Bana bakarsanız kendinizi görürsünüz

- Rojda YILDIRIM
264 görüntüleme

2

Charles Manson seri bir katildi. Yakalandıktan sonra cinayetleri neden işlediği sorulduğunda “Ben kimseyi öldürmedim, kimseyi öldürtmedim, bıçaklarıyla üzerinize gelen çocuklar, onlar sizin çocuklarınız, onlara ben öğretmedim. Siz öğrettiniz” diye cevaplar. Ardından kendisine dönük yapılan yoğun tartışmalardan sonra tarihe geçecek şu sözleri sarf eder: “Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız tanrıyı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz.”

Charles Manson sözleriyle dikkatimizi farklı bir olguya çekmeye çalışır. Şiddetin bireysel ve toplumsal yönleri arasındaki bağ burada bir kez daha önem kazanır. Bu bağlamda düşünülecek olursa Türkiye gerçekliği binlerce örneğiyle şiddetin her iki boyutunu birlikte görmemizi dayatır. Öyle ki şiddet sarmalında olan Türkiye’de yaşanan gündemlerin ve olayların yoğunluğu başka ülkede yaşansa onlarca araştırmanın konusu olur, bu “çıldırma” halinin kendisi her açıdan sorunsallaştırılırdı. Her gün şiddetin yaşamlarımız üzerinde yarattığı tahribatın bin bir yüzüyle karşılaşıyoruz.

Daha dün, toplumun bir kesiminde infiale yol açan Ensar vakfı davası benzer örneklerde görülmemiş bir hızla sonuçlandı. Devasa yasadışı bir eğitim tertibatı es geçildi. Öyle bir hızla yapıldı ki iktidarın bu kurumlar üzerinden gerçekleştirdiği toplum mühendisliği boyutu görünmez kılınmaya çalışıldı. Malum öğreticiye verilen 508 yıllık cezayla dava kapatılmak istendi. Fazlasıyla teşhir olan Ensar vakasında “kamu vicdanının” rahatlamaya ihtiyacı vardı. Görünürde olan da buydu.

Dava öncesi Karaman’da vakıf tabelası devasa bir bayrakla örtüldü. Ne de olsa kamu “bayrak, vatan, millet” üçlemesiyle yıllarca gönüllü bir kölelik durumu yaşamış, şimdilerde ise köleliğin güzellemesini yapacak olgunluğa gelmişti. Hatta birçok kez aynı “kamu vicdanı” milliyetçi reflekslerle tıpkı Pozantı cezaevinde yaşanan çocuk tecavüzleri karşısında susmak bir yana, taraf olarak durmuştu.

Yıllar önce aynı “kamu” ve onun düzenini sağlayanlar “son Ermeni” sıfatıyla da anılan Hrant Dink’in katledilmesi sonrası aynı bayrağın örtüsü altına girmiş, futbol maçlarında katilin beresini takarak aynı cinayeti defalarca toplu işleme zevkini doyasıya yaşamışlardı. Bir katilin toplumsallaşması ya da toplumun zihinsel bir katile dönüşmesi böyle gerçekleşmişti. Rakel Dink o zor ve acılı dönemde yaptığı konuşmada büyük bir bilgelikle “bir bebekten katil yaratan” sistemi sorumlu tutarak asıl soruna parmak basmıştı.

3Suphi Altındöken, hani geçen Şubat ayında yine “toplum vicdanını” ayağı kaldıran Özgecan Aslan cinayetinin faili. Olayın yıl dönümüne denk gelen günlerde cezaevinde başka biri tarafından öldürüldü. Medyaya düşen “katil öldürüldü” haberleri karşısında “hak etti” diyenler belki de kısa bir zaman aralığında yanı başındaki eşine şiddet uyguluyordu. Ya da “aslan oğlum, kızlara neler de yaparmış” deyip başka Özgecan olaylarının kapısını aralıyordu. “İyi olmuş” diyenler bir an vicdanlarını rahatlatıp sokağa döküldükten sonra şiddet kültürünün her çeşidini üreten bir pozisyona düşüyordu.

Çünkü kimse tecavüzcü olarak doğmuyordu. Ama bir şekilde toplumsal cinsiyetçilik rolleriyle bu egemen erkeklik kültürü aşılanıyordu. Geleneksel ve cinsiyetçi bir yaşam anlayışının sürekli kutsandığı bir toplumda bu rolleri reddetmek de bir tercihti. Elbette ki erkeklikle kuşanan, bunun sağladığı “güç” ve konforu sorgulamak, reddetmek gibi bir seçenek de vardı. Ancak birey doğduğu andan itibaren bir kimlik inşası süreciyle karşı karşıyadır ve bunun inşasını toplum içerisinde gerçekleştirir. Toplumdan edindiği roller bu kimliğin parçalarıdır ve toplum tarafından kabul-ret ölçüleri bu davranışlarla belirlenir. Toplumun ve sistemin genel karakteri kişinin kimliğini oluşturur. Buradan bakınca çuvaldızın nereye batırılması gerektiği daha net açığa çıkmaktadır.

Cinsiyetçiliğin sıradanlaşıp milliyetçilikle kutsandığı bir toplum kesitinde gündelik yaşamın kendisinin bir travma laboratuvarına dönüşmesi kaçınılmazdır. Günümüzde yaşamın kendisi an be an erkeklik olgusunu üreten bir hal almıştır.

Son vakalarda da görüldüğü gibi hegemonik erkeklik bir üst perdeden konuşarak çıtayı daha yükseklere çıkarmıştır. Tıpkı “namusunu temizleyen” erkek gibi, “namusunu temizleyen toplum” kesitleri oluşmuş ve “namuslu” olmak için bir namussuza ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. Kendindeki bozulmayı örtbas etmek için ya da yüzleşmemek adına bir namussuza ihtiyaç duyma zorunluluğu, düşünmeyen, sorgulamayan toplumlara özgü cinsiyetçi bir alışılmışlık halidir.

“Erkek adam” olmanın ağır maliyetini toplum bir kez daha bir katile fatura ederek “ibreti alem” etmenin hafifliğiyle üzerine düşeni yapmıştır. Sosyal medyada konu üzerine açılan başlıklara yapılan yorumların vahameti ayrı bir yazının konusu olacak kadar kapsamlıdır. “Milli olma”nın kendisinin buram buram cinsiyetçilik koktuğu bu toplum yapısında, her hane bu toplumsal çürümeyle yüz yüzedir.

En değerli varlıklarımız çocuklarımız, cinsiyetçiliğin sıradanlaşmasından ve gündelik üretiminden korunmadıkça, mağdur ve maktul olma potansiyellerinin dışına çıkma iradeleri de zayıflayacaktır. Cinsiyetin özgürleşmesi toplumu da özgürleştirecektir. Bu ancak sorgulayan, soru soran, kendi gerçekliğiyle yüzleşen ve hesap soran toplumla mümkündür. Aksisi köleleşmektir.