Kadınlar yaralıyken…

- Rojda YILDIRIM
292 görüntüleme

“Savaşın en büyük mağduru kadınlardır.” Hayatımız boyunca sıklıkla duyacağımız bir cümledir bu. Bir dönem her duyduğumuzda canımız acıyabilir. Zamanla alışmış olabiliriz. Zamanla kulağımıza oldukça tanıdık da gelebilir. Yine zamanla herhangi bir cümleye de dönüşebilir. Ancak bu herhangi bir cümle değil. Birkaç kelimenin öylesine söylenişi hiç değil. Belki de kocaman bir tarihi kendi içinde gizleyen bir izah türü. Belki de hakikatin kendisi. Belki de bizim hikayemizin en yalın anlatımı. Belki de…

Biz kadınlar için öylesine söylenmediği kesin. Biraz peşine düştüğümüzde kölelikten tutalım da kadınların şahsında insanlığın nasıl da tutsak edildiğinin şifrelerini bize sunan bir dizilim… Belki de acılar içinde acıların gizlendiği derin bir anlamlar bütünü.

İlla  hakikatin peşine düşeceksek “savaşın en büyük mağduru kadınlardır” cümlesinin de peşine düşeceğiz.

Bazen olur ki savaşın genel yarattığı karmaşık duyguların, içiçe geçmiş bir çok gerçekliğin ötesinde bir şeyler anlatır bize. Bazen olur, hakikatin izini sürerken toplumsal gerçekliğin acımasız yüzüyle karşılaşırız. Bazen olur, belki de savaştan çok daha zor olanın toplumsal gerçeklikle mücadele olduğunu anlarız. Bazen olur, hangi gerçekliğin canımızı daha fazla acıttığını tartmak zorunda kalırız. Bazen olur, öğrendikleriniz karşısında öfkelenirsiniz. Kelimelerin gücüne sığınmaya çalışırısınız. Bazen olur lâl kalırsınız.

İşte Êzîdî Kürt kadınlarının yaşadıkları da böyledir. İzahatın nefessiz kaldığı bir gerçeklik olarak karşımızda durur. Beşbin yıllık egemenliğin bütün çirkinliğinin patladığı bir alan olarak yüzümüze çarpar.

Êzîdîler ve Êzîdî kadınları… Bir an geldi ve soykırımdan geçirildiler. Bir an geldi, ibreti alemlik olsun diye kafaları kesilip, bedenleri parçalandı. Bir an geldi, zorla el konulup kaçırıldılar. Pazarlarda satışa sunuldular. 10 dolara “değer” biçildiler. Bir kısmı cariye olarak haremlere konuldu. Bir kısmı sistematik olarak IŞİD faşistlerinin tecavüzüne uğradı. Bilmediğimiz binlercesi hala bu biçimde esir.

Sesini dışarıya duyuran istisna Êzîdî kadınlar ise “Allah aşkına, size bildirdiğimiz konumu savaş uçaklarına bildirin, gelip bizi bombalasınlar ve bu berbat durumdan kurtarsınlar!” diyebildi.

Bir diğeri “Günde 2-3 defa silahlı kişiler salona gelip bizi kontrol ediyor. Bütün kadınlar kendilerini öldürmeleri için feryat ediyor. Ancak onlar birkaç genç kızı alıp emirlerine götürüyor ve onlara tecavüz ediyorlar” diyebildi. Bir kısmı IŞİD çetelerinin eline geçmemek için intihar etti.

Evet, bu sözler, IŞİD tarafından kaçırılan binlerce kadından sadece birkaçının yansıyan çığlıkları…

Ve sonra çok az Êzîdî kadını IŞİD’in elinden kurtulmayı başardı. Otuza yakın kadın ruhlarında ve bedenlerindeki derin yaralanmaya rağmen toplumlarına geri döndüler. Onlar henüz büyük travmanın etkisini tüm yoğunluğuyla yüklenmişken, yaşadıklarına bir de toplumsal geriliğin ağır darbesi eklendi. Aileleri, çevreleri onları kabul etmiyordu. “Siz kirlendiniz” diyordu. “Namusumuz lekelendi” diyordu. Birçok aile kızlarına “gidin intihar edin, daha iyi olur” diye salık veriyordu. Bazıları da kendi kızlarının kimliklerini alıp yakıyordu, kendileriyle resmi hiçbir bağın kalmaması için. Birilerinin ortaya çıkıpta “ben sizin kızınızım” dememesi için yakıyordu. Toplumun inanç önderleri, sözümona ileri gelenlerine gidildiğinde ise “toplum henüz bu kirlenmiş kadınları kabul etmeye hazır değil” diye cevap veriyordu.

Canımız hangisine mi yansın? IŞİD’in barbarca ezdiği bu körpecik kadınların tarifsiz acılarına mı, yoksa toplumun sırtını dönüp reddettiği gerçekliğin kendisine mi?

Evet, işimiz gerçekten zor. Çünkü IŞİD aynı zamanda bir zihniyet. Erkek egemen tarihin somutlaştığı en son biçim. Erkek faşizminin şahlanmış doruk noktası. IŞİD çokça söylendiği gibi “cennete gitmek için dünyayı cehenneme çevirenlerin örgütü.” Ama en barizi de bir erkek örgütü. Kadın ve toplum karşıtı bir örgüt. Erkek egemen karakterin en çıplak, en yalın hali. Erkeklik demek tam da bu demek. Bu sebeple IŞİD zihniyetini taşımak için ille de IŞİD’li olmak gerekmiyor.

Dünyayı kadınlara dar edip cehenneme çevirirsek ne farkımız kalır? Yüreği, beyni ve ruhundan vurulan bir kadının ruhunu bir de biz kanatırsak ne farkımız kalır geriye? Êzîdî kadınlar şahsında tecavüze uğrayan hepimiziz, insanlığın kendisidir.

Beş bin yıldır kadına karşı yürütülen tarihin en uzun savaşı sistematik olarak devam etmekte. Yaşananlar birkez daha biz kadınlar için direnmek, mücadele etmek ve özgürleşmek için isyan etmek dışında bir yaşam seçeneğimizin olmadığını göstermekte. Kadının hayatıyla ilgili mutlak söz ve karar hakkının kendisine ait olmadığı müddetçe kadın kırımının her açıdan devam edeceği kesin. Biz kadınlar olarak yaşananları aynı zamanda toplumsal geriliklerle mücadele etmenin ve dönüşüme zorlamanın zamanı olarak da görüyoruz. Erkek gemen zihniyete karşı her yerde mücadele etmek dışında başka da bir yol. Mağduriyetlerimiz bizi zavallılaştırmayacak, mağdurluğumuz bizi daha da zayıflatmayacak. Buna müsaade edersek işte o zaman erkek egemen kültür ve savaş gerçekliği kazanmış olacaktır.