14 temmuz ulusal onur günü ve demokratik toplum mücadelesi

- Raperin Munzur
23 views

Bizim 14 Temmuz’dan çıkaracağımız temel sonuçlardan biri, Apocu özgürlük çizgisini hâkim kılmak ve 70’lerin devrimci ruhu ile komün kültürünü, örgütlü mücadeleyi yükseltmektir. Onuru da, gururu da, özgürlüğü de böyle yaratabiliriz.

Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek yoldaşların büyük eyleminin yıldönümündeyiz. Bu eylem, “yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin” Kürtler için özgür yaşamı kesinleştirme eylemidir. 14 Temmuz, Rêber Apo tarafından ulusal onur günü olarak tanımlanmıştır. Kürtlerin ulusal onurunu ortaya koyan, koruyan ve direniş geleneğini, çizgisini yaratan büyük ölüm orucu direnişçilerini minnetle, saygı ve sevgiyle anıyoruz. Onları anmak ve hatırlamak, onların ortaya çıkardığı gerçeğe, hakikate sadakati gerektiriyor.

Tarihin akışına yön vermek

14 Temmuz 1982 yılında Amed zindanlarında, 12 Eylül faşizminin yok etme saldırılarına karşı büyük bir karar alındı. Teslimiyete karşı direnişi geliştiren, mezara koymaya karşı varoluş mücadelesini ortaya koyan, dolayısıyla kendi şahsında bir halkın onurunu savunan yoldaşlarımızın kararı, tam da doğru zamanda doğru karar almanın, böylece tarihin akışına yön vermenin sembolü olmuştur. Tarih bazen bir anda gizlidir. O an yapılanlar, alınan kararlar, var olana müdahale ve tarihsel ilerleyişte bir değişim yaratır. Bireylerin rolü, bir tarihe yön verecek kadar belirleyici olur. Kürtler adına bu, nadir gelişen ama olağanüstü fedakârlıklarla yaratılan bir durumdur. Bu, yeni bir tarih yazmak, kendi tarihini oluşturmak anlamına gelir. Tarih, çok canlı ve insan eylemi ile sürekli oluşan bir şeydir. İnsan tarihi yaptığı gibi, tarih de insanı yapıyor. Direniş ve özgürlük tarihimizi şekillendiren yoldaşlarımız bir gelenek yaratıyorlar. Bu gelenek, Apocu hareketin bir geleneği hâline gelmiştir. Kürde onurunu kazandırmış, yaşamını şekillendirme gücü ve kararlılığını oluşturmuştur.

Nasıl yaşamalı sorusuna programsal cevabımız var

Zindanlarda “yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz” diyen yoldaşlar, “nasıl yaşamalı”nın cevabını eylemleri ile ortaya koymuştur. Elbette ki dayatılan ve yaşam diye bizlere farz kılınan yaşamın, yaşam olmadığı, onurlu yaşamın tek yol olduğu ortaya konmuştur. Sonraki yıllarda derinleşerek gelişen “nasıl yaşamalı” sorusu, bizleri demokratik komünal toplum programına kadar ulaştırmıştır.
Bugün nasıl yaşamalı sorusuna programsal bir cevabımız var. Özgür yaşamayı, komünal yaşamayı, onurumuzla, kimliğimizle ve bizi biz yapan kültürel, felsefi, tarihsel gerçeğimizle yaşamayı tercih ediyoruz. Özgür yaşam paradigmasına kavuşmuş durumdayız. Bu paradigma bir yaşam programıdır. Ancak programlar tasarımdır ve gerçekleştirmemiz gerekiyor. Yaşamsallaştırmadığımız sürece bir ütopya olarak kalır, bu yüzden uğruna mücadele etmemiz şarttır. Özellikle kadınlar olarak bizlerin nasıl yaşamalıyız sorusuna cevabımız daha da somutlaşmalı ve bize ait olmayan yaşam dayatmalarına reddimiz keskin olmalıdır. Çünkü yaşamın nasılı en fazla bizim sorunumuzdur. Yaşam ve kadın bağı, yani jin ile jiyan’ın bağı, koparılmış durumdadır. Bu bağı yeniden kurmak, vereceğimiz cevaplarla, yaşam diye bize sunulana müdahalemizle, kendi eylemimizle, kendi kararlarımızla gelişecektir. Aksi durumda bin yıllardır bizlere dayatılan kölelik tarihinin ve onun geleneğinin mağdurları olmaktan çıkamayız.

Kadın özgürlüğünde bir devrim tezine sahip olmak

Kapitalist modernite kendi sistemini kadın köleliği üzerinden kuruyor. Kadına kendi anlayışına göre bir biçim vermeye çalışıyor. Sistemin kadın politikaları bu nedenle çok detaylı, çok derindir. Kadınları yüzde yüz sisteme bağlamaya çalışıyor. Bunu beden politikalarından aile politikasına, kadın kimliğinin yeniden kurgulanmasından yaşamının her anını, varlığının her hâlini şekillendirmeye kadar derinlikli yürütüyor. Bu yüzden de kadının kendi adına politika yapması, kendi özgürlüğü için tarih sahnesine çıkması çok önemlidir. Kadınlar kendi özgürlüğü için bir devrim tezine sahip olmuş durumdalar. Rêber Apo’nun  kadın devrimi tezi, 21. yüzyılın devrimlerine temel bir karakter kazandırıyor. Demokrasinin de, özgürlüğün de, yaşamın da temelinde kadının varlığı, mücadelesi, yaşamı kadınca var etmesi yatıyor. Kadınların devrimci mücadelenin öznesi ve özgür yaşamın yaratıcı gücü olması gerçeği, hakikatin gün yüzüne çıkmasıdır. Devrimlerin kadın karakterinde ve öncülüğünde gelişmesidir.

Politikasız olmak özgürlüğünü yitirmektir

Bunun için örgüt olmak, örgütlü olmak temel şart. Örgütlülük çeperimizi büyütmek, tüm kadınların sorunlarını sahiplenmek, politika oluşturur duruma gelmek çok önemli. Politika, anın ve yaşamın ihtiyaçlarına cevap üretme yeteneğidir. Ne kadından çok uzaktır ne de devletlerin, egemen sistemlerin kadın ve toplumu politikadan uzaklaştırma adına geliştirdiği kargaşadır. Politika, yaşamı yaratan kadının bu yaşamın ihtiyaçlarını karşılama adına geliştirdiği faaliyetlerdir. Bugün kadına ve toplumlara ne kadar kapatılmaya çalışılsa da temel insani ve toplumsal eylemdir. Bir toplum politikasız olamaz. Politikasız kalması, varlığını ve özgürlüğünü yitirmesi anlamına gelir. Eğer kendi adımıza kararlar alıp onu uygulayacak, pratikleştirecek gücü, örgütlülüğü ve alanları yaratabiliyorsak, o zaman başarılı olabiliriz. Bu, yaşamın her alanına karşı sorumlu, duyarlı olmakla ve kadınları erkek egemen şiddet, baskı, katliam altında tutan her uygulamaya karşı tutum almakla, kendi yaşamını kurgulayıp inşa etmekle olur.

Kürt kadını tüm saldırıların merkezinde

Kürdistan’da kadın sorunu daha derindir. Bir yandan kadın kültürüne dayalı özgürlük eğilimi ile buna karşı kastik katil kaynaklı kölelik kültürünün çatışmasının en derin olduğu coğrafya olmasıyla ilgilidir. Bir yandansa erkek egemen sistemin ulaştığı düzey, örgütlülükle bağlantılıdır. Egemen erkek kültürü tecavüz kültürüdür, katliam kültürüdür ve bu gerçek kadınların yaşamını her an tehdit etmektedir. Ancak Kürdistan’da bir de Kürtlüğü yok etmeye, kimliği ve onuru ortadan kaldırmaya çalışan bir sistem ile mücadele içindeyiz. Bu yüzden Kürt kadını tüm saldırıların merkezindedir. Kürdistan’da gelişen kadın katliamlarının da, tecavüz ve saldırıların da, her türlü hakaret içerikli sözde sanat, sözde bilimsel, akademik ya da erkek egemen söylem ve eylemlerinin de temelinde özel savaş var. Kürdistan’da hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. Bir soykırım savaşı yürüyor aslında. Kadına karşı hiç durmayan bir savaş. Ve buna karşı kendi tarihimiz, kendi sözümüz, kendi sanatımız, kendi eğitimlerimiz, kendi örgütümüz ve kendi eylemimiz olmalı. En önemlisi kendi özsavunmamız olmalı.

Kadın devrimi toplumsal bir devrimdir

Diğer yandan kadınlar olarak toplumsal değişimin temel gücüyüz. Kadın devrimi toplumsal bir devrimdir. Bu yüzden toplumdaki sorunlara çözüm üretmek gibi bir görevimiz var. Değişimin öncü gücü olmak, devrimci gücü olmak, hayatın her alanına dair somut çözümler geliştirmekle olur. Bu, talep etmek, beklemek, istemek, zorlukları gerekçe yapmak yerine inşa etmek, bunun eylemine girişmek demektir. Bilmediğimiz, yapamayacağımız bir şey yok aslında. En büyük imkânsızlıklar içinde büyük devrimci eylemleri gerçekleştirenlerden öğrendiklerimiz var. Hiçbir şeyi önüne engel yapmayanlardan, imkânsızlıktan imkân yaratanlardan, zorlukları aşa aşa bir tarih yaratanlardan öğrendiklerimiz var. Bu yüzden son derece sade olmamız, sade düşünmemiz ve sade bir biçimde yaşamın ihtiyaçlarına cevap olmamız gerekiyor. Pozitif devrim ve devrimcilik, salt reddeden, protesto eden, yıkan durumdan çıkmak ve inşa eden, yaratan, oluşturan bir devrim anlayışıdır. Bu anlayışla tarihsel süreçleri karşılayabiliriz. Mücadelemizi sonuca ve özgürlüğe böyle ulaştırırız.

50 yıllık mücadelenin yeni aşaması

Bugün çok ciddi ve tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Barış ve demokratik toplum dönemi olarak Rêber Apo’nun tanımladığı ve gerçekleştirmeye çalıştığı bu süreç, büyük mücadele sürecidir. 50 yıllık mücadelemizin yeni bir aşamasıdır.
Temmuz ayına da daha sıcak gündemler ile giriyoruz. Bir yandan demokratik toplum mücadele süreci, yasal ve hukuki düzenleme gündemi, Kürtlüğün bu yüzyılda nasıl bir statü kazanacağı tartışmaları toplumun gündemini belirliyor. Diğer yandan G7 Zirvesi, NATO toplantıları, İran ve ABD savaş ve anlaşması toplum gündemi olarak dayatılıyor. Kısacası uluslararası sistemin yeniden dizayn mücadelesini hızlandırdığı ve tüm gücüyle buna yüklendiği bir dönem içindeyiz. Mücadele içinde olan farklı stratejiler var. Birinci Dünya Savaşı ile başlayan ve devam ettirilmeye çalışılan statüko, Kürt ulus devlet projesi ve demokratik ulus projesinin birlikte devrede olduğu bir kaos aralığından geçiyoruz. Demokratik ulus mücadelesinin hayat bulduğu ve uluslararası dizayn karşısında halkların alternatifi olarak devrede olduğu, güçlü olduğu bir dönemdeyiz. Bu projelerden hangisinin hayat bulacağı, Kürtler ve kadınlar adına hangisinin hayata geçeceği mücadele ile ortaya çıkacak. Bir sentez mi olur, taraflar ortaya koydukları stratejileri, politik güçleri ile kendi seçeneklerini mi hâkim kılar, bu mücadele döneminin sonucunda ortaya çıkacak. Bu yüzden her zamankinden daha fazla mücadeleci, örgütlü, eylemli olmamız gereken bir dönemdeyiz. Kaos aralıkları halkların, ezilenlerin kendi çıkarları adına politika yapma zemininin güçlendiği, avantajların ve tarihe müdahale gücünün arttığı aralıklardır. Küçük müdahaleler bile büyük sonuçlar yaratmaya gebedir. Kürtler bu döneme Rêber Apo sayesinde hazırlıklı ve örgütlü girmiştir. Soykırım kıskacına karşı mücadele ile varlığını ortaya koymuş, dünya dengelerinde belirleyici bir duruma ulaşmıştır. Bu, bilinçli ve örgütlü Kürt gerçeğinin tarih sahnesine çıkmasıdır. Dolayısıyla hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği bir realitedir. Kürtler herkesin üzerinde hesap yaptığı bir güçtür. Önemli olan Kürtlerin kendi çıkarları ve özgürlüğü adına birlikte hareket etmesidir. Üstüne hesap yapılacak, kullanılacak bir güç olmaktan kendini çıkarmasıdır.

Kürt dinamiği ortadoğu’daki mücadelenin merkezinde

Dolayısıyla Kürt dinamiği Ortadoğu’daki mücadelenin merkezindedir. Apocu Kürtlük dört parçada ve dünyada kendi özgür tercihini, ittifaklarını, mücadele stratejisini belirleyecek durumdadır. Sadece kendi kaderini değil, müttefiki olacağı güçlerin de kaderini belirleyecek, Ortadoğu’nun geleceğini şekillendirecek durumdadır. Fakat bu, tehlikelerin, risklerin ve zorlukların olmadığı anlamına gelmiyor. Belki de bu mücadele dönemi, en donanımlı, politik ve yaratıcı olmamız gereken dönemdir. Rêber Apo barışçıl ve Kürtlerin, kadınların özgür yaşam seçeneğini geliştirecek bir çözüm yaratmaya çalışıyor. Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir Önderin üstlenemeyeceği, geliştiremeyeceği bir inisiyatif almış durumda. Ancak bu rolünü oynamasının koşulları bilinçli olarak engelleniyor.
Bizim mücadelemizin merkezi, Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğünün gerçekleşmesi mücadelesidir. Rêber Apo özgür olmadan biz özgür olamayız. Kadınların özgürlüğünün Rêber Apo’nun özgürlüğüyle bağı, diyalektik ve yaşamsal bir bağdır. Bu nedenle en çok kadınlar olarak Rêber Apo’nun özgürlüğü için eylemde olmalıyız.
Bizim 14 Temmuz’dan çıkaracağımız temel sonuçlardan biri, Apocu özgürlük çizgisini hâkim kılmak ve 70’lerin devrimci ruhu ile komün kültürünü, örgütlü mücadeleyi yükseltmektir. Onuru da, gururu da, özgürlüğü de böyle yaratabiliriz.