”Jin, jiyan, azadi ile komünal toplumu inşa zamanı”

- Songül ÖMÜRCAN
523 views
Komünal toplumu inşa etme sürecinde, “yol bir, sürek bin bir” felsefesi temelinde yaratıcı olmak; üretmek, yoğunlaşmak ve yol-yöntem konusunda sürükleyici, açık görüşlü davranmak; farklı fikirlere ve bakış açılarına zemin sunmak esastır.

TJK-E, 4 Nisan’da “Jin, Jiyan, Azadî ile Komünal Toplumu İnşa Zamanı” hamlesini bir basın açıklamasıyla kamuoyuna duyurdu. Kampanya hakkında TJK-E aktivisti Songül Ömürcan, gazetemize yazdı.
Avrupa Kürt Kadın Hareketi TJK-E olarak, İsviçre’nin Zürih kentinde, Rêber Apo’nun doğum günü olan 4 Nisan tarihinde “Jin, Jiyan, Azadî ile Komünal Toplumu İnşa Zamanı” hamlesini bir basın açıklamasıyla kamuoyuna duyurduk. Basın açıklamasını iki sebepten ötürü 4 Nisan tarihine getirdik. Bunlardan ilki, Rêber Apo’nun demokratik komünal alan inşasının insanlık açısından ertelenemez bir görev olduğunu dile getirmesi; yine bu görevin öncülüğünün kadın tarafından yapılması ve kadının zekâsı ile komünlerin inşasının geliştirilmesi gerektiğini vurgulamasıdır. Zekânın esnek bir doğası olduğunu biliyoruz. Bu temelde, esnek kadın zekâsının toplumsal ihtiyaçlarla buluşması esas alınmaktadır. Kadın zekâsının, iktidar ve devlet dışı kalmış anacıl toplum süreçlerinin izlerine ve değerlerine daha yakın olması; tekçilik ve rijit yasalar yerine deneme-yanılma yöntemine açık olması; bilginin form ve örgütlülük kazanması için toplumsal yararlılığın önde olması; yaşamın bir deney merkezi olarak görülmesi ve yaşamdan süzülen tüm deneyimlerin yeniden ele alınıp yenilenmesi, esnek kadın zekâsının komünün örgütlülüğünü ilkeler üzerinden, gönüllülük, yetenek ve yeterlilik temelinde geliştirmesini sağlamaktadır.

Barış konulu konferansta duyuruldu

 İkincisi ise, savaşa karşı barışın konuşulduğu bir konferansta kadınların barışa dair söz kurmasını; kurmuş olduğu söz ve eylem ile toplumsal barışın geliştirilmesine etki edebilmesini güçlendirmektir. Savaşı geliştiren tarafın hegemonik olması, eril ve tekçi zihniyeti dayatıyor olması; erkek egemen aklın hâkim olduğu savaş süreçlerinin yıkım, kıyım ve yok etme üzerinden, ilk tarihsel kırılma anındaki kastik katil mirasın güncellenerek devam ettirilmesi anlamına geldiği bilinmektedir. Klan örgütlülüğü bir komün formudur. Bu formun içinde iki ayrı yapı doğmuştur: anaya dayalı komünal form ve erkeğe dayalı kastik katil form. Klanın kadın ve erkeğe dayalı yaşadığı bu ayrım ve sonrasında kast sisteminin gelişimi tarihsel bir zorunluluk muydu, yoksa bir sapma mıydı? Günümüzde toplumsal devrim iddiası olan ve tarihsel sosyoloji ile ilgilenen herkesin bunu araştırması, analiz etmesi; tarih ile günümüz arasındaki koordinatları doğru çözümlemesi ve tarihsellik ile güncellik bağını doğru kurması, toplumsal değişim ve dönüşüm için olmazsa olmazdır. Biz, ilk toplumsal örgütlenme formu olarak klanın, ihtiyaçların giderilmesinde yaşamsal bir zemin sunduğunu ve dayanışma temelinde insanlığın gelişimine büyük katkılar sağladığını düşünüyoruz. Erkeğin iş bölümüne dayalı olarak kendisini konumlandırdığı alanların; grup alışkanlıkları başta olmak üzere hâkimiyet ve güç elde etme temelinde komünal toplumun değerlerine ve birikimlerine yönelmesi, onları ele geçirme dürtüsüyle girdiği sapmanın kastik katil örgütlenme formu ile bir karşı devrime dönüşmesi, şiddetin yoğunlaşmış hâli olan savaşların önünü açmıştır. Çünkü canlılara karşı geliştirilen teknik, tüm insanlara karşı geliştirildi. Hile, kurnazlık, aldatma ve yalanı en çok barındıran analitik zekânın duygusal zekâdan kopuşu gelişmeye başlamış; bu temelde “komünün ‘birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’ ilkesi”, “her şey ve hepsi benim içindir” felsefesine dönüşmüştür. Kast sistemi ise tartışılmaz, dokunulmaz ve her şeyin üstünde görülen bir güç olarak tanrısallaştırılmış; sorgulanmaması ve biat kültürünü geliştirmesi gereken bir yapı hâline getirilmiştir. Bu anlamda gücün tekelleştirilmesi, en fazla da şiddet yolu ile savaşların yoğunlaştırılmasıyla gerçekleşmiştir. Savaş ağaları ve savaş tekelleri, bu kastik katil çizginin izinde, kapitalist tekellerin öncülüğünde günümüze kadar talan ve gasp kültürünü çeşitli biçimlerde sürdürmektedir. “Savaşın kazananı yoktur” belirlemesi tek başına yeterli değildir. Savaşın kazananlarının savaşta ısrar ettiği, bunlarla etkili bir mücadele yürütülmediği, teşhir edilmediği ve yalnızlaştırılmadığı takdirde, savaş sektörünün savaş ağaları aracılığıyla toplumsal barışa tehdit oluşturacağı açıktır. Barışın militanlığını geliştirmek; barışın toplumsal öncülerinin kadın olması ve kadınların barışın tarafı olarak müzakere süreçlerinde aktif yer alması, bu süreçlere taraf olarak katılması, müzakere masalarının daha demokratik, eşitlikçi ve katılımcı bir yapıda güçlenmesine vesile olacaktır.

Oluşumun inşa ile bağlantılı olduğunu bilince çıkarmak; demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplumun aşağıdan yukarıya örgütlendirilmesi anlamına gelir. Bu, tabana dayalı demokrasinin yerele yayılması, kendi adına kararlar alması ve bunları hayata geçirmesidir.

Kapitalizm toplumsallığı öldürüyor

Kampanyamızın iki temel motivasyonunu açıkladıktan sonra diğer boyutlarını kısaca şöyle özetlemek mümkündür: Demokratik komünal toplumun inşası, insanlığın bir arada kalma ve toplumsal olana tutunma ihtiyacının adıdır. Kapitalizmin toplumu dağıtma, parçalama, yalnızlaştırma ve bireyi kendine yabancılaştırma saldırıları altında, bireyin yaşadığı anlamsızlık krizi tüm krizlerin anası hâline gelmiş; toplumu ve bireyi ciddi biçimde tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Birey anlamsızlaştıkça, içinden çıktığı toplumun düşmanı hâline gelebilmekte; kendi yabancılaşma sürecindeki negatif tükenmişlik hâlini toplumun başına bela olacak şekilde dışa vurmaktadır. Bireyin yaşadığı kimlik yitimi ve anlamsızlık hissi onu manevi olarak tatminsizleştirmektedir. Böylesi bireylerle inşa süreçlerini yürütmek zordur. Özgürlük, eşitlik ve demokratik formlar bile bu bireye anlamsız görünmektedir. Kendini dijital medya üzerinden birikim sahibi sayan; ancak bilginin yaşamla bağını kurmayan, bilgiyi bir ölçü hâline getirmeyen, bilginin yaşama geçip geçmediğini sorgulamayan; edilgen ama aynı zamanda yüzeysel bir tipoloji ile karşı karşıyayız. Bu nedenle inşa süreçlerine katılmak isteyenler, öncelikle zihniyet yapılanması ve kişilik dönüşümü üzerine yoğunlaşmaları gerektiğini bilmeli ve bu konuda kendilerini geliştirmelidir. İnşanın soyut olmaktan çıkması ve ihtiyaç duyulan her yerde gerçekleşebilmesi için, bu yola çıkanların kendilerini felsefi ve paradigmatik olarak geliştirmeleri; bu düşüncenin örgütsel modellerini netleştirmeleri gerekmektedir. Kuşkusuz örgütsel modeller esnektir ve ihtiyaçlara göre şekillenir. Ancak formu bir madde olarak ele alırsak, o formun hareket edebilmesi için enerjiye, ruha ve duyguya ihtiyacı vardır. Bu da Rêber Apo’nun özgür yaşam felsefesi, özgür kadın çizgisi ve özgür toplum hakikatidir. Hiçbir form enerjisiz olamaz. Enerji olmadığında, şablonlar, dogmalar ve teknik unsurlar öne çıkar. Bu da üreticiliğin ve yaratıcılığın körelmesine; duruma göre inisiyatif alınamamasına; etik ve estetik ilkeler doğrultusunda sorumlulukla hareket edilmemesine yol açar.

Komünal toplumu inşa zamanı

Komünal toplumu inşa zamanı, bireyin bilerek ya da bilmeyerek içine girdiği toplum karşıtlığını fark etmesi ve toplumsallaşma temelinde komüne katılmasıdır. Kadının komünde özneleşen bir güç olarak bu örgütlenmenin öncülüğünü yapması önemlidir. Bugüne kadar örgütlediğimiz meclis, komün, inisiyatif ve kurumsal yapılarda ortaya çıkan pratik sonuçların değerlendirilmesi; tıkanma ve daralmaların tespit edilip aşılması için kadının dinamik yapısıyla hem kendinde hem de erkekte katılaşmış zihniyet kalıplarını aşacak yöntemlerin geliştirilmesi esastır. Toplumsallaşmak, insan olmakta ısrar etmekle ilgilidir. İlk toplumsal formu geliştiren kadınsa ve bu formların korunması ve geliştirilmesi için emek harcayan da kadınsa, kadının bu çalışmalarda aktif rol alması temel bir görevdir.

Cinsiyetçiliğin üretildiği alanlar

Günümüzde aile ve devlet, ataerkil sistemin küçük ve büyük birimleri olarak, cinsiyetçiliğin üretildiği alanlar hâline gelmiştir. Bu yapılar, kadının bir “mal” olarak görülmesinde, mülkleştirilmesinde ve cinselliğin, kadının metalaştırılmasında bir araç olarak kullanılmasında oldukça olumsuz bir rol oynamaktadır.
Demokratikleşmenin ilk adımı bireyin kendisinden başlıyorsa, ikinci adımı da ailenin içindeki annenin, babanın ve çocukların nasıl yaşadıkları, nasıl örgütlendikleri ve birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarının incelenmesi olmalıdır. Aile içindeki hiyerarşinin ve otoritenin kimin lehine örgütlendirildiğinin ele alınması gerekmektedir.
“Aile reisi” olgusu kimi yerlerde aşınsa bile, ailenin başı olan erkeğin devletin muhatabı kılınması gerçeğinin siyasal, ekonomik ve kültürel düzlemde nasıl örüldüğünün doğru anlaşılması ve tartışılması önemlidir. Bu sorunsallığın büyütülerek görünür kılınması ve aşılmasına dönük yeni düzenlemelerin, yeni örgütlenmeler ve zihniyet yapılanmalarıyla somutlaştırılması önemini korumaktadır.

Değişim ve dönüşümün sancıları

Düşünce dünyasında erkek egemen kalıplara bağlı olan ve kendisine bu kalıplarla bir çerçeve çizen birinin; demokratik katılımcılık, eşitlik ve özgürlük gibi kavramlardan rahatsızlık duyması, bu kavramların soyutluğundan söz etmesi ve bu şartlarda, kapitalist sistem içinde uygulanamayacak kadar ütopik olduklarını dile getirmesi gibi örneklerin açığa çıkması kaçınılmazdır.
Bu kişiler genelde demokratik toplum-ulus çalışmalarında yer alan insanlarımızdır. Bu çalışmalarda yer almayanların ise bu kavramlara karşı daha saldırgan olacakları ve karşı saldırıyla ataerkil kurumsal yapıları koruyacakları kesindir.
Bütün bu nedenlerle değişim ve dönüşüm, önce bireyde ve evin içinde başlamalıdır. Burada “ev”den kastımız, örgütlü olduğumuz her yerdir. Bize göre evimiz; meclistir, komündür, dernektir, akademidir, kooperatiftir, kurumdur, eyleme gittiğimiz mekândır; kısacası birlikte çalıştığımız her yerdir.
Örneğin bir çalışanımızın durumunu ele alalım: Kendisi meclis ya da komün içinde görevlidir ve çalışmalarını sorunsuz bir biçimde yürüttüğünü sanır. Ancak bir kadını dinlemeye tahammülü yoktur; kadının düşüncesine, önerisine ve söylemine saygı duymaz. Kadınları küçümser. Birlikte çalıştığı bir kadın arkadaşının ufak bir hatasını istismar ederek onu istifaya zorlar. Ya da “Siyaset alanı bizimdir,” yani erkeğin diyerek kadını hizmet, bakım ve emek işlerine yöneltir; diğer alanları ona kapatmaya ya da çeşitli ayak oyunlarıyla kadını bu alanlarda etkisiz kılmaya çalışır.
Açıktır ki bu zihniyet inşa edemez. İnşayı bir tarafa bırakalım, bu yaklaşım; niyetten bağımsız olarak, ataerkil sistemin savunuculuğunu yaparak anacıl komünal toplumun karşısında konumlanır. Oysa kişi, kastîk toplumsal yapılanmanın karşısında olduğunu sanır ve bunun için bedel ödediğini düşünür; ancak yaşamın ve ilişkilerin özgürleştirilmesi gündeme geldiğinde karşı cephenin savunucusu hâline gelir.
Erkeğin bu ikilemli ruh hâlinden ve duruştan çıkabilmesi için, Rêber Apo’nun felsefesi ve paradigması çerçevesinde kendisini ele alması; değiştirmesi, dönüştürmesi ve inandığı düşünceyi ideolojik-politik bir hat olarak örgütlemesi gerekmektedir. Bunu başarabildiği ölçüde kadınla doğru bir inşa sürecine girebilir ve ortak bir yaşam geliştirebilir.
Bunun dışında yol ve yöntem aramak beyhudedir; yalnızca kendini yeni kılıflarla gizlemektir. Bu nedenle ikna olmak, gönüllü katılmak ve inandığı ölçüde dönüşerek çabalamak, dönemin en doğru ve en değerli tutumudur.
Komünal toplumu inşa etme sürecinde, “yol bir, sürek bin bir” felsefesi temelinde yaratıcı olmak; üretmek, yoğunlaşmak ve yol-yöntem konusunda sürükleyici, açık görüşlü davranmak; farklı fikirlere ve bakış açılarına zemin sunmak esastır.
Bir düşüncenin örgütlendirilmesi için bin bir yol vardır. Bu nedenle tek bir yol ve yöntemde ısrar etmek, onu dayatmak kesinlikle aşılması gereken bir tutumdur. Doğmalar, kalıplar ve şablonlar; bu çoklu yol ve yöntemlerin geliştirilmesinin önünde engel oluşturur.
Düşüncenin donukluğu, reflekslerin donukluğu ve arayışsızlık anlamına gelir. Oysa arayış için tutku gerekir; tutku ise düşüncenin ve bilincin güçlendirilmesini, derinleşmesini zorunlu kılar.
Geçmişte başarılı olunmamış bir örgütsel formu yeniden denemenin bir anlamı yoktur. Aynı şekilde, başarısızlık karşısında karamsarlığa kapılmanın da hiçbir değeri yoktur. Aksine, başarısızlığın ve daralmanın nedenlerini araştırarak bunların nasıl aşılacağına odaklanmak, komünleşmenin ve yapılanmanın temelidir.

Bizlerin zamanı; kendimizi oluşturmamıza ve demokratik toplum örgütlenmesine dayalı özgürlüğü ve komünü inşa etmekten geçmektedir. Bu temelde, bulunduğumuz her yerde komünlerle demokratik toplumu inşa zamanıdır diyoruz.

 

İnşa aynı zamanda oluşumla ilgilidir

Komünal toplumu inşa zamanı, aynı zamanda oluşumla ilgilidir. Oluşumun hareketle ilişkili olduğunu ve bu temelde değişim ile dönüşümü kapsadığını bilmekteyiz. Yine, bir şey oluşmuyorsa, onun zamanla bağını doğru kurmadığını ve zamanı doğru değerlendirmediğini ifade edebiliriz. Dolayısıyla oluşum hâlinde olan şeyin kendi zamanından söz edebiliriz.
Oluşumun inşa ile bağlantılı olduğunu bilince çıkarmak; demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplumun aşağıdan yukarıya örgütlendirilmesi anlamına gelir. Bu, tabana dayalı demokrasinin yerele yayılması, kendi adına kararlar alması ve bunları hayata geçirmesidir.
Rêber Apo’nun ifade ettiği gibi: “Kendini tekrar etmek, rutinin tekrarı gibi durumlar oluşum olarak değerlendirilemez; bu nedenle zamandan söz edilemez. Önemli olan, zamana neyin sığdırıldığıdır. Özgürce oluşturabiliyorsan, zamana doğru şeyler sığdırabiliyorsan, o zaman ‘kendi zamanın’dan söz edebilirsin. Kendini oluşturabiliyorsan, sistematik kırım uygulamalarını aşabiliyorsan, ‘benim zamanım var’ diyebilirsin.”
Bizlerin zamanı; kendimizi oluşturmamıza ve demokratik toplum örgütlenmesine dayalı özgürlüğü ve komünü inşa etmekten geçmektedir. Bu temelde, bulunduğumuz her yerde komünlerle demokratik toplumu inşa zamanıdır diyoruz.