Savaş-barış ikilemi değil, savaşsız toplum

- Tekoşin Ozan
283 görüntüleme

savas baris ikilemiSavaş ve barış devletli toplumun birbirine sürekli dönüşen iki yüzü. Uygarlık tarihi boyunca her barış süreci savaşın enkazları üzerine inşa edilmeye çalışıldı. Savaşın maddi manevi yıkıntıları taşınamaz noktaya gelince, çelişkileri idare etme ve çatışmayı farklı yaşam alanları üzerinde sürdürme süreci devreye girdi, tıkanma olunca savaş yeniden başlatıldı. Savaş barış ilişkisi bir kısır döngü oldu hep uygarlık tarihi boyunca. Barış maalesef savaşlar var oldukça anlam kazandı.  Buna en güzel örnek dünya barış günü için seçilen tarihin dünya savaşının başladığı gün olan 1 Ekim olması. Savaşlara karşı barışı anlamlandırmak amacıyla yapılmış olsa da savaşın üzerine inşa edilmiş bir gündür dünya barış günü. Savaşın olmadığı yerde barışın da anlamı yoktur. Tıpkı insanlık tarihine özgürlük kelimesinin insan emeğinin ve bedeninin sömürüldüğü, katliamlardan geçirildiği uygarlık tarihinden sonra kullanılıyor olması gibi… Bilinen ilk özgürlük kelimesini Sümerliler, krallara karşı başkaldırınca kullanmış. Sümerler öncesi Ana Tanrıça etrafında şekillenen doğal topluma dönüş özlemiyle Amargi (anaya dönüş) diye haykırmışlar. Binlerce yıl sonra günümüzde aynı topraklarda barışı haykırırken insanlar aslında savaşa bağımlı barışı değil, savaşsız toplum özlemini haykırıyorlar. Barıştan halkların ve kadınların anladığı şey ile savaşların yaratıcısı olan devlet ve iktidar odaklarının anladığı şey aynı değil, olamaz da. Devlet literatürlerinde barış, savaşı bitirmek anlamına gelmez, savaşa ara vermek ve farklı yollarla sürdürmek anlamına gelir. İlk başkaldırıdan beri direnişlerin tarih boyunca devam etmiş olması sürekli savaş halinde olmayı engellemiştir. Çünkü hiç bir toplumsal gerçeklik sürekli savaş koşullarını maddi ve manevi olarak kaldıramaz. Direnişler savaşları kesintiye uğratmış ancak günümüze kadar savaşsız yaşam düzenine geçilememiştir. Çünkü savaş gibi barış da devlet tekelinde kalmıştır. Savaşsız toplumu kadınlar ve halklar kendi öz iradeleriyle inşa edebilirlerse gerçek anlamda savaştan çıkılmış olacaktır. Yani aslında bizler binlerce yıldır dozu düşen sonra yükselen tekrar düşen tekrar yükselen savaş halindeyiz. Silahlarla kan revan halimizi bazen, ekonomik, siyasal, sosyal çatışmalara bırakıyoruz. Silahsız savaşlar süreci bazen toplumu silahlı savaş halinden çok daha fazla yıpratıyor. Rengi biçimi değişen süreYPJ - YPG - ARABA - KUTLAMAkli şiddet sarmalında yaşıyoruz. Hele de insanlığın bu son bir kaç yılı şiddet üreten mekanizmaları ha bire genişletme yılları oldu. Hiç bir yer bu gerçeği Ortadoğu kadar derinden yaşamıyor, bu açık. Ortadoğu savaşı Kürdistan’da merkezileşti. Bölgedeki vahşetiyle zafere ulaşmaya çalışan DAİŞ hiç kuşkusuz aynı şiddet sisteminin ürünü.  ABD, İsrail, Türkiye, İran, Katar, Suudi gibi devletler hem halklara hem birbirlerine karşı iktidar alanlarını büyütmek amacıyla kullanarak bir canavar yarattılar. Buna karşılık, insanlık onurunu korumanın önünde hiç bir şeyin engel olamayacağını kanıtlayan YPJ-YPG, HPG-YJA STAR güçlerinin cesur kadın ve erkekleri toplumsal özgürlük damarının doğduğu topraklarda yeniden canlanabildiğinin sembolü halindeler. Günümüzde yaşadığımız şiddet düzeyini insanların psikolojik sorunlarından kaynaklıymış gibi ele alan, direnişi bu şiddet anlayışından dolayı anlamsızlaştıran, bu nedenle karşı çıkan ve bu mantıkla barış isteyen yüzeysel girişimler ne kadar yanıltıcı oluyor.

Kürdistan’da son yıllarda derinleşen savaşa bakınca aklıma uzun hep süre önce izlediğim bir film geliyor. Başından itibaren izleyemediğim için filmin ismini de bilmiyorum. Ama beni derinden etkilemişti. İnsanlarda şiddet eğilimini yok etmeyi hedefleyen bir deneyi konu alıyordu film. Bu amaçla üretilen bir ilaç dünya insanları üzerinde gizlice uygulanıyordu. İnsanlığın büyük çoğunluğu bilgi ve iradeleri olmadan bu deneme sürecinin kobayları olmuştu. İlaca maruz kalan insanların büyük çoğunluğu öldü. Şiddeti yok etmeyi hedefleyen ilaç insanların yaşam refleksini öldürmüş, hiç bir şey karşısında kendini savunamayan insanlar, yaşayamamıştı. Çok basit bir mantığın ifadesi; kendini savunamayan ölür! Fakat bir de bu ilacın ters etki yaptığı bir kesim vardı ki, normal şiddetle tatmin olmuyorlar, insanları canlı canlı yiyerek öldürüyorlardı. Öyle ki ilacı insanlar üzerinde deneyenler bile bu canavarlar tarafından vahşice öldürülmüş, durum kontrolden çıkmıştı. Canavarların yaptıkları ve görüntüleri dehşet vericiydi.

Size de tanıdık gelmiyor mu bu kavramlar… Dehşet verici canavarlar, savunmasızlığın getirdiği ölümler… Canavar yaratanlar ve kendi kazdığı kuyuya düşenler… Rojava’da ve Bakur’da bunlar yaşanıyor. Bu film gibi televizyonlar, gazeteler, sinemalar şiddetin asıl kaynağı olan devlet ve iktidar odaklarını hedefleyeceğine sıradan insanların yaşam refleksini köreltmeye çalışırken, devlet vahşi saldırılarını güçlendirmek için DAİŞ çetelerine maddi manevi her türlü desteği veriyor. Bu gerçeği görmemeye kodlanmış bazı çevreler güya barış adına konuşup insanların kendini savunmasına bile karşı çıkıyorlar. Öldürse de, saraylar inşa edip seni aç da bıraksa, ciğerini söküp canlı canlı yiyenlere silahlar da taşısa onurunu ayaklar altına alıp günü birlik sana hakaret de etse direnme, barış adına boyun eğ diyorlar. Reflekssiz yaşa diyorlar. Ekin Van gibi çok değerli direnişçi kadınlar işkenceyle öldürülüp, çırılçıplak teşhir edilse de görmezden gel diyorlar… Küçücük çocuklar öldürülüp cansız bedenleri üst üste8- War & peace atılıp fotoğrafı çekilince sesini çıkarma diyorlar… Uçaklarla kadınlar ve çocuklar parçalanırken kapa gözlerini diyorlar… Bu mu barış? Bu barış değil, bu savaşın şiddetine karşı kendini korumamak ve teslim olmaktır. Asıl şiddet merkezlerinin söyledikleriyle kesişiyorlar. Direnirsen, daha büyük vahşetleri hak edersin, daha fazla öldürürüm, keserim. Direnmek meşru değil, direnen teröristtir demekten çok uzak değil. Ya teslim olacaksın ya da canavarlarımız tarafından canlı canlı yakılacak, kafası kesilecek, tecavüz edilecek, satılacak, derisi yüzülecek yani dehşet verici seçeneklerden oluşan ölümlerden ölüm beğeneceksin diyen devlete teslim ol diyorlar.

Ne adına, barış adına.

Ne barışı, savaşın yaratıcısı olanların barışı?

Aynı oyun, aynı vahşet… Mağlubiyete dayalı barış ya da ölüm…

Hayır üçüncü bir yol var. Rojava’da hem her türlü saldırıya karşı kendini savunabilen hem de devlet ve iktidar odaklarının karışmasına müsaade etmeden halkların, dinlerin ve diğer bütün farklılıkların bir arada özgürce yaşamasını sağlayan üçüncü bir yol. Ekinlerin bedenine saygısızlık edenlerle barışmayı esas alan değil, Ekinlere bir daha böyle hakaret edemeyecek, savaşlara kapalı bir yaşam alanı. Düşmanlıkların değil, dostlukların hakim olduğu, ne teslimiyetin ne de vahşetin kol gezebildiği insanlık onurunu koruyup geliştiren yaşam alanları.

İnsanlık savaşsız toplumsal yaşamı kaybettiği topraklarda yeniden kazanacaktır.