Özgürlük hareketi üzerine düşen sorumlulukları tarihsel bir bilinç ve ciddiyetle, barışın gelişmesi ve sürecin ilerlemesi için yerine getirirken, devlet tarafının durduğu yer ciddi olarak sorgulanmak durumundadır.
Dünya genelinde ultra milliyetçi, ultra faşist ve ultra cinsiyetçi hükümetlerin hegemonik güçlerce tercih edilmesi ve desteklenmesi, esas amacın kâr ve sermaye kaynaklarını gasp etmek olduğu; bu nedenle de kendi yasa ve anayasalarının gereklerini dahi yerine getirmeyen hükümetlerin dünyaya bir rol model olarak sunulması, kaçınılmaz bir şekilde ağır savaş süreçlerinin ve halklar aleyhine sömürü ve talan sistemlerinin devreye konulmak istendiğinin de göstergesidir. Dolayısıyla, savaş sarmalının tüm dünyayı, özelde de Ortadoğu’yu etkilediği bu dönemde, 21. yüzyılın en büyük ve en anlamlı çağrısı, 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Deklarasyonu’yla Rêber APO’dan geldi. Kuşkusuz bu çağrı, özelde Kürt özgürlük hareketine yönelik olsa da özünde bütün Türkiye ve bölge halklarının demokratik ve özgür bir birliktelikle yaşayabilmelerinin kapılarını açmanın ve bunun önünde engel teşkil eden hegemonik güçleri, statükocu bölgesel gerici güçleri, savaş baronlarını ve norm dışı güçleri etkisiz bırakmanın da bir çağrısı olmaktaydı. Bu çağrı elbette söylemle sınırlı kalan bir yaklaşım değildi. Zaten Rêber APO’nun mücadele ve yaşam tarzına damgasını vuran temel olgulardan bir tanesi de söylem ve eylem birlikteliğinin güçlü bir hakikat biçiminde vuku bulmasıdır. Çağrıdan kısa bir süre sonra, 5-7 Mayıs tarihlerinde 12. kongresini toplayan Kürt Özgürlük Hareketi, kendisini feshettiğini açıkladı ve silahlı mücadeleyi sonlandırdığını, Türkiye’ye karşı herhangi bir eylem gerçekleştirmeyeceğini duyurdu. Sürecin ilerlemesi ve kalıcı bir barışa evrilmesi amacıyla, 11 Temmuz 2025’te KCK Yürütme Konseyi EşbaşkanıBese Hozat şahsında kadın gerillaların öncülük ettiği 30 kişiden oluşan Barış ve Demokratik Toplum Grubu, yine Rêber APO’nun çağrısıyla silah yakma eylemini gerçekleştirip sürece hazır olduklarını ve her koşul altında Rêber APO’nun geliştirdiği barış ve demokratik toplum stratejisini gerçekleştirmekte kararlı olduklarını ifade ettiler.
Tarihi anlamlar taşıyan adımlar
Ardından, sürecin zarar görmemesi ve herhangi bir provokasyona da mahal vermemek amacıyla bir grup gerilla sınır dışına çekildi. Rêber APO’nun çağrısı üzerine Kürt özgürlük hareketi tarafından atılan bütün bu adımlar, hem büyük cesaret isteyen hem de tarihî anlamlar taşıyan adımlardı. Adeta dünya kamuoyunu şoke eden gelişmelerdi. Kapitalist hegemonik güçler, sömürecekleri yeni halklar ve kaynaklar için geniş çaplı bir savaşa hazırlanırken, toplumlarda başka şansları ve yolları yokmuş algısı bu kadar derinleştirilmişken, 27 Şubat çağrısı ve birinci yılını tamamlamış olan silah yakma eylemi, tam da çağın gidişatını dünya genelinde değiştirebilecek bir nitelik taşımaktadır.
Örgütlü bir barış ve demokratik mücadele
Ortadoğu devletçi uygarlığıyla kapitalist Batı modernitesinin kendisini kalıcılaştırması ve yaşadığı yapısal krizleri aşabilmesi, hâlâ ilk toplumsal yarılma çelişkisi ekseninde, yani kastik katilin ana kadın etrafında şekillenen toplumsallığa ve komünaliteyesaldırısı üzerinden şekillenmektedir. Dolayısıyla önce kadını, onun birikimlerini ve toplumsallığını hedefe koyan kastik katilin modern hali de yine kadınları, doğayı, ekonomiyi, toprağı ele geçirme savaşlarını çok yönlü ve çok katmerli bir şekilde sürdürmektedir. Bu savaşlar sonucunda inşa edilmek istenen olgu, daha da derinleşmiş bir kadın köleliği ve onun şahsında varlığına yabancılaşmış, bireyciliğin çürütücülüğüne terk edilmiş ve dolayısıyla da toplum olmaktan çıkartılmış bir toplum gerçekliği, üzerinde yaşadığımız dünyaya hâkim kılınmak istenmektedir. Mevcut yaşanan savaşlar da dünyanın gidişatının ve aldığı tehlikeli hâlin kavranması için yeterli veriler sunmaktadır. Daha 20. yüzyılın başlarında Birinci Dünya Savaşı’nın geliştiği ilk dönemlerde dünyanın tehlikeli bir hâl aldığını gören Einstein, bunun kötülük yapanlar yüzünden değil, öylece bakıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden olduğunu söyler. O nedenle 11 Temmuz’da silah yakma eylemiyle, son dönemlerde muhaliflerce sıkça dillendirilen bir kavram olan “örgütlü kötülüğe” karşı örgütlü bir barış ve demokratik mücadele verilebileceği ve bu anlamda yapılabilecek çok şeyin olduğu çok çarpıcı bir şekilde açığa çıkmış oldu.
Bir yüzyılı daha kaybetme lüksümüz yok
Demokrasiden, özgürlükten yana zamanında tavır konulmamasının Kürdüyle, Türküyle, kadınıyla, genciyle, tüm muhalefetiyle sonuçları çok ağır olmuştur. Ancak şimdi bu tartışmayı derinleştirmek kimseye kazandırmayacağından, Rêber APO’nunbarış ve demokratik çözüm çağrısı etrafında kenetlenmek en temel başlangıç noktası olmaktadır. Elbette yapılacakların başında gelen olgu, kadınların örgütlü bir güç haline gelmesi ve kolektif mücadeleyi yükseltmesidir. Konuyu Türkiye bağlamında ele aldığımızda, özellikle Cumhuriyetin Kürtlerin inkârı ve imhası üzerine kurulması ve iktidarın varlık gerekçesini buna dayandırması, hem toplumsal ahlak ve vicdanda derin yaralanmalara yol açmış hem de Kürt halkı sistematik bir biçimde sonuçları oldukça ağır bir “soykırım kıskacına” alınmıştır. Ermeni katliamından hemen önce Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde İstanbul’da bazı kadınlar savaş karşıtı fikirlerini beyan etseler bile etkili olamamış ve daha sonrasında yaşanan trajedi, yaraları sarılamayacak denli ağır sonuçlar ve halkları birbirine kırdırtacak ulus devlet zihniyeti ve milliyetçilik zehirlenmesiyle sonuçlanmıştır. Tam da bu yüzden tüm kadınlar, cumhuriyetin yeniden ve gerçek bir demokrasi ve özgürlükler cumhuriyeti olabilmesi için rol üstlenmelidir. Belki 1900’lerin başında kadınların yükselen sesi daha güçlü, daha örgütlü ve daha bilinçli olsaydı 20. yüzyıl bir kadın yüzyılı olarak şekillenebilirdi. Ama artık yeni bir yüzyılı daha kadınlar ve halklar olarak kaybetme lüksümüz olmadığına göre, katılaşmış bu erkek devlet zihniyetini demokrasiye, barışa, özgürlüklere engel teşkil etme konumundan çıkarmak biz tüm kadınların en temel varlıksal görevi olarak görülmelidir. Kadınların öncülüğünde halkların kolektif ruh ve bilinçle inşa edecekleri komünaliteye dayalı bir toplumsal örgütlenme ve mücadele tarzının yalnızca bir dönemi değil, Ortadoğu halklarının, kadınların ve çocukların ve hatta tüm dünyanın geleceğini de belirleyeceğini bilmek gerekir.
İnşaya göre düşünen akıl olmalı
Demokrasinin olmadığı yerde her türlü ayrımcılık, şiddet, baskı ve zor kendisini var eder; en fazla da kadınlar bunu hissetmektedir, hatta hissiyatın da ötesinde buna en fazla maruz kalanlar kadınlardır. Dil, kimlik, inanç ve cinsiyet ayrımına dayalı antidemokratik bir rejimde nefret, öldürme, cinayet, gasp, talan, tecavüz ve daha da sıralanabilecek onlarca saldırı ve yok etme yöntemi ile kurulan ilk cumhuriyetin demokratik olmayışı ve yüzyılı aşkındır sürdürdüğü inkâr ve imha politikalarından bağımsız ele alınamaz. Savaşların kastik katilleri daha da güçlendirdiği gerçeğini bilerek, kadınların barış ve demokrasiyi kalıcılaştırması ve bunun için öncülük misyonlarını yaşamın her alanında geliştirmeleri tarihi bir sorumluluktur. Barış ve demokratik toplum stratejisinin toplumsallaşmasında öncü misyona sahip olan kadınların iradelerini ortaya koyabildiği, bütün kesimlerin karar mekanizmalarında yer alabildiği, karar ve pratikleşme süreçlerinde özne olabildikleri örgütlü ve bilinçli bir katılım biçiminin gelişmesi, sürecin temel parametresi olacaktır. “Çatışmaya göre düşünen akıl ile inşaya göre düşünen akıl farklıdır, aynı değildir” dedi Rêber APO.Bunun gelişmesi demek, siyasal, sosyal ve düşünsel bir devrimin kadın öncülüğünde gelişiyor olması anlamına gelir ki bu da halkların özlemini duyduğu özgür, adil, eşit ve demokratik bir dünyanın mümkün olduğunun güçlü bir pratikleşme deneyimini ortaya çıkarabilir. Bunu sağlamanın en temel yollarından biri hiç kuşku yok ki toplumsal politikalar üretebilmek ve komünler biçiminde örgütlenmektir. Erkek devletin ürettiği baskı, zor, şiddet, maddi ve manevi değerlerin gaspı devlet terörünün yaşamın her alanına sızmasına yol açmış ve hem halklar hem de bireyler arası ilişkilerde inkâr ve imha zihniyetinin sonucu olarak kontrolden çıkmış bir şiddet ve çatışma iklimi baskın bir hâle dönüşmüştür. O nedenle toplumu ilgilendiren temel sorunlarda bir araya gelebilen, ortak akıl ve bilinçle çözüm perspektifini açığa çıkarabilen, birbiriyle var olabildiği bilincini edinen komünler toplumunun, çözüm sürecine oyalayıcı ve pragmatist yaklaşan iktidarı güçlü bir şekilde adım atmaya zorlayacağı ve dahası pratik sahada demokrasi cephesinin güçleneceği çok açık bir durumdur.
Geleceği belirlemek ellerimizdedir
Tarihseli ve günceli iç içe ele aldığımızda, şiddetin esas kaynaklarından biri komün-birey dengesinin ana kadın etrafında gelişen komünün aleyhinde bozulması ve bunun sonucunda insanlığa biyolojik varoluşun dışında başka bir seçenek bırakılmayarak derin bir anlamsızlığın dayatılmasıdır. O nedenle bütün halkların ve kadınların kaderini etkileyecek böylesi kritik bir dönemde hiçbir şey yapmadan yalnızca bekleyip gören bir tutum içinde olmak, kölelik zihniyetinin toplumlara dayattığı pasifizmden başka bir şey değildir ki bunun sonucu yine katmerleşen bir şiddet ve sömürü sarmalıdır. O nedenle başta Kürt kadınları olmak üzere bütün kadınlar şu gerçekliğin farkında olmalı: Şu an geleceği belirlemek, kadınların örgütlü, bilinçli, komünal ve demokratik mücadeleyi yükseltmesiyle bağlantılı bir biçimde şekillenecektir. Ya dar ufuklarda seyredip bireyciliğin topluma yabancılaştıran ve devlete itaat eden, dolayısıyla da şiddet ve savaşları derinleştiren tarafında, nesne konumunda durulacak; ya da bu toprakların kök hücresi olan komünal örgütlenmelerle tüm farklılıkların bir arada var olabildiği, çeşitliliğin özgürlükle anlam bulduğu, şiddet ve savaşlardan kurtulan, herkesin kendi öz varlığı, kimliği, dili, dini ve rengiyle katıldığı, cinsler arası özgür ve eşit bir yaşamın ahlaki politik değerler etrafında örüldüğü, karar mekanizmalarına tüm toplumun dahil olduğu özgür, eşit, adil ve demokratik bir toplumda özne konumunda durulacak.
Tarihi adımlar tek taraflı atılmıştır
Sürecin başından beri pratik adım atmamakta direten iktidarın bu bir yıl içinde yaptıklarına baktığımızda, neden ısrarla toplumun ve kadının öz örgütlülüğünü oluşturması gerektiği daha iyi anlaşılacaktır. Özgürlük hareketi üzerine düşen sorumlulukları tarihsel bir bilinç ve ciddiyetle, barışın gelişmesi ve sürecin ilerlemesi için yerine getirirken, devlet tarafının durduğu yer ciddi olarak sorgulanmak durumundadır. Medyada kullanılan dil, yüz yılı aşkındır tüm coğrafyayı ve halkları etkileyen sorunu “terörsüz Türkiye” kavramına sıkıştırarak, dar ve sığ olmanın ötesinde inkâr ve imha aklının yarattığı dil ve üsluptan ve onun zihniyet yapılanmasından kurtulmadığını göstermektedir. İnkâr ve imha politikalarıyla sorunun çözülmediğini artık herkes görüyor ve bir yerde de kabul ediyor. Ama pratik henüz buna göre şekillenmiş değil. Kürtler nasıl bir cumhuriyette diğer halklarla yaşayacak? Demokratik ve özgür olmayan bir sistemde yalnızca Kürtlerin değil, hiçbir halkın varlığı güvende değildir ve tam tersine çok ağır toplumsal sorunların yaşanması kaçınılmaz bir durumdur. Nitekim Türkiye’nin mevcut siyasal gelişmeleri de bu durumu çok yalın bir biçimde gözler önüne sermektedir. Bir komisyonun oluşması ve bunun bir dizi çalışma yürütmesi elbette bir anlam ifade etmektedir; ancak bunlar sürecin ciddiyetine ve ihtiyaçlarına yanıt olmaktan çok uzaktır. Örneğin, Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nda yer alan gerillaların silahlarını yakma eylemlerinin üzerinden tam bir yıl geçti. Peki neden gerillaların dönmesi ve silahların yerine siyasetin esas alınacağı bir koşul yaratılmıyor? İktidar, torba yasalarla her gün istediği konuda ve istediği sayıda yasayı meclisten geçirirken, Türkiye’de yaşayan tüm halkların kaderini etkileyen bu kadar hayati bir konuya dair yasal adım atmayı neden bu kadar geciktiriyor? Açık ki böylesi önemli ve tarihi bir süreç, iktidarın dar parti çıkarlarına, seçim hesaplarına, pragmatist yaklaşımlarına ya da uluslararası konjonktüre göre tutum alma biçimlerine kurban edilemeyecek kadar elzem bir durumdur.
Devlet aklı çözüm istiyor mu?
Kürt aklı yapılması gerekeni yapmış ve “devlet aklı nerede?” sorusunu gündeme getirmiştir. Gerçekten Türkiye’de devlet aklı, yeni yüzyılını demokratik bir cumhuriyet ile taçlandırmak mı istiyor, yoksa hegemonik güçlerin kendi aralarında paylaştığı parçalanmış bir Türkiye mi istiyor? En iyi senaryoda bile Türkiye bu güçlerin ileri karakolu ya da bekçiliğini üstlenebilir ki bu daha da dibe batan, bağımlı hale gelen, tüm iç ve dış gücünü hegemonyaya peşkeş çeken bir konumdan öteye gidemez. Bu durum, Türkiye’nin daha da derin bir parçalanmışlıkla yüz yüze kalmasına neden olabilir. Savaşlardan, uluslararası çıkar güçlerinin sömürge merkezi ve ileri karakolu olmaktan kurtulmak isteyen bir Türkiye amaçlanıyorsa, inkâr ve imha zihniyetiyle şekillenen yasalar değiştirilmeli; ivedilikle Rêber APO’nun fiziki özgürlüğü sağlanmalı, baş müzakereci olarak toplumun tüm kesimleriyle özgür bir şekilde iletişim kurmasının önü açılmalı, demokrasinin en temel aktörü olan kadınların ve demokratik güçlerin özgür mücadele koşullarına dönük engeller çıkarılmamalıdır.
Kök hücre ile bütünleşmek ve yenilenmek
Sürecin sağlıklı ilerlemesi, demokrasinin kendi öz dinamikleriyle gelişebilmesi hiç kuşkusuz kadın iradesi ve kadın öncülüğünün bu sürece aktif ve komünler temelinde katılmasıyla mümkündür. Varoluşsal gerçeklik ve köken, özgür, komünal ve demokratik toplum gerçekliğinde yatmaktadır. Bu tarihsel bağlam üzerinden kök hücre, yeniden kadın öncülüğünde tarihsel toplum değerleriyle bütünleşmek ve yenilenmektir. Yenilenen bir cumhuriyet, yenilenen bir siyaset ve yenilenen bir toplumsal akıl; barış ve demokratik toplumun inşasının temel kilometre taşlarını ve ortak gelecek vizyonunu oluşturacaktır.
