Eşbaşkanlık sistemi ve zorluklarımız

- Rojda YILDIRIM
263 görüntüleme

Eşbaşkanlık sistemi kuşkusuz son yılların en önemli gelişmelerinden biri olarak daha fazla ele alınmayı hak ediyor. Eşbaşkanlık sistemi, dünyanın çeşitli ülkelerinde de Parti eşbaşkanlığı olarak uygulanıyor. Kendi coğrafyamızda ise eşbaşkanlık sistemi başta KCK olmak üzere, demokratik konfederalizmin uygulandığı bütün alanlarda sistemin temel ilkelerinden biri olarak karşılık bulmaya çalışıyor. Üstelik sadece en üst temsiliyet alanıyla sınırlandırılmıyor ve toplumun bütün örgütsel dokularına da yayılıyor. Bir sokak komününde de esas olan eşbaşkanlıktır, sistemin en üst temsiliyetinde de…

Daha önceleri kadın birimleşmesi, özgün örgütlenme, kadın kotası, pozitif ayrımcılık olarak aşama aşama gelişen kadın özgürlük arayışı, günümüzde eşit temsiliyet olarak somut bir alana kavuşmuş durumdadır.

Kuşkusuz eşbaşkanlık veya eş sözcülük sisteminin savunulması salt politik bir argüman değildir. Aksine, ideolojik bir anlayış üzerinden savunulmaktadır. Eşbaşkanlık kaba bir kadın-erkek eşitliğinin de ötesinde toplumsal özgürlüğe dair bir model arayışının somut ifadesidir. Burada “bir kadın-bir erkek” derken toplumun genelinden bahsedilmektedir. Üstelik insanlığın yarısını oluşturan kadınların, toplumsal sorumluluk üzerinden yeniden tarihsel hakikatiyle buluşturulması gibi derin bir anlamı da bulunmaktadır.

Çokça sanıldığı gibi bu durum, kadın ve erkeği eşitlemek adına değildir.  Erkeği kendi egemenlik anlayışına karşı mücadele etmeye, egemenliğini kırmaya ve aşmaya dönük bir çağrı niteliğini taşımaktadır. Aynı şekilde kadınlara nesne olma pozisyonundan çıkıp, özgür iradesiyle siyasetin öznesi olmasına dönük radikal bir müdahale anlamına gelmektedir.  Dolayısıyla bu yaklaşım kadın ve erkeğin kaba bir eşitlenmesi değil, geleneksel kadın ve erkeklik anlayışının özgürlüğe çekilmesidir. Bir nevi farklılıkları her iki cins açısından görünür kılmayı hedeflediği gibi farklılıkların özgür, eşit uyumunu ve birlikteliğini ifade etmektedir.

Bu anlamda eşbaşkanlık sistemi kadını erkeğin seviyesine çıkarmak değil; bilakis, her iki cinsi de özgürlük sınırlarına çekmeyi esas almaktadır. Ancak burada ayırt edici nokta kadın eksenli bir toplumsallaşmanın yeniden sistemsel olarak kendini var edebilmesidir. Dolayısıyla eşbaşkanlık sistemi, sorumluluğu paylaşmak, ortaklaşmak, kendinden başlamak üzere toplumu özgürlüğe, demokratik yaşama duyarlı kılmak ve toplumu ahlaki-politik gerçekliğiyle yeniden buluşturmanın çekirdek halini de ifade etmektedir. Bu sebeple “bir kadın-bir erkek” olarak adlandırdığımız iki cins aslında iki kişinin de ötesinde yaratılmak istenen demokratik ulus gerçekliğinin rüşeym halidir. Yeni toplum doğuşunu önce burada gerçekleştirmektedir. Buradaki paylaşım, ortaklaşmacı, birbirini tamamlama üzerinden gelişecek olan üretimsel tarz, özgürlük kültürünün de temeli olacaktır.

Kadın hareketinin yıllara varan tecrübe ve birikim düzeyi, kendini eşbaşkanlık sistemi olarak ete kemiğe büründürmektedir. Ancak son üç yıllık pratiğimize baktığımızda, sistemin anlayış olarak oturtulmasında ciddi sancılar yaşadığımız açıktır. Eşbaşkanlık sistemi henüz öze ilişkin değil, biçime yöneliktir. Erkek egemen yaklaşımlar, eşbaşkanlık sisteminde erkek ağırlığı ve görünürlüğüyle sonuçlanmaktadır. Erkek eşbaşkanlar kadınlarla sorumluluk ve yetkiyi paylaşmaya açık değildir. Kadını öteleyen, görmezden gelen, benmerkezci yaklaşımlar halen hakim eğilim konumundadır. Kadına fırsat vermeyen, sürekli “asıl olan benim” mesajını veren bir erkek anlayışının etkilerini görmek mümkündür.

Kadınlarda ise bu anlayışlara zemin sunan, neredeyse erkeğin bu egemen yaklaşımlarını ‘haklı’ çıkaran eğilimler mevcuttur. Kendini ikinci sırada gören, bu ikincil konumu normal karşılayan, kendine rol biçmeyen geleneksel bir kadın algısının da olduğunu söylemek gerekiyor. Demokratik siyasetin öznesi olmaya kendini talip görmeyen bir kadın duruşu hakimdir. “Erkek daha iyi yapar, bilir” anlayışı aşılmış değildir. Yöneticiliği erkeğin doğal özelliği olarak gören, erkek egemen anlayış ve dayatmalarıyla yeterince mücadele etmeyen geleneksel kadın duruşu aşılmış değildir.

Oysaki eşbaşkanlık sistemini, öncelikli olarak bir özgürlüksel gelişme alanına dönüştürmesi gereken kadının kendisidir. Çünkü toplumsal sorumluluğun dışına itilen kadındır. Politikanın temel öznesi olduğu halde, bunun dışında nesne haline getirilen kadındır. Sistemin dışına atılan kadındır. Erkeğin bu anlamda bireyci ve bencil davranması, bundan hoşnut olması devletçi-ikridarcı özelliğiyle barışık olmasından kaynaklıdır. Egemenlikten vazgeçmek istememesinin sonucudur ve kendi mantığı içinde anlaşılırdır. Ancak “ezilenin ezileni” olarak kadın için anlaşılır değildir. Eşbaşkanlık sistemi içinde erkeği özgürlük sınırlarına çekmesi gereken kadındır. Demokratk siyaset ölçülerini dayatması ve yaratması gereken kadındır. Dolayısyla kadın ve erkek eşbaşkanların sorumlulukları aynı olmakla birlikte, muhtevaları her iki cins açısından aynı değildir. Aynılaştırmak ise başka bir yanılgıdır. Kadının özgün misyonunu muğlaklaştırmaktır.

Eşbaşkanlık sistemi bu anlamda kadın için özgürlük kültürünün yaratılması ve dayatılması gereken bir zihinsel alan konumundadır. Bir kadın o sorumluluğu üstlendiğinde sadece kaba anlamda bir yetki paylaşımına gitmemektedir. Bunun da ötesinde demokratik ulus kültürü burada kök salmaktadır. Topluma demokratik, eşit, özgürlükçü bir felsefe ve yaşam tarzının iddialı bir sunumu yapılmaktadır. Dolayısıyla kadın hareketi olarak eşbaşkanlık sistemini biçimsel bir alandan çıkarmak için işin felsefesini, bilincini, toplumsallığını daha fazla tartışmaya ihtiyacımız var. Eşbaşkanlık sistemini erkek ve kadın arasında felsefik bir ilişki düzeyine getiremezsek, kendi elimizle kadını vitrinlik bir pozisyonda tutmuş oluruz. Dolayısıyla eşbaşkanlık modeli; özgürlük bilincinin ve felsefesinin yoğunlaştığı, biriktiği, kendini ürettiği ve topluma taşırıldığı bir kaynak işlevi görmek durumundadır.