Gülden’in hikâyesi: Bir kadının katledilmesi ve toplumun aynası

- editor
7 views
Gülden Kömürcü, Agirî’nin Bazîd (Doğubayazıt) ilçesinde, 20 Mayıs 2026 tarihinde evli olduğu erkek tarafından ateşli silahla öldürüldü. Gülden Kömürcü şahsında tüm katledilen kadınlar için yürüyüşler düzenlendi.  

Bir insanın öldürülmesi yalnızca bir canın yitirilmesi değildir. Bazen bir insanın ölümü, bir toplumun vicdanını, adalet anlayışını ve insanlık değerlerini de sorgulatır. Gülden Kömürcü’nün katledilmesi tam da böyle bir olaydır. Bu nedenle Gülden’in hikâyesi yalnızca bireysel bir trajedi değil, içinde yaşadığımız toplumsal gerçekliğin acı bir yansımasıdır.

On üç yaşında kaçırılarak evlendirildi

Gülden, çocuk yaşta zorla evlendirilen milyonlarca kadından biriydi. Henüz çocukluğunu yaşayacak yaşta, kendi iradesi dışında kurulan bir yaşamın içine sürüklendi. On üç yaşında kaçırılarak evlendirildi, on dört yaşında anne oldu. Kendi çocukluğunu yaşayamadan çocuk büyütmek zorunda kaldı. Yıllar boyunca fiziksel, psikolojik ve toplumsal şiddete maruz bırakıldı. Çığlıkları duyuldu, yaşadıkları görüldü; fakat çoğu zaman sessizlikle karşılandı.

Kaderine terk edilen kadınlar

Aslında Gülden’in hikâyesi, yalnızca Gülden’in hikâyesi değildir. O, şiddet gören, susturulan, yalnızlaştırılan ve kaderine terk edilen kadınların ortak adıdır. Bu nedenle Gülden’i anlamak, tek bir kadının yaşadığı acıyı anlamaktan çok daha fazlasını ifade eder. Gülden’i anlamak, kadınların yüzyıllardır maruz bırakıldığı eşitsizlik düzenini anlamaktır.
Kadın cinayetleri çoğu zaman bireysel öfke, aile içi anlaşmazlık ya da kişisel sorunlar olarak sunulur. Oysa gerçek bundan çok daha derindir. Çünkü hiçbir erkek, kadın üzerinde sahiplik kurma hakkını doğuştan kazanmaz. Bu anlayış sonradan öğretilir, toplumsallaştırılır ve normalleştirilir.
Fransız düşünür Simone de Beauvoir’ın ünlü sözüyle ifade ettiği gibi: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.”
Bu söz yalnızca kadınlığın toplumsal olarak inşa edildiğini anlatmaz; aynı zamanda erkekliğin de belirli toplumsal kodlar içerisinde üretildiğini gösterir. Erkek egemen sistem, kadınlara itaat etmeyi, susmayı ve katlanmayı öğretirken; erkeklere hükmetmeyi, denetlemeyi ve sahip olmayı öğretmektedir. Gülden’in yaşamını karartan zihniyet de tam olarak bu toplumsal üretimin sonucudur.

Köklü bir zihniyet sorunu

Bu nedenle sorun yalnızca bir erkek sorunu değildir. Sorun, kadını ikinci plana iten, onu aile içinde görünmez kılan, iradesini yok sayan ve yaşamını erkek otoritesine bağımlı hale getiren köklü bir zihniyet sorunudur. Kadın cinayetleri bu zihniyetin en görünür ve en vahşi sonucudur.
Gülden yıllarca yardım aradı. Şiddeti görünür kılmaya çalıştı. Kurumlara başvurdu, boşanmak istedi, yeni bir yaşam kurmaya çalıştı. Ancak ne toplumsal çevresi ne de ilgili kurumlar onu yeterince koruyabildi. Sonunda çocuklarının gözleri önünde katledildi.

“Gülden neden korunamadı?”

Bu noktada sormamız gereken soru yalnızca “Katil kimdir?” sorusu değildir. Aynı zamanda “Gülden neden korunamadı?” sorusudur. Çünkü kadın cinayetleri yalnızca failin tetiğe bastığı anda gerçekleşmez. Şiddetin görmezden gelindiği her gün, kadınların yardım çağrılarının duyulmadığı her an ve adaletin geciktiği her durumda bu cinayetlerin zemini hazırlanır.
Bir toplumda kadınlar korkuyla yaşıyorsa, orada özgürlükten söz etmek mümkün değildir. Kadınların yaşam hakkının güvence altında olmadığı bir yerde demokrasi eksik kalır. Çünkü bir toplumun özgürlük düzeyi, kadınların sahip olduğu özgürlük kadar geniştir.

Gerçek dönüşüm nasıl olmalı?

Kadın, yaşamın kurucu öznesidir. Yaşamı büyüten, toplumsal dayanışmayı geliştiren ve geleceği şekillendiren temel güçlerden biridir. Bu nedenle kadın özgürlüğü yalnızca kadınların talebi değil, bütün toplumun demokratikleşmesinin ön koşuludur. Kadının özgürleşmesi, toplumun özgürleşmesidir.
Gülden’in hikâyesi bize bir kez daha göstermektedir ki kadın cinayetleriyle mücadele yalnızca hukuki tedbirlerle sınırlı olamaz. Elbette etkin yasalar, koruma mekanizmaları ve caydırıcı cezalar gereklidir. Ancak kalıcı çözüm, kadınları değersizleştiren zihniyetin değişmesiyle mümkündür. Çocuk yaşta evlilikleri normal gören, kadının iradesini yok sayan ve şiddeti aile meselesi olarak değerlendiren anlayış değişmeden gerçek bir dönüşüm sağlanamaz.
Bugün Gülden’in adı yalnızca bir acının adı olmamalıdır. Onun adı, kadınların yaşam hakkını savunma mücadelesinin bir parçası olmalıdır. Çünkü Gülden’in yarım bırakılan yaşamı, bize sessizliğin bedelini hatırlatmaktadır.

Toplumun ortak vicdanı

Gülden artık aramızda değil. Ancak onun hikâyesi yaşamaya devam ediyor. Bu hikâye bize kadınların yalnız bırakılmaması gerektiğini, şiddetin kader olmadığını ve adalet mücadelesinin ertelenemeyeceğini anlatıyor.
Gülden için adalet istemek, yalnızca bir kadın için adalet istemek değildir. Bu, yaşamdan yana, eşitlikten yana ve insanlıktan yana bir tutum almaktır. Çünkü bir kadının yaşamı, bütün toplumun ortak vicdanıdır. Gülden’in sesi susturulmuş olabilir; ancak onun hikâyesi, kadınların özgürlük ve yaşam mücadelesinde yankılanmaya devam edecektir.