Yıldızların altında…

- Newaya Jin
228 görüntüleme

1Ellerimizi başımızın altına koymuş gökyüzünü izliyorduk. Benim aklımda yarınki çalışmalar dolanıp dururken, o gecenin sessizliğini dinliyordu. Gün boyunca yürüdüğümüz için yorgunduk. Yolculuğun yoruculuğuna bir de günün sıcaklığı eklenince bitkin denecek duruma gelmiştik. Dışarıda yalnızca cırcır böceklerinin doğaya kattığı o muhteşem melodinin sesi vardı. Etrafı insanı huzura sevk eden bir sükûnet sarmıştı. O da bu sükunetin bir parçasıymış gibi öylece orada uzanmıştı. Böylesi anlar insanın kendisiyle yüzleştiği veya hesaplaştığı zamanlar olur çoğunlukla. Ben de iç muhasebemi yapıyordum ona fark ettirmeden. Zaten beni fark ettiği de yoktu, dalıp gitmişti uzaklara. Ondaki bu düşünceli halin, bir çekişmenin yansıması olduğunu tahmin ettim. İç yolcuğunu yarıda bırakmamak için ne düşündüğünü sormadım. Belki de bu büyülü gecenin ve sessizliğin bozulmasını istemiyordum, ancak o bir an’da “fermandan beri ilk kez yıldızları izliyorum” dedi.

O anda zihnimde biriken bütün angarya işleri bir kenara bırakıp ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Sanki az önce konuşan o değilmiş, gecenin sessizliğini delip geçen sözler onun ağzından dökülmemiş gibi aynı yüz ifadesiyle yıldızları izlemeye devam etti. Gökyüzünden yansıyan ışık altında kahverengi gözleri ay gibi parlıyordu. Her nefes alışı derin bir ah çekişti. İçinde tanımlayamadığı bir iç çekişme var gibiydi. Sanki geçmişin sesini dinliyordu. Ben orada yokmuşum gibi konuşmalarını sürdürdü; boşluğa, sesinin ulaşmasını istediği insanlara ulaştırmaya çalışır gibi…

***

Xanesor köyüne gitmiştik. Köy çetelerden temizleneli bir hayli zaman olmuştu, ancak köy halkının tamamı hala gelmeye cesaret edemiyordu. Halk sırtını dağlara dayamış ve orda konumlanmış durumdaydı. Ovaya dönmek onları ürkütüyordu. Dağlar Kürdün mekanıdır ya, işte o nedenle ovaya dönüş kelimesi bile onları ürpertiyordu. Köyün, alan geliş-gidiş hattında bulunmasından kaynaklı yalnızca YBŞ, YJŞ ve gerilla güçleri güvenliği sağlamak için orada bulunuyordu. Biz de Ronahi ile birlikte orada bulunan savunma güçlerini ziyarete gitmiştik. O gece YJŞ birliklerinin yanında kaldık. Xanesor’un yaz akşamları sivrisineği boldur, biz de Şengal dağlarının etekl2erinde bulunan bu köyde serin rüzgar esintisinden faydalanmak için birliğin kaldığı evin damına çıktık. Damda uyumayı ikimiz de çok özlemiştik. O, çadırların keskin kokusundan kurtulmak istiyordu, ben ise çocukluğuma dönmek… Kadın arkadaşlar yatacağımız yeri hazırladığı gibi günün yorgunluğunu atmak için yerimizi aldık. Yan yana uzanmış kendi dünyalarımızın gizli odalarına çekilmişken birbirinden habersiz iki kişiydik.

Gözlerimizi yıldızlara dikip dalıp gittiğimiz anda dökülüverdi o kelimeler Ronahi’nin dudaklarından: “Fermandan beri ilk kez yıldızları izliyorum.”

O anda anlamını çok idrak edemesem de yüreğime battı ve delip geçti bağrımı o sözleri. Bu kelimelerin altında yatan acıyı hissetmek için Ronahi’nin ses tonunu dinlemek yetiyordu. Zaten hep dışarıda değiller miydi? Neden o günden sonra yıldızları hiç izlememişti?

Huzur anlamını yitireli çok olmuştu bu topraklarda. Öylesine “ahh” çekmedi söylerken ya da sesi titremedi konuşurken. Anlaşılan tarifsiz bir özlem biriktirmişti Ronahi. Ancak metanetli bir ses tonuyla vurgusuz ve sanki kimsenin onu duymasını umursamayan bir ifadeyle… Benim şaşkın bakışlarımı fark edince anlatmaya başladı ferman gecesini, neden böyle söylediğini anlamamı istercesine.

“Birkaç gündür çatışmalar sürüyordu, ancak peşmergeler “size birşey olmayacak” diyordu. 3 Ağustos günü bizim “Çile” bayramımızdı. Êzîdî inancında yazın 40 gün oruç tutulur ve 41. gün tüm Êzîdîlerin bayramıdır. O gece sabaha kadar çatışma sesleri geldi. Sabah erkenden saat 06:30 gibi neler olduğunu anlamak için şehrin çıkışında oturan dayımların evine gittik. Saat 07:00 olmadan halk dağlara doğru hızla tırmanmaya başladı. Peşmergeler araçlarına binmiş gidiyordu. Peşmergelerin kaçtığını gören herkes dağa yönelince,  bizler de hemen toplanıp ailece dağa doğru koşmaya başladık. Evimiz şehrin çıkışındaydı, yani dağın eteklerinde. Daha birkaç tepe tırmanmamıştık ki DAİŞ çeteleri dağla şehir arasına asayişlerini kurdu ve bir kaç araç peşimize düştü. Bizim biraz aşağımızdaki gruplara yetişip hepsini araçlara bindirip götürdüler. Bunları görünce daha hızlı yürümeye başladık. Vakit öğlen saatlerini gösteriyordu büyük ihtimalle. Kimsenin saate bakmaya ya da zamanı anlamaya mecali yoktu, zaten zaman kavramı o kadar anlamsızlaşmıştı ki o anlarda. Sıcaktan dudaklarımız kurumuştu ancak durmaya cesaret edemiyorduk. Çeteler de dağın diğer tarafından da etrafımızı sardıkları için ellerine düşeceğimizi planlayıp aslında peşimizi erken bıraktılar. Gidecek bir yerimiz yoktu zaten.3

Kime güvenebilirdik ki söyler misin?

Irak ordusu baştan gitti, peşmergeler çatışmaya bile girmeden kaçtı. Bir başımıza kalmıştık. Kimsemiz yoktu, anlayabiliyor musun?

Dağın yamaçları mahşer yeri gibiydi. Kimse arkasına bakmaya cesaret edemiyordu. Tek kurtuluş dağlardaydı ve bir an önce zirveye yetişmeye çalışıyorduk. Yolda kundağa sarılı bir bebek gözüme ilişti. Ölmüş diye mi bırakmışlardı ya da kaldıramadıklarından mı bilmiyorum ancak eğilip bakmaya korktum, ya yaşıyorsa ne yapacaktım? Yaşıyorsa kaldırmak zorunda kalacaktım ve adım atacak takatim kalmamıştı. Hala peşimizdeydiler. O an bir asır gibi geldi. Eğilsem, çatlamış dudaklarına dokunsam, kucaklasam… Yapamadım. Kendimde o gücü bulamadım. Yüzünü görsem bırakamazdım.

Bakmadım.

Eğilmedim.

Yüzümü çevirdim.

Geçtim.

Zaman durdu sanki. Bir saniye binlerce yıl oldu yüreğimde. Geçtim, parçalandım, öldüm ve yine öldüm.

Eğilsem, baksam, koklasam o masum çocuğu…

En azından yaşıyor mu bilsem…

Yapamadım. O mecali kendimde bulamadım. Vicdanımla irademin savaşında kayboldum ve iradesizliğime yenildim. Vücudumun güçsüzlüğü değil, umutsuzluktu beni oraya baktırmayan. Çünkü nereye gideceğimi dahi bilmiyordum. Umut yoktu, ışık yoktu ve hayat yoktu o gün bizler için. Bundandı yüzümü çevirmem…”

***

MANSETTBen yoktum o an yanında. Gözlerini yıldızlara dikmişti. Gözleri dolu dolu. Arada bir sessiz sedasız süzülüyordu gözyaşları. O an benimle konuşmuyordu. Belki karşısında af diliyordu ya da günah çıkarıyordu, o bebeğin onu dinlediğini düşünüp mazeretini anlatmaya çalışıyordu. Ronahi yıldızların huzurunda vicdanıyla hesaplaşıyordu.

Duraksadı.

“O gün mahşeri yaşadık. Burası mahşer yeriydi” dedi.

“Sonra dağa tırmandık ve karşımıza Netewi ve Dılşêr adlı iki gerilla çıktı. Biri tepeye biksiyi yerleştirmiş, diğeri ise kleşle onun savunmasını yapıyor ve aşağıdan gelen çeteleri püskürtüyordu. Onları görünce halk güvenle tepeye doğru adımlarını hızlandırdı. Sanki mahşer yerini peşimizde bırakmış gibi son takatimizle onlara ulaşmaya çabalıyorduk. Zaten korkudan susuzluğumuzu hissetmiyorduk, ancak onları yani gerillayı görünce çölde vaha bulmuş gibi onlara doğru koştuk. Evet, çeteler her yeri çöle çevirmişti ve biz güvene, huzura susamıştık. O anki duygularımı tarif edemem. Kaybolmuştuk, terk edilmiştik ve aldatılmıştık. Tutunacak hiç bir şeyimiz yoktu. Her yeri sarmışlardı. Kaçıyorduk, ancak sonrasını bilmiyorduk. Çünkü dağın etrafını sarmışlardı. Gerillayı tanımıyorduk, fakat onların bizi bırakmayacağını biliyorduk. Gerillaları görünce dünyalar benim oldu. Sanki yeniden doğdum ve artık hayata tutunacağımız bir dalımız vardı.”

***

Ronahi yüreğinde biriktirdiği her şeyi dökmek istiyordu sanki o gece. Acaba bunları daha önce kimseye anlatmış mıydı? Gecenin huzuru mu dilini çözmüştü yoksa?

Bu gece Xanesor’un etrafında gerilla ve YJŞ güçlerinin olmasının verdiği güvenle damda yatıyorduk. Ronahi yıldızlarla konuşuyordu, benimle değil. Yıldızların huzurunda mahşer gününün anlatılmayan anlarını paylaşarak yüreğini emanet ediyordu gecenin sessizliğine. Yıldızların onu anlayacağını biliyordu. Nede olsa yıldızlar yargılamazdı.

“Daha önce bunları kimseye anlattın mı, paylaştın mı” diye soracaktım.

Sağıma baktım. Ronahi derin bir uykuya dalmıştı….