Ortadoğu ve “Kadın Baharı”

- Rojda YILDIRIM
263 görüntüleme

Mısırlı kadın aktivist Rania El Malki devlet başkanları Hüsnü Mübarek’i devirdikten sonra kadın haklarının geleceğine ve şiddetin son bulacağına inanmıştı. Zaman onu maalesef doğrulamadı. Evet, Mübarek devrilmişti. Ancak şiddet son bulmamıştı. Bilakis artarak devam etmiş, ev içinden sokağa da taşınmıştı. Rania sonrasında şunu söyleyecekti. “Bir diktatörü devirmek, toplumun ataerkil yapısını değiştirmekten çok daha kolaymış. Toplumu ve sistemi değiştirmek çok daha zor ve bu çok uzun sürecek.”

2011 yılında Ortadoğu’yu kasıp kavuran halk ayaklanmaları başladığında kadınlar en ön saflardaydı. Ayaklandılar, isyan ettiler. Rejim güçlerinin şiddetine maruz kaldılar. Bu ayaklanmalar sonucunda birçok iktidar yıkıldı, hanedan rejimleri devrildi. Kadınlar şiddetin son bulacağına inandılar. Ancak onların beklediği gibi olmadı. Müslüman Kardeşler ve batı yanlısı yeni hükümetler tek tek kurulurken bundan olumsuz anlamda nasibini alan yine kadınlar oldu.

Yapılan araştırmalar bir kez daha şunu gösterdi. “Arap Baharı” olarak nitelendirilen bu süreçte yaşanan sarsılmalar ve değişimlerden sonra kadınların durumu daha da geriledi. Bırakalım ileriye gitmeyi daha önce elde ettikleri hakları da yitirmeye başladılar.

Thomson Reuters Vakfı’nın 22 Arap ülkesinde yaptığı araştırmaya göre, haklarının gelişmesini bekleyen kadınlar, muhafazakar, dinci, şeriatçı- İslamcı grupların artmasıyla, tecavüz, cinsel taciz, sünnet ve şiddete daha çok maruz kalmaya başladılar. 22 Arap Birliği ülkesi ve Suriye’den 330 toplumsal cinsiyet uzmanının görüşleri alınarak oluşturulan rapora göre, Ortadoğu’da birçok ülkede artık sokak ortasında yapılan tecavüzler ‘sıradan’ bir şiddet anlayışına dönüşmüş durumda.

Yirmi ikinci sırada yer alarak, listenin en altında kalan Mısır’dan sonra Irak geliyor. Listede, onu Umman, Kuveyt, Ürdün, Katar, Tunus, Cezayir, Fas, Libya, BAE, Moritanya, Bahreyn, Cibuti, Somali, Filsitin, Lübnan, Sudan, Yemen, Suriye, Suudi Arabistan, Irak ve Mısır takip ediyor.

İstatistikler 2011 yılından bugüne kadın açısından tabloyu şöyle ortaya koymaktadır: Örneğin Mısır’da aile içi şiddeti ve tecavüzü cezalandıracak yasa kaldırılmış. Şiddete maruz kalan kadınlar için sığınma evi yok, kız çocuklarının evlenmesi için yasal yaş sınırı 15’e çekilmiş. Kadın ve kızların yüzde 99.3’ü cinsel tacize uğruyor, kadın ve kızların yüzde 91’i sünnete maruz kalıyor, Parlamentoda kadınların temsili yüzde 12’den 2’ye düşmüş. Ağustos ayında darbe karşıtı gösterilerde Tahrir Meydanı’nda 91 kadın tecavüze uğramış…

Irak’ta ise durum Saddam döneminden çok daha gerilerde. 2011 yılından bugüne 1.6 milyon kadın eşini kaybetmiş, binlerce kadın Suriye, Ürdün gibi komşu ülkelerde fuhuş sektöründe çalıştırılmakta.  ABD’nin 2003 işgalinden sonra, kadın ticareti ve cinsel şiddet büyük oranda artış göstermiş. Kanunlarda eşini öldüren eşlere en fazla 3 yıl hapis cezası veriliyor.

Suriye’de ise durum tam bir vahşet ve trajediyi anlatıyor. Suriye’de 2011 yılından bu yana başlayan savaşla birlikte aslında net bilgiler yok. Eldeki veriler gerçeği tam olarak yansıtmaktan uzak. Ancak resmi kayıtlara göre binlerce kadına tecavüz edilmiş ve tecavüz bir savaş tehditi olarak kullanılmaktadır. 12 yaşında kız çocukları, mülteci kamplarında aileleri tarafından zorla evlendiriliyor. Resmi olarak 4 binden fazla tecavüz ve cinsel saldırı raporlanmış durumda. Rejim askerleri ve karşıtları, işgal ettikleri bölgelerde evleri basarak kadın ve kız çocuklarına tecavüz ederek, tehdit ediyor…

Yemen’de ise 2011 yılından bu yana çocuk yaşta evlilik, kadın ticareti ve tecavüzün adeta bir salgın hastalık gibi yayıldığı ifade ediliyor. Kanunlarda, aile içi tecavüzü ve şiddeti engelleyecek bir yasa bulunmamaktadır.

Tek tek ülkeler sıralansa da yaşananlar birbirinden farklı değil. Arap ülkelerinin neredeyse tamamı sadece kadınlar için değil tüm toplum için de birer cehenneme dönüştürülmüş.

Tarihsel olarak Ortadoğu toplumsallığının geliştirici gücü olan kadınlar, şimdilerde neredeyse görünmez kılınmış durumda. Kadınlar millyetçiliğin, cinsiyetçiliğin ve dinciliğin kıskacında boğulmuş ve nefes alamaz hale getirilmiştir. Özellikle de din faktörü tabusal bir alanı ifade ettiği için tartışmak neredeyse “imkansız” kılınmış gibi.

İslama dayalı geliştirilen egemen din anlayışı özünde cinsiyetçiliğin en katı hali olarak kendini pratikleştirirken sorgulanmayı, tartışılmayı da kabul etmemektedir. Gelişim, değişimin böylelikle durdurulduğuna inanılmaktadır. Sözkonusu Ortadoğu olunca kadın bağlamında ele alınacak her tartışmada iç içe geçmiş dincilik, milliyetçilik ve cinsiyetçilik gerçekliği radikal anlamda ele alınmadığında bu girdaptan çıkmak oldukça zor gözükmektedir.

Kadın devrimlerinin ana toprakları olan Ortadoğu bin yıllardır kadın adına kan ağlamaktadır. Savaşların ve egemen erkek sistemlerinin kapışmasında yine ilk basılan alan kadın olmaktadır. Ortadoğu erkek egemenliğinin en son temsili olan IŞİD şahsında kendi şahlanışının son halini yaşamaktadır. Bu beş bin yıllık tarihte birinci cinsel kırılmayla kadınlara köleliğin kapısı aralandı. İkinci cinsel kırılmayla kadınlar tümden köleleştirildi. 21. yy üçüncü cinsel kırılmanın yine aynı topraklarda kadın lehine, erkeğin aleyhine olacağını göstermektedir. Köle kadın özgürleşecek, egemen erkeklik kırılacaktır. Çünkü kadın en diptedir, erkek iktidarının en doruğundadır. Uçların savaşı tıpkı Kobanê’de olduğu gibi kadın özgürlüğünün kapısını aralayacaktır. Zaman köle ruhlu egemen erkeğin değil, özgür kadınların zamanıdır. Ve hiçbir güç bunu durduramayacaktır.