“Ayıbımız içeride kalsın”

- Rojda YILDIRIM
265 görüntüleme

Avrupa’da kendi toplumumuz içinde sosyal ve toplumsal sorunlardaki artış, kısa vadede “sarsıcı” olmasa da uzun vadede oldukça zorlayıcı olacağı kesindir. Birincisi; bu alanda toplumsal sorunlar teorik olarak bilinse bile pratik olarak kendi kulvarında akıyor. Yaşanan toplumsal ve sosyal problemlerin görünürlüğü dahi kendi başına bir sorundur. Örneğin toplumsal sorunlar hangi aşamadan itibaren kurum ve meclislerimize yansıyor? Kurumsal yapılarımız yeterince çözüm üreten muhataplar olarak görülüyor mu?

Genelde yaşanan sıkıntılar hayati bir eşiğe geldiğinde gündemimize giriyor. Yansıtan taraf ise çoğunlukla kadınlar oluyor. Kaldı ki bu davranış biçimi az bir kesimin tercihi, birçok kadın ise yansıtmayı ve paylaşmayı gerekli görmüyor. Hatta sorunun dış faktörlere yansıması bizzat bir sorun yumağı haline geliyor. Aileye dayalı yaşanan krizlerde (genelde aile içi şiddet) sorunun üstünü kapatma, alabildiğine sınırlandırma eğilimi baskındır. Maalesef sorunlar karşısındaki refleks halen “ayıbımız içerde kalsın” tavrıdır. Ne olursa olsun mutlaka sorun “içerde” kalmalı anlayışı, “ayıbı” yaşarken “ayıp” olarak görmemeyi ama topluma yanısmasını ayıpsayan bir anlayış olarak yaşanıyor. “Ayıp, mahrem, namus, ahlak, özel sorun” gibi toplum tarafından en sık kullanılan kavramlar aslında bir zırh olarak karşımıza çıkıyor, yaşananları irdelemede karşı direnç alanları olarak kullanılıyor. Özellikle “ayıp” kavramı gerçek anlamda geleneksel toplumun en etkili silahı olarak halen canlılığını koruyor. Toplum genel olarak yaşadığı sorunların çok azını kurumlarımıza yansıtıyor. Feodal ve geleneksel toplum kültürünün yarattığı kapalılık hali ya da sorunları yansıtmayı bir “gurur” meselesi haline getirme baskın bir yaklaşımdır. Burada sadece toplumun bu özelliklerine dayanarak “toplum kapalı bize gelmiyor, daha ne yapalım” gibi bir kolaycılığa düşmek ne kadar hatalıysa “toplumun tüm yaşadıklarını biliyoruz, biz toplumun tamamiyle her sorununun bir parçasıyız” demek de o kadar yanlıştır.

Kısmen de olsa toplumsal ve sosyal sorunlar kurumlarımıza, derneklerimize geliyor. Ancak sorunlara yaklaşım ve çözme yöntemlerimizde de çıkmazlarımız var. Örneğin meclislerimiz bünyesinde bulunan hak ve adalet komisyonlarında yer alan kişiler -kadın ya da erkek- eğer kadın kurtuluş ideolojisinin ilkelerini yeterince bilince çıkaran ve benimseyen bir anlayışa sahip değillerse, sorunlara geleneksel çözümler üretiyor. Kimi örneklerde de gördüğümüz gibi şiddet uygulayan erkeği koruyan, kadına da “ne olmuş yani eşindir, olur bu tür şeyler, barışın gitsin, çocuklarınız var, onların hatırına unutun gitsin” gibi söylemlere rastlayabiliyoruz.

Sorunlara çözüm üretirken kadına ve erkeğe yaklaşımımız daha fazla geleneksel ölçüleri korumak ve teşvik etmek olamaz. Sürekli şiddet gören bir kadına şiddet gördüğü mekana ve koşullara yeniden mahkum etmek ve kadını o koşullara yeniden göndermek iyi niyetten bağımsız o kadının hayatını geri bir zihinsel algıyla mahvetmektir. Burada kastedilen elbetteki herşeyi kesip atmak değildir. Kadın ve erkeğin yerine kendini koyarak onlar adına karar almak da değildir. Sorunların öznesi kadın ve erkektir. Bu durumda bizim yaklaşımımız ancak onların sağlıklı karar alabilmelerini sağlayacak destekler sunmaktır. Çünkü bu onların yaşamıdır ve kendi tercihlerini kendileri yapacaktırlar. Komisyon ya da kurumlarımızın onlar adına karar alması, dayatmada bulunması kesinlikle yanlıştır. Ancak onların karar alma süreçlerini kolaylaştırıcı eğitsel, manevi ve psikolojik destekler sunabiliriz. Kadın da, erkek de ikna olmalıdır. İkna olunmayan durumlarda ise daha caydırıcı yöntemler devreye konulabilir. Mesela şiddet uygulamaktan geri durmayan, tüm çabalara rağmen aynı tavırda ısrar eden bir erkek kesinlikle teşhir edilmeldir. Toplumsal caydırıcılık bu tür durumlarda öne çıkarılması gereken en faydalı yaklaşımdır.

Yaşanan kimi pratikler toplumsal sorunlar kaşısında özgürlükçü reflekslerimizde zayıflıkların olduğunu göstermektedir. Mesela bir bölgemizde eşini sürekli aldatan bir kişi meclisimizde yer alabiliyor. Ve ne yazık ki bütün toplum, çevre bu durumu bilmesine rağmen tavır almıyor. Yine başka bir bölgemizde disiplin kurulunda yer alan bir kişi yaşam tarzı olarak yozlaşabiliyor ve yine ne yazık ki yaşadığı bölgenin insanları bunu bildiği halde tavır almıyor. Yine başka bir alanımızda kadın eşbaşkanımız başlık parasıyla evlenebiliyor.

Daha da çoğaltabileceğimiz bu tür örnekler kadın kurtuluş ideolojisini kendi içimizden başlamak üzere tüm topluma yaymadığımızı götermektedir. Bu tür örnekler zihinsel dönüşüm konusunda yaşadığımız zayıflıkların ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. En yakınımızdakilerde bu tarz aşınımlar, bozulmalar yaşanabiliyorsa bu özgürlük ideolojisinin toplumsallaşamamasından kaynaklıdır.