Zümrüd-ü Anka: Sara, Rojbin, Ronahi…

- Rojda YILDIRIM
278 görüntüleme

8 MART KIZILTEPE MESALELI YURUYUS  1

Çoğumuz Zümrüd-ü Anka’yı masallardan ya da efsanelerden duymuşuzdur. Belki çoğumuz onu halen yaşayan bir kuş türü olarak hayal etmişizdir. Kimi halklarda Simurg, kimilerinde Anka, kimi halklarda Phoenix, kimilerinde de Zümrüd-ü Anka olarak karşımıza çıkar. Ama gerçek olan bir şey var ki o da Zümrüd-ü Anka’nın büyülü, efsanevi bir kuş olduğudur.

Anlatılan efsaneye göre, kuşların öncüsü olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka) bilgi ağacının üstünde yuva kurmuş ve orada yaşarmış. En önemli özelliği ise bilgeliğiymiş…

Bu bilgeliğinden dolayı bütün kuşlar Simurg’a sonsuz güvenirlermiş. Darda ve zorda kaldıklarında Simurg’un onları koruyacağına ve kurtaracağına inanırlarmış. Bir zaman gelmiş ki kuşların dünyasında bir şeyler ters gitmeye başlamış ve düzenleri bozulmuş. Ve kuşlar Simurg’un geleceği günleri bekler olmuş. Ancak Simurg bekledikleri gibi gelmemiştir. Umutlarını tam yitirmek üzereyken uzaklardan gelen bir kuş sürüsü Simurg’a ait bir tüy bulduklarını ve onun yaşadığını söylemişler.

Simurg’un yaşadığına kanaat getiren bütün kuşlar toplanmış ve hep birlikte Simurg’u aramaya ve dertlerine çare bulmaya çıkmışlar. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Kaf Dağına varmak için ise yedi derin vadiyi aşmaları gerekiyormuş.

Birinci vadi nefs, ikincisi aşk, üçüncüsü cehalet, dördüncüsü inançsızlık, beşincisi yalnızlık, altıncısı fesatlık ve yedincisi benlik vadisiymiş…
Sayısız kuş, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamış. Nefs vadisine gelince bir kısmı nefsine yenik düşmüş ve o vadide kalmış. Uçmaya devam eden diğer kuşlardan bir kısmı da aşk vadisinin aldatıcı etkisine kapılmış ve kendini vadinin dipsiz derinliklerine bırakmış. Kuşlar uçmaya devam etmişler. Üçüncü vadi olan cehalete vardıklarında ise her şeyi bildiğini iddia eden kuşlardan bir kısmı çokbilmişliğin cehaletine yenik düşmüş ve yola devam etmemişler. İsteği azalan ve inançsızlaşan ve Simurg’un aslında yaşamadığını söyleyenler inançsızlık vadisinde kaybolup gitmişler. Kimisi milyonlarca kuşla uçtuğu halde yalnızlık vadisine gelince kendini güvensiz ve yalnız hissetmiş ve o girdaptan çıkamamış. Fesatlık vadisine gelince bazıları da kulaklarını her şeye açar olmuş ve kafaları karıştığı için yolu yarıda bırakmış. Kimisi de “en iyisi benim, en önde ben olmalıyım” derken benlik vadisinin dipsiz kuyularında boğulup gitmiş. Zayıf olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş…
Yedi vadiyi aştıklarında sayılarının azaldığını görmüşler. Ve bunca badire atlattıktan sonra nihayet Kaf Dağına varmışlar. Vardıklarında otuz kuş olduklarını fark etmişler.
Rivayet edilir ki bu otuz kuş hakikatin saklı olduğu sırrı çözebilmişler. Si otuz, murg ise kuş demekmiş. Yani Simurg otuz kuşmuş. Aradıkları hakikat kendileriymiş. Hepsi Simurg’muş.

Aslında onlar bu yolculuğu kendi özlerine doğru yapmışlar. Nefs, sahte sevgiden, cehaletten, fesatlıktan, yalnızlıktan, benlik ve bencillikten sıyrılarak bilgeleşmişler. Kendilerinde ki yedi vadiyi aşarak hakikate ulaşmışlar. Demek ki asıl mücadeleyi kendilerindeki engellere karşı vermişler. Kendi küllerinden kendilerini yaratmışlar. Benliği öldürerek kendilerini aşabilmişler.

Simurg bizlere şunu anlatır: Nefsine yenik düşmeyen, kendini sürekli geliştiren, başaracağına mutlaka inanan, tereddüt etmeyen, hep birlikte toplumsallığın gücüne inanan ve birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnızlığı sevmeyen ve en kıymetlisi de benlik duygusuna karşı mücadele eden, toplumsallaştıran insan gerçekliğidir Simurg… Yani kendini yeniden yaratan insanın kendisidir Zümrüd-ü Anka Kuşu…

Bu hikâyeyi defalarca okudum, duydum… Ama bu sefer hikâyenin kendisi bana hep Sakineleri, Rojbinleri, Ronahileri anlattı… Simurg kuşları… Nice badireleri, dehlizleri, dipsiz kuyuları aşan Üç Zümrüd-ü Anka kuşu… Hani efsaneler anlatılır ya, yüzyıllar sonra canlanır diye… Üç Zümrüd-ü Anka kuşu kendi efsanesini yarattı. Ve anlatılacak: “Yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılırken üç büyük Kürt kadını vardı, yedi vadiyi aşan, hakikatin sırına eren, insanlığın bilcümle toplam değeri olan Sara, Rojbin, Ronahi vardı diyecekler. Sadece bunu da değil, yerin yedi kat dibine, yedi katta gökyüzüne doğru giden tüm katmanlarından kendilerine ulaştıklarını, kendilerinde milyonlarca yıllık insan ve doğanın gelişiminin zamane sembolleri olduğunu söyleyecekler. Dahasını da diyecekler… Kadının onlar şahsında ne kadar da güzel, sevgi dolu, capcanlı, mücadeleci, iradeli, dirayetli ve de özgür olduğunu da unutmadan dile getirecekler… Üç Zümrüd-ü Anka’yı görenler “onların yaşadığı zamana tanıklık etme onuruna eriştik” diyecekler…

Sara, Rojbin, Ronahi… Kendinde kendini yaratan kadınlar… Milyonlarca çiçek size…