Tarihsel yaşam biçimi olarak komün

- GULE ŞEHMUZ
16 views
Bellek, tarihi yalnızca seyretmez; bizi onu yeniden kurmaya davet eder. Hatırlamak ve hatırlatmak, geçmişi nostaljiye dönüştürmek için değil, yaşanan anın kurucu gücüne katılmak içindir. Çünkü an, kendini kurarken yarının tarihini de özgürleştirir.

Kadim insanlar, belleğin zamanın kardeşi olduğuna inanırlardı. Eğer bellek zamanın kardeşiyse, tarih de yalnızca Sümer’de değil, çok daha öncesinde; kadim insan topluluklarının hafızasında başlar. Daha doğrusu tarih, insanın kendini fark etmesiyle, yani bilince ulaşmasıyla başlar.
Her sistem, kendine ait bir hafıza oluşturarak inşa edilir. Dolayısıyla komünal hareketin başlangıç referansının tarih olması anlaşılır bir durumdur. Rêber Apo’nun, “Biz tarihin başlangıcında gizliyiz, tarih de bizde gizlidir.” sözü, başlangıç noktasını göstermektedir. Peki neden? “Dilsiz tarih yoktur.” derler. Ne kadar yakılır, yırtılır ya da inkâr edilirse edilsin, insanlık tarihi konuşmayı sürdürür. Geçmiş, bugünün içinde yaşamaya devam eder. Bu yalnızca bir olgu değil, aynı zamanda bir zorunluluktur. Geçmişi tekrar etmek için değil, tekrarını önlemek için…
Bellek, tarihi yalnızca seyretmez; bizi onu yeniden kurmaya davet eder. Hatırlamak ve hatırlatmak, geçmişi nostaljiye dönüştürmek için değil, yaşanan anın kurucu gücüne katılmak içindir. Çünkü an, kendini kurarken yarının tarihini de özgürleştirir. O hâlde yolculuğumuza başlayalım.

Klan ve kabile yaşamı

Klan ve kabilenin sistematik bir yapıya sahip olduğunu ve evrensel özellikler taşıdığını belirten Rêber Apo, Ortadoğu Uygarlık Krizi adlı savunmasında şu değerlendirmeyi yapar:
“Evrensel tarih anlatımına klan ve kabile sistemini eklemeden yorum yapmak sadece yanlışlıklarla dolu olmayacak, aynı zamanda oldukça eksik kalacaktır. Nasıl günümüzde ulusal tarih olmaksızın evrensel tarih anlatılamazsa, klansız ve kabilesiz evrensel ve parçalı tarihler de anlatılamaz.”
İnsan türünün en uzun süreli yaşam biçiminin klan ve kabile örgütlenmesi olduğu, bugün hemen bütün bilim disiplinlerinin ortaklaştığı bir görüştür. İnsan toplumsallığının yaklaşık yüzde doksan sekizini kapsayan bu dönem, Neolitik Çağ’a kadar istikrarlı bir evrim süreci yaşamıştır.
Bu sürecin neden bu kadar uzun sürdüğüne ilişkin özellikle son yirmi yılda antropoloji alanında yapılan çalışmalar önemli veriler ortaya koymuştur. Bu bulgular, yaklaşık beş bin yıllık resmî tarih anlatısını sorgulamakla kalmamış; farklı tarih okumalarının gelişmesine de katkı sunmuştur. Daha da önemlisi, komünalitenin tarihsel değerlerini yeniden değerlendirmeye imkân sağlayacak güçlü kanıtlar ortaya çıkarmıştır.
Binlerce yıl boyunca görece istikrarlı devam eden bu yaşam biçiminin neden kısa sayılabilecek bir süreçte değişime uğradığı konusunda farklı görüşler ileri sürülmektedir. Ancak yeni arkeolojik ve antropolojik bulgular, bu yorumların sürekli yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir.
Bu soruya ilişkin Amerikalı anarko-primitivist yazar John Zerzan şu değerlendirmeyi yapar: “Bence bu yaşam biçimi iyi işlediği için uzun süre istikrarlı kaldı. Ayrıca birdenbire değiştiğini de sanmıyorum. Muhtemelen binlerce yıla yayılan ağır bir dönüşümle iş bölümüne doğru ilerledi. İnsanların neleri kaybetmek üzere olduklarını fark etmemeleri için bu değişim neredeyse hissedilemeyecek kadar yavaş gerçekleşmiş olmalıdır. İş bölümünün yarattığı yabancılaşma; birbirimizden, bedenlerimizden ve doğal dünyadan kopuş, sonunda kritik bir eşiğe ulaştı ve bugün uygarlık dediğimiz patlamaya dönüştü.

Uygarlık nasıl egemen hâle geldi?

Uygarlığın nasıl egemen hâle geldiği sorusuna gelince, sanırım Zerzan’ın Freud’dan aktardığı biçimiyle Sigmund Freud doğru bir belirlemede bulunmuştur: ‘Uygarlık, iktidar ve baskı araçlarının mülkiyetini ele geçirmenin yöntemini kavrayan bir azınlığın, direnen çoğunluğa dayattığı bir olgudur.’ Bugün yaşananlar da bundan farklı değildir.”
Toplumlar, insan zihnine dayalı; tarihsel ve dinamik olgulardır. Bu nedenle, değişen koşullara uyum sağlamaları doğaldır. Ancak Neolitik dönemden önce başlayan ve Neolitik süreçle birlikte hız kazanan toplumsal yarılma, daha geniş ve sistematik toplumsal örgütlenme biçimlerini de beraberinde getirmiştir.
İş bölümünün gelişmesine paralel olarak derinleşen toplumsal ayrışma, üretim ve güvenlik sorunlarını da ortaya çıkarmıştır. Bu koşullar altında insan toplumsallığı, kendisini kabile biçiminde örgütleme gereksinimi duymuştur. MÖ 15.000’lere, hatta daha da gerilere götürülebilecek bir dönemde ortaya çıkan ve Rêber Apo’nun “kastik katil” olarak tanımladığı avcılar kulübünün de klan ve kabile yapılarıyla eş zamanlı bir gelişim içinde olduğu görülmektedir.

Zaman ve mekân 

Buradan hareketle, toplumsal formların birbirini doğrusal biçimde izleyen aşamalar hâlinde değil; aynı zaman ve mekân içinde ilişki, etkileşim ve mücadele içerisinde geliştikleri anlaşılmaktadır. Rêber Apo, Demokratik Toplum Manifestosu‘nda bu durumu şöyle açıklar:
“Kabilelerin muhtemelen MÖ 6.000-5.000 yıllarında doğduğu söylenir ki bu tarihler doğrudur. Kastik katil toplumu ise yaklaşık MÖ 10.000 yıllarında ortaya çıkar. Her ikisi de önce klan, sonra kabile biçiminde gelişir. Kabile aslında komündür. Kastik katil toplum giderek devletleşirken komünal kabileler savunma alanlarına çekilir. Bu ise bambaşka bir toplumun gelişimi demektir.”
Kabilenin gelişimini Neolitik döneme dayandıran Rêber Apo, bu süreçte aile kurumunun henüz bağımsız bir toplumsal yapı olarak ayrışmadığını da vurgular:
“Kabile bir komündür. Aile henüz oluşmamıştır. Aile ile kabile aynı olguyu ifade eder. Aile kabileden, kabile de aileden belirgin biçimde ayrışmamıştır. Neolitiğin doğuşuyla birlikte çarpıcı bir gelişme yaşanır. Kabile ağırlıklı olarak Neolitik döneme bağlıdır; ondan önceki toplumsal form klandır.”Peki her kabile komün müdür? Rêber Apo bu soruya da ölçü koyar. Özgürlük Sosyolojisi‘nde, bir kabilenin komünal nitelik taşıyabilmesi için eşitlikçi ve özgür bir karaktere sahip olması gerektiğini ayrıntılı biçimde ele alır.

Zihniyet ve vicdan devrimi

Madem ki tarih bugünün içinde yaşamaktadır, o hâlde komünal değerlerin izini yalnızca arkeolojik bulgularda değil; günümüzde hâlâ varlığını sürdüren, kimi avcı-toplayıcı göçebe, kimi ise yerleşik yaşama geçmiş klan ve kabile topluluklarında da sürebiliriz.
Bu topluluklara yakından baktığımızda; zaman anlayışından doğayla kurdukları ilişkiye, toplumsal yaşam değerlerinden yönetim biçimlerine kadar ne kadar çok şey kaybettiğimizi ve kendimize ne ölçüde yabancılaştığımızı fark ederiz. Aynı zamanda bugün karşı karşıya olduğumuz pek çok sorunun çözümünün de, yitirdiğimiz bu değerlerde saklı olduğunu görürüz.
Ancak mesele yalnızca geçmişi anlamak değildir. Rêber Apo’nun üzerinde önemle durduğu “zihniyet ve vicdan devrimi”, komünalitenin günümüzde yeniden inşası açısından ertelenemez bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gerçek, yalnızca tarih anlayışımızı değil; yaşam biçimimizi, doğaya bakışımızı ve toplumsal ilişkilerimizi de yeniden sorgulamamızı zorunlu kılmaktadır.
Eşitlik, ortaklaşma ve paylaşım temelinde yaşayan avcı-toplayıcı klanlar, komünalitenin en eski ve en dayanıklı örgütlenme biçimi olarak değerlendirilebilir. Hatta Rêber Apo, bu aşamayı toplumsallığın “kök hücresi” olarak tanımlar.
Özgürlük Sosyolojisi‘nde şöyle der: “Klanı ahlaki ve politik toplumun en saf hâli olarak nitelemeye çalıştık. Hâlen fiziksel olarak birçok alanda varlığını sürdüren bu topluluklar, gelişmiş toplumların bütün unsurlarında da ana hücre konumunda yaşamaya devam etmektedir.”
Avcı-toplayıcı klan, insan toplumsallığının en eski ve en uzun süreli yaşam biçimidir. İnsanlığın kültürel başlangıcından itibaren gelişen bu yaşam tarzı, insanlık tarihinin yaklaşık yüzde 98’ini kapsar. Yaklaşık on iki bin yıl öncesine kadar da yeryüzündeki en yaygın, hatta neredeyse tek toplumsal örgütlenme biçimi olmuştur.

İlk komünal bilinç ve maneviyat

Bu ilk komünal yapı, belirli bir bilinç ve güçlü bir maneviyata sahiptir. Doğa ve evrenle kurduğu ilişki, günümüz insanının küçümseyici biçimde tasvir ettiği gibi düşünceden ve zekâdan yoksun değildir. Aksine antropoloji ve arkeoloji alanındaki araştırmalar, milyonlarca yıl önce yaşamış insanların bilişsel kapasitesinin günümüz insanından geri olmadığını ortaya koymaktadır.
Zekâ düzeyi bakımından belirgin bir farklılık bulunmamakla birlikte, göçebe kabilelerin aklı ile modern insanın aklı arasında önemli farklar vardır. Bunların en belirleyicisi, onların düşünme biçiminin deneyimden kopmaması ve bütüncül bir karakter taşımasıdır.
Binlerce yıldır insanlığa dayatılan; insanın ancak yabancılaşarak gelişebileceği, bütünlüğün parçalanmasının kaçınılmaz olduğu ve bilinçlenmenin de bu yolla gerçekleşeceği düşüncesi, bugün yaşadığımız birçok krizin temelinde yer almaktadır. Bu yabancılaşmanın insana ve topluma neler kaybettirdiğini artık her gün daha açık biçimde deneyimliyoruz.

Komünal zaman anlayışı

Günümüzde kapitalist modernitenin çarkları arasında öğütülen insan aklı, bir yandan geçmişe saplanıp kalırken, diğer yandan sistemin şekillendirdiği gelecek hayalleri arasında sıkışıp kalmaktadır. Gençlik dönemi çoğu zaman gerçekleşmeyen gelecek tasarılarıyla, olgunluk ve yaşlılık ise nostaljik anılarla geçmektedir. Hayallerle anılar arasında sıkışan modern insan, yaşadığı anın kurucu ve yaratıcı gücünden giderek uzaklaşmaktadır.
Böylece yaşam, sürekli kendini tekrar eden bir rutine dönüşmektedir. Hayatın anlamını ve heyecanını tüketen bu durum, tatminsiz ve amaçsız bireylerden oluşan hasta bir toplumu beslemekte; aynı zamanda bu toplumu ayakta tutan tüketim düzenini yeniden üretmektedir.
Rêber Apo’nun şu tespiti bu noktada dikkat çekicidir: “Eğer bir şey oluşmuyorsa, hareketi, değişimi ve dönüşümü yoksa onun zamanından söz etmek doğru olmaz.” Kabilelerin zaman anlayışı ise modern bireyin “anı yaşama” anlayışından bütünüyle farklıdır. Onlar zamanı bireysel hazların içinde tüketmez; kendilerini parçası olarak gördükleri doğanın ve evrenin oluşum sürecine katılarak yaşarlar. Dolayısıyla onların “an” ile kurduğu ilişki, yalnızca kendini gerçekleştirmeye değil, ait oldukları bütünlüğün oluşumuna katılmaya dayanır.

Mbuti kabilesinde zaman anlayışı

Bu komünal zaman anlayışına Mbuti kabileleri önemli bir örnek oluşturur. Orta Afrika’daki Kongo Havzası’nın Ituri Yağmur Ormanları’nda yaşayan Mbutiler, John Zerzan’ın aktardığına göre: “Mevcut an doyurucu biçimde yaşanırsa geçmiş de gelecek de kendi yolunu bulur.” anlayışına sahiptir.
İlkel toplumlar, anılarla yaşamaz; doğum günü kutlamak ya da yaş hesaplamak gibi konulara da büyük önem vermezler. Geleceğe ilişkin olarak ise henüz var olmayanı denetim altına alma isteği taşımazlar. Tıpkı doğaya egemen olmayı amaçlamadıkları gibi…
Doğal dünyanın değişkenliğine ve akışına her an katılıyor olmaları, mevsimlerin farkında olmadıkları anlamına gelmez. Ancak bu farkındalık, modern toplumda olduğu gibi insanı yaşadığı andan koparan, yabancılaşmış bir zaman bilincine dönüşmez.

Hem fiziksel hem de zihinsel bir hastalık

Uygarlığın yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda fiziksel ve zihinsel bir hastalık olduğu, kabile toplumlarının yaşamına bakıldığında daha açık biçimde görülebilir.
Bu topluluklarda fiziksel ve ruhsal hastalıklara son derece seyrek rastlanır. Antropolojik çalışmaların dikkat çektiği ilginç bulgulardan biri de kabilelerde yaşayan kadınların doğumu daha kolay ve daha az ağrıyla gerçekleştirmeleridir.
Araştırmaların ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç ise avcı-toplayıcı toplulukların uygarlıkla temas etmeye başlamalarının ardından sağlık göstergelerinde belirgin bozulmaların görülmesidir. Yine tarım öncesi toplulukların duyusal algılarının günümüz insanına göre çok daha gelişmiş olduğu yönünde önemli bulgular bulunmaktadır.
Araştırmaların dikkat çektiği bir başka nokta ise yiyecek toplayıcılığından tarımsal üretime geçişle birlikte hem beslenme kalitesinde hem de fiziksel gelişimde belirgin bir gerileme yaşanmış olmasıdır.
Uzun yıllar boyunca kabul gören, “tarım öncesi insanların en fazla otuz ya da kırk yıl yaşadığı” yönündeki görüş de son araştırmalarla önemli ölçüde tartışmalı hâle gelmiştir. Aksine, birçok bulgu insanların oldukça ileri yaşlara ulaşabildiğini ve birkaç kuşağı bir arada görebilecek kadar uzun ömür sürebildiklerini göstermektedir.

Doğadaki yabancı

Rêber Apo, insanlık tarihinde üç büyük devrimden söz eder: bilişsel devrim, Neolitik devrim ve endüstriyel devrim. Bu devrimler, maddi ve manevi boyutlarıyla insan yaşamını köklü biçimde dönüştürmekle kalmamış; içinde yaşadığımız dünyanın bütün canlılarını da derinden etkilemiştir.
Özellikle Neolitik tarım devrimi, yaklaşık iki milyon yıl boyunca doğayla kurulan dengeli ilişkinin ilk büyük kırılmasını oluşturmuştur. Uzun yıllar boyunca insanlık tarihinin en büyük ilerlemelerinden biri olarak değerlendirilen tarım devrimi, son dönemde özellikle evcilleştirme olgusu üzerinden yeniden tartışılmaktadır.
John Zerzan bu süreci şöyle değerlendirir: “Daha önce hiçbir tür böylesine radikal, hızlı ve köklü bir değişime uğramamıştı. Dil, ritüel ve sanat aracılığıyla gerçekleşen öz-evcilleştirme, daha sonra bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesine esin kaynağı oldu. Yaklaşık on bin yıl önce ortaya çıkan çiftçilik kısa sürede egemen hâle geldi. Çünkü denetim, doğası gereği yoğunlaşmaya yol açar. Üretim arzusu ortaya çıktıktan sonra, giderek daha verimli ve daha baskın bir sisteme dönüşür. Tarım, gelişmiş iş bölümünü mümkün kılar; toplumsal hiyerarşinin maddi temelini oluşturur ve çevresel yıkımı hızlandırır. Rahipler, krallar, ağır çalışma koşulları, cinsiyet eşitsizliği ve savaş, tarımın doğrudan sonuçlarından yalnızca birkaçıdır.

Doğa ile kurulan yeni ilişki biçimi

Paleolitik insanlar binlerce bitki türünü içeren son derece çeşitli bir beslenme düzenine sahipken, tarımla birlikte bu çeşitlilik büyük ölçüde azalmıştır. Ancak bugün, evcilleştirme öncesindeki yaşamın büyük ölçüde doğayla özdeşleşme, duyusal bilgelik, cinsiyetler arası görece eşitlik ve sağlık üzerine kurulu olduğunu öğrenebiliyoruz. İnsan doğası yaklaşık iki milyon yıl boyunca böyleydi; ta ki rahipler, krallar ve efendiler tarafından köleleştirilinceye kadar.”
Doğayla kurulan bu yeni ilişki biçimi, yalnızca toprağı değil, bütün canlıları birer üretim nesnesine dönüştürmüştür. Ancak Zerzan’a göre evcilleştirme bununla sınırlı değildir: “Bitkilerin işlenmesi ve hayvanların belirli alanlara kapatılması olarak görülen evcilleştirme, göçebe yaşamın yerini devletlerin, sınıfların, kentlerin, çalışmanın ve özel mülkiyetin aldığı yerleşik düzene geçişin temel dönüm noktasıdır. İnsan, bitkileri ve hayvanları evcilleştirirken zorunlu olarak kendisini de evcilleştirmiştir.”
Bu nedenle uygarlığın zorunlu yürüyüşü yalnızca tarımsal üretimin değil, aynı zamanda insanın kendi doğasına yabancılaşmasının da tarihidir.
Adorno’nun “tarihin başlangıcındaki irrasyonel felaket”, Freud’un “direnen çoğunluğa dayatılan bir olgu” ve Stanley Diamond’un “gönüllülüğe değil zorunlu askerliğe dayanan bir serüven” olarak değerlendirdiği uygarlık süreci, Zerzan’a göre tarımla birlikte kurumsallaşmıştır. Benzer biçimde Mircea Eliade de tarımın ortaya çıkışının modern zihnin kavramakta zorlanacağı ölçüde büyük toplumsal ve ruhsal kırılmalara yol açtığını savunur.

Uyanan bilinç

Rêber Apo, AİHM Savunması’nda şu değerlendirmeyi yapar: “Doğuşundan çöküşüne kadar köleci sistemin sürekli boğuşmak zorunda kaldığı tarihsel hareketlerden biri de bilinç kazanmış etnik birliklerdir. Neolitik çağda kendiliğinden var olan etnik yapılar, kendiliğinden sınıf gibi düşünülebilir. Varlıklarını sürdürebilmek için ayrıca bir direniş bilincine ihtiyaç duymazlar. Çünkü henüz saldıran bir düşman ve bu bilinci doğuracak çelişkiler oluşmamıştır.”
Toplumsal yarılma tam da bu çelişkiyi doğurur. Üst kesim giderek kastik katil yapısına dönüşürken, alt kesimler çok yönlü bir tehditle karşı karşıya kalır. Böylece komünalite yalnızca bir yaşam biçimi olmaktan çıkar; aynı zamanda örgütlü bir direniş biçimine dönüşür.
Bununla birlikte komün ile kastik katilin tarihsel ardılları arasındaki mücadele de başlamış olur.
Köleci uygarlığın emperyal aşamasında klan ve kabileler artık bilinçli etnik topluluklar hâline gelirler. Rêber Apo, özellikle göçebe kabilelerin tarihsel rolünü şöyle tanımlar: “Yalnızca avcılık ve toplayıcılığı sürdürmek için değil, komünal değerlerini korumak amacıyla çöllerin, ormanların ve dağların derinliklerine doğru büyük bir tarihsel yürüyüşe geçerler. Özgürlük tutkusunu bağrında taşıyan bu yürüyüş, tarihin en önemli devinim güçlerinden biridir.”
Bu süreçte kabileler hem uygarlığın hem de komünal direnişin sürekli yenilenen toplumsal kaynağı hâline gelir. Akatlı Sargon’un Sümer egemenliğini yıkarken kabile güçlerinden yararlanması bunun önemli örneklerinden biridir. Ancak tarih boyunca benzer bir durum sık sık tekrar eder.

Kommünalite ile devlet arasındaki sınır

Komünal direnişin öncüleri olarak ortaya çıkan bazı kabile önderleri, iktidarı ele geçirdikten sonra uygarlığın egemen yapısına eklemlenmiş; böylece komünalite ile devlet arasındaki sınır giderek belirsizleşmiştir.
Bu dönüşüm, ailecilik ve hanedancılık biçiminde komünal dokunun çözülmesine yol açmış; uygarlık da bu çözülme üzerinden kendi kurumsal yapısını inşa etmiştir. Buna karşılık sisteme boyun eğmeyen kabileler açısından farklı bir tarih gelişmiştir.
Komünal yaşamda ısrar eden topluluklar, direniş geleneğinin en sürekli taşıyıcıları olmuşlardır. Uygarlık ise bir yandan ailecilik ve hanedancılık yoluyla kabilelerin iç yapısını dönüştürmeye çalışırken, diğer yandan teslim olmayan toplulukları “barbar” ilan ederek tarih dışına itmeye çalışmıştır. Resmî tarihin dışında bırakılan bu topluluklar ise kendi tarihlerini sözlü geleneklerinde yaşatmışlardır.
Çöllerde destanlara, ormanlarda Ezop anlatılarına, deniz kavimlerinde ozanların ezgilerine, Kürdistan dağlarında ise dengbêjlerin uzun havalarına dönüşen bu hafıza, ahlaki ve politik toplumun sözlü tarihi olarak kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
Böylece komünal tarih, yalnızca yazılı belgelerde değil; ezgilerde, masallarda, şiirlerde ve kolektif hafızada yaşamaya devam etmiştir.
Komünü başka nerede arayabiliriz? Rêber Apo’nun ifadesiyle, uygarlık kentlerinin korkuyla örülen surlarında… “Kentlerin ve kulelerin etrafına dikilen surlar, karşı toplumun varlığını gösteren en güçlü kanıtlardır.”