maya ve İnkaları değil, halklara zulüm eden, soykırım güçlerine dünyayı dar edelim.

Yeni “ferman”lar olmasın diye…

Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da ve Afrika’da aynı soykırım suçlarını işlemiş olanları hep beraber yargılayalım. Bugüne kadar Ortadoğu’dan dünyaya yayılan göçler hep yeni savaşlar, yeni savaşlar ise yeni göçler doğurmuştur. Burada isimlerini sıralayamayacağımız kadar çok sayıda etnisite ve uygarlık sömürgeci güçler tarafından yok edilmiştir.

Bu katliam zincirinde yer yer benzerlikler ve farklılıklar olsa da genel tarihi deneyimlere baktığımızda uluslarası ilişkiler açısından büyük insanlık suçları işlenmiş olmasına rağmen, sömürgeciliğin ana karakter ve zihniyetinin aynı olması münasebetiyle birbirini yargılama ve mahkum etme ne yazık ki hiç olmamıştır.

Dolayısıyla DAİŞ çete örgütünün işlediği tüm suçların perde arkasında apaçık olarak başta Türk devleti olmak üzere, yerli işbirlikçileri ve Ortadoğu savaşında rant elde eden savaş baronlarının büyük desteği var. Bu nedenle başta Ezidî halkına ve özellikle de kadın ve çocuklarına karşı işlenen bu suçların bağımsız bir uluslararası mahkemede yargılanması insanlık ahlakı ve onuru için olmazsa olmazlardandır. Her ne kadar ilerici insanlığın vicdanında bu lanetli soykırım uygulayıcılarının mahkumiyeti yaşanmış olsa da, bunun uluslararası hukukun göstereceği adil ve özgür bir kararla teyit edilmesi önemli.

Şengal’de yaşayan Ezidî Kürtler’i 3 Ağustos 2014’teki DAİŞ saldırısını tarihte maruz kaldıkları 73’üncü ferman olarak addediyorlar. Evet bundan sonra dünyamız ve insanlık tarihi bu tür utanç vesikası belgeleri daha fazla biriktirmesin diye, halklarımız daha büyük acılara tanıklık etmesin diye,  yeni “ ferman”lar olmasın diye…