Jineolojide yöntem arayışı ve Kardeş Aile Projesi

- Ruken Aras
238 görüntüleme

CIZRE KARDES AILE 2Yaşamda oluşan an’lar toplumsal sorunların tanımlanması, adlandırılması ve onların çözümü konusunda insanı acil bir yöntem arayışına götürüyor.

Kürdistan’da yaşanan direnişler dünya tarihinin ender görülenlerinden. Devletin kirli yüzünü bir kez daha açığa çıkaran; bir kez daha Kürt halkının neden bu devletle böyle yaşamak istemediğini anlatan süreçler tüm etkileriyle yaşamlarımıza girdi.

Elbette ki Kürdistan’da herkes bu süreçlere katılmadı ya da katılamadı, yüzde 80’leri aşan oy oranının olduğu bu coğrafyalarda devlet eksenli düşünenler de vardı, devlet olan da…

Yöntem sorunu  sadece devlet eksenli düşünmek, onu yüceltmek, kutsamak anlamında değil; zaten kötü olmasından kaynaklı yapılacak direnişlerin onu daha da vahşileştireceği yaklaşımıdır da aynı zamanda. Özgürlük sorunu yaşayan kadınların kötü olan erkeği daha fazla kızdırmamak için ona kul köle olmasına benzeyen bir pratik: Ne kadar çok itiraz edersem gördüğüm şiddet o kadar artar, çocuklar etkilenir, komşular duyar.  En iyisi  onu kızdırmayayım.

Elbette ki kadınların bu içselleştirilen köleliği sadece bilincin açığa çıkamamasından değil; alternatifsiz olmasından da kaynaklanıyor.

Erkeği güçlü ve vazgeçilmez kılmakla devleti güçlü ve hiç onsuz olunamayacakmış gibi görmek aynı bilgi yapılanmasına çıkıyor.

Örgütlü yapılarla buluşmuş kadınların erkeğe karşı direnişi çok daha güçlü oluyor çünkü alternatif yaşam arayışı başlıyor. Hem bilinç açığa çıkıyor hem de arayışlar güçleniyor.

CIZRA 6Özgürlük hareketiyle tanışmış bireyler için devletin ne kadar baskılayıcı, merkezi, iktidarın göbeğindeki bir mekanizma olduğu daha fazla somutlaşıyor.  Hele bir de o bireyin çevresinde özyönetim pratikleri yaşanmışsa, dünya deneyimlerini heyecanla okumuşsa, gidip görmüşse devletle kul köle ilişkisi içerisinde yaşamanın anlamsızlığı daha fazla zihniyetleri meşgul ediyor.

Polisin arama noktasından binlerce insan geçer. Ama bu binlerce insanın aramadan geçerken ki polise bakışları, davranışları, gerilimleri farklı farklı olur. Kimi için polisin sürekli kimlik sorması zaten savaş süreçlerinin doğallığında vardır, bu devletin görevidir. Kimisi de her kimlik gösterdiğinde “ kendi ülkesinde zorla verilmiş kimliği zorla göstermek zorunda  olma” nın bunalımını yaşar. Kimisi de kimlik göstermeyi de o kimliğin kendisini de reddeder.

Savaşın en büyük tahribatlarını yaşadığımız alanlarda bir yöntem sorununu da yakın zamanda yaşadık.

Evleri tamamen yıkılmış, eşyaları korucular tarafından çalınmış, anılarını canlı tutan fotoğrafları enkaz altında kalmış ve göç etmiş kadınlara yaklaşım da bizi yöntem arayışına götürmüştü.

Cizre ve Silopi raporlarından sonra kamuoyuna yakında sunacağımız Sur raporu hazırlamak üzere KJA bünyesinde kadınlar olarak toplandık.

Birçok sosyolog, psikolog, kadın kurumu gönüllülerinden oluşan rapor hazırlama komisyonu kurulduğunda kadınlara nasıl gidilmesi, hangi sorular sorulması, ne giyilmesi, onlar anlatırken ne yapılması konusunda uzunca tartışmalar yürüttük.

Sistemin üniversitelerinden mezun olan ve mesleğine yeni başlayan arkadaşlar arasında klasik sosyal bilim anlayışı hakimdi: Elimize kağıt kalem alalım, soru hazırlayalım, onlar konuşsun biz hiç konuşmayalım, dinleyelim, not alalım.  Çünkü sosyal bilimciler tarafsız olmalıydı. Karşıdaki insanı etkilememeli, var olan gerçeği böylece açığa çıkarmalıydı.

Bir de sistemin sosyal bilim merkezlerinden mezun olsa dahi jineoloji tartışmalarıyla öyle ya da böyle buluşmuş genç kadın arkadaşlar vardı. Bir yanıyla dört yıl boyunca pozitivist sosyal bilimin kurallarıyla yetişmiş; bir yanıyla da jineolojinin sosyal bilimlerdeki krizi açığa çıkarmasına tanık olmuştu. Bu arkadaşların kimisinde kafalar oldukça karışıktı.

Böylesi bir çalışmada birey kendini nasıl konumlandıracaktı?

Mağdur olan o taraf  ve biz olarak mı?

Direnişin içinden çıkmış bir halkın gerçeğini ‘kendi’ olarak bilimsel veriye dökme sorumluluğu alarak mı?

Birlikte ilk sayısı yeni çıkan Jineoloji dergisinden birkaç yazı okuduk. Zeynep Beydağı’nın sosyal bilim eleştirisinden Silvia Marcos’un katılımcı araştırma yöntemine kadar okuduğumuz yazılarla önemli tartışma zeminleri yakaladık.CIZRE

Kendisi altı aylıkken babası müebbet hapis almış, 21 yıldır cezaevi görüşüne giden, tek çocuğu olduğu hasta  annesine bakan sosyolog arkadaş söz almıştı o ilk toplantılarda: “Ben Ankara’daki bir anket şirketinden buraya anket yapmaya gelmedim. Ben bu halkın çocuğum, savaşın tam içinde olmasam da öyle ya da böyle halkımın yaşadığı acıları yüreğimde hissettim. Evet sosyologum. Halkım ve ben sömürge durumundayken; devletin vahşeti gözümüzün önündeyken evlere gidip tarafsızlık adına sessiz olamam. Elimde kağıt kalem, beş tane soruyla kapı önünde yapacağım görüşme sistemin araştırma yöntemidir ve bu çalışmaya hiçbir şey katmaz. Onlar bana yaşadıkları mağduriyetleri anlatırken ben de kendimi onlara anlatmalıyım. Yaralarımızı birlikte sarmak istediğimizi söylemeliyim.”

Ve bir arkadaş da bu çalışmanın sadece mağduriyetleri değil; direnişin hakikatle olan bağını da açığa çıkarması gerektiği vurgusunu yapmıştı. İnsanların ne evi kalmıştı, ne eşyaları, ne de hatıraları. Maddi temelde neredeyse her şeylerini kaybetmişlerdi ama kaybetmedikleri bir şey vardı o da onurlu yaşama olan inançları.

Çalışmamız başladı, ikişer kişilik gruplar halinde evlere gidiyorduk. Kendisini bu halkın evladı olarak gören arkadaşlarda muazzam bir enerji açığa çıkıyordu. Maddi ihtiyaçları tespit ediyorlar, aynı gün gidermeye çalışıyorlar, evlerinde kalan son eşyaları dahi kendi elleriyle  götürüyorlardı. Psikolojik olarak desteğe ihtiyaç duyan kadınlarla birebir ilgileniyorlar, çocuklara oyuncak topluyorlar, belediyeden araç isteyip o kadınları geziye götürüyorlardı. Kimi zaman çalışmadan geri döndüklerinde ağlamaktan gözleri kızarmış oluyor, kimi zaman da evlerden aldıkları moralle coşkulu bir şekilde sohbetleri anlatıyorlardı. Kadınlarda hiç silinmeyen direniş izlerini gördükçe daha fazla heyecanlanıyorlardı.

Bu arada kardeş aile projesi gündeme geldi. Cizre’deki çalışmanın oldukça iyi yol kat ettiğini basından takip ediyorduk. Kendi aramızda “kardeş aile nedir, kardeşlik nedir” tartışmaları yapmaya başladık. Bir ötekileştirme üzerinden yaşanacak kardeş aile projesinin Kürdistan gerçekliğine uygun olmadığını biliyorduk. Savaşın içinde olmayan, maddi kayıplar yaşamayan ailelerin savaşta direnişteyken tüm mal varlığını kaybetmiş ailelere yaklaşımı nasıl olacaktı?

Kullanmadığı, bir köşeye atmış eşyalarını mı gönderecekti,

kullandığı eşyalarını  mı paylaşacaktı.

CIZRE 11Harcamalardan arta kalan parasını mı gönderecekti,

harcadığı parayı mı paylaşacaktı.

Telefon görüşmelerinde “ben özgürüm sen mağdursun” mu diyecekti,

“direnişin içinde olamadım ama yüreğim hep sizinleydi” mi diyecekti.

Kardeşlik kavramı Kürdistan’da savaş süreçlerinde  krize de dönüşebilen, çözüm arayışı süreçlerinde anlam kazanan bir kavram. “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganı atıldığında kimi insanlar “ böyle kardeşlik istemiyoruz, hep ezilen, sömürülen, kendini savunmak zorunda olan, kardeş arayan biziz, etle tırnak gibiyiz diyorlar, tırnak uzadıkça kesiyorlar” diye içinden geçirir.

Bir halk direnişinde  süreç daha başlar başlamaz  yardım eden, mağduriyet gideren, psiko sosyal destek sunmak üzerinden kendini  konumlandırmak da tartışmalı bir durum. Özne olmaktan kaçışın kimi zaman bir konumlanma hali olabiliyor.

Geçen gün bir aile geldi yanımıza, kardeş aile onları aramış, telefonun karşı tarafındaki hüzünlü kadın sesi “ beni kardeşin olarak kabul eder misin, ben Türk’üm, İstanbul’da yaşıyorum, hiç gelemedim oralara ama boğazım hep düğümlendi, uykularım haram oldu” demiş.

Maddi tüm varlığını kaybetmiş olan kadın arkadaş bu görüşmede çok üzüldüğünü, karşı tarafı teselli etmek için şakalar bile yaptığını, kendilerinin ağlanacak durumda olmadıklarını anlatmaya çalışmış.

Ama yine de bir şey hoşuna gitmişti:

Bana “sen benim kardeşim olur musun” demedi, “beni kardeşin olarak kabul eder misin” dedi.