Bugün insanlık tarihinin belki de en büyük ekolojik kırılma noktasında bulunmaktadır. Ancak aynı zamanda yeni bir uygarlık seçeneğinin eşiğindedir. İklim krizinin çözümü yalnızca enerji teknolojilerinde değil; kadın özgürlüğünde, demokratik toplumda ve ekolojik komünalite temelinde yeniden örgütlenen yaşamda yatmaktadır.
İnsanlık, 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken yalnızca bir ekolojik sorunla değil, uygarlık düzeyinde bir krizle karşı karşıyadır. Son yıllarda yaşanan aşırı sıcaklıklar, kuraklıklar, seller, orman yangınları ve kitlesel göçler artık geleceğe dair öngörüler değil, gündelik yaşamın bir parçası hâline gelmiştir. Birleşmiş Milletler ve Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından yayımlanan raporlar, dünya ortalama sıcaklığının sanayi öncesi döneme göre yaklaşık 1,2°C yükseldiğini ve mevcut ekonomik model sürdüğü takdirde bu artışın daha yıkıcı sonuçlar doğuracağını ortaya koymaktadır(1,2). Ancak iklim krizini yalnızca atmosferde biriken sera gazlarıyla açıklamak yeterli değildir. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz durum, doğa ile insan arasındaki ilişkinin bozulmasının, yaşamın metalaştırılmasının ve toplumun ekolojik varoluşundan koparılmasının sonucudur.
Üretim-tüketim ilkeleri üzerine kurulu sistem
Kürt Halk Önderliği Abdullah Öcalan’ın sıkça vurguladığı gibi ekolojik sorunlar teknik değil, toplumsal ve zihniyet sorunlarıdır. Bu nedenle iklim krizini anlamak için yalnızca karbon salımlarına değil, bu salımları üreten uygarlık sistemine bakmak gerekir. İşte bu noktada karşımıza kapitalist modernite çıkmaktadır.
Kapitalist modernite, insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş ölçekte bir üretim ve tüketim sistemi yaratmıştır. Sürekli büyüme, sınırsız kâr ve sınırsız tüketim ilkeleri üzerine kurulan bu sistem, doğayı canlı bir bütünlük olarak değil, ekonomik değere dönüştürülebilecek bir nesne olarak görmektedir. Ormanlar kereste rezervine, nehirler enerji potansiyeline, topraklar yatırım alanına, canlı türleri ise ekonomik fayda ürettikleri ölçüde değerli kabul edilmektedir. Bu yaklaşım yalnızca doğanın sömürülmesini değil, toplumun da piyasa ilişkileri içerisinde parçalanmasını beraberinde getirmiştir.
Doğanın sömürülmesi ve toplumsal tahakküm
Kürt Halk Önderliğinin Demokratik Modernite paradigmasında dile getirilen bu eleştiri, birçok ekolojik düşünürün tespitleriyle kesişmektedir. Özellikle Murray Bookchin’in geliştirdiği toplumsal ekoloji yaklaşımı, ekolojik yıkımın kökeninde insanın doğaya egemen olma arzusundan önce insanın insan üzerindeki tahakkümünün bulunduğunu ileri sürmektedir(3). Bookchin’e göre hiyerarşi, sınıflaşma ve iktidar ilişkileri ortadan kaldırılmadan ekolojik sorunların çözülmesi mümkün değildir. Benzer şekilde Naomi Klein da iklim krizinin teknik bir enerji sorunu değil, kapitalist ekonomik sistemin doğrudan sonucu olduğunu savunmaktadır(4). Bu yaklaşımlar ile Kürt Halk Önderi Öcalan’ın demokratik uygarlık çözümlemeleri arasında güçlü paralellikler bulunmaktadır. Çünkü her üç yaklaşım da doğanın sömürülmesi ile toplumsal tahakküm arasında doğrudan ilişki kurmaktadır.
İklim krizinde en çok etkilenen kesim; kadınlar
Bugün iklim krizinin ortaya çıkardığı sonuçlar dünya nüfusunun tamamını etkilese de bu etkiler eşit dağılmamaktadır. Kadınlar, özellikle de yoksul, kırsal ve yerinden edilmiş kadınlar, iklim krizinden çok daha ağır biçimde etkilenmektedir. Bunun nedeni biyolojik değil, toplumsaldır. Dünyanın birçok bölgesinde suya erişim, gıda üretimi, bakım emeği ve aile yaşamının sürdürülmesi gibi sorumluluklar kadınların üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kuraklık arttığında su bulmak için daha uzun mesafeler yürüyenler çoğunlukla kadınlar olmaktadır. Tarımsal üretim zarar gördüğünde açlıkla ilk karşılaşanlar yine kadınlar ve çocuklar olmaktadır (5).
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından yayımlanan güncel değerlendirmeler, mevcut eğilimler devam ettiği takdirde 2050 yılına kadar yaklaşık 158 milyon kadın ve kız çocuğunun iklim krizinin etkileri nedeniyle aşırı yoksulluğa sürüklenebileceğini göstermektedir(6). İklim kaynaklı afetler sonrasında kadınlara yönelik şiddetin arttığı, zorunlu göç süreçlerinde kadınların insan ticareti ve cinsel şiddet riskleriyle daha fazla karşı karşıya kaldığı da çok sayıda araştırmayla ortaya konulmuştur (5,7).
Bu durum tesadüfi değildir. Kadınların iklim krizinden daha fazla etkilenmesinin nedeni, kapitalist modernitenin kadın emeğini görünmezleştiren ve kadınları toplumsal karar mekanizmalarının dışına iten yapısıyla doğrudan bağlantılıdır. Nasıl ki doğa sömürülmesi gereken bir nesneye dönüştürülmüşse, kadın emeği de görünmez bir üretim alanı olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle kadın sorunu ile ekoloji sorunu birbirinden bağımsız değildir.
Kadın özgürlüğü ile ekolojik özgürlük
Ekofeminist kuram tam da bu noktada önemli katkılar sunmaktadır. Vandana Shiva ve Maria Mies gibi düşünürler, kadınların ezilmesi ile doğanın sömürülmesinin aynı iktidar mantığının ürünü olduğunu belirtmektedirler(8). Erkek egemen zihniyet hem kadın bedenini hem de doğayı denetlenmesi gereken alanlar olarak görmektedir. Bu yaklaşım ile Kürt Halk Önderi Öcalan’ın kadın özgürlüğünü toplumsal özgürlüğün merkezi olarak ele alan perspektifi arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır. Kürt Halk Önderinin “ilk sömürge kadın olmuştur” tespiti, ekofeministlerin kadın ve doğa arasındaki tahakküm ilişkisine dair analizleriyle aynı yönü göstermektedir. Her iki yaklaşım da kadın özgürlüğü olmadan ekolojik özgürlüğün gerçekleşemeyeceğini savunmaktadır.
Kadınlar, özellikle de yoksul, kırsal ve yerinden edilmiş kadınlar, iklim krizinden çok daha ağır biçimde etkilenmektedir. Bunun nedeni biyolojik değil, toplumsaldır. Dünyanın birçok bölgesinde suya erişim, gıda üretimi, bakım emeği ve aile yaşamının sürdürülmesi gibi sorumluluklar kadınların üzerinde yoğunlaşmaktadır.
İklim krizine karşı kadın direnişi
Nitekim bugün dünyanın birçok bölgesinde iklim krizine karşı geliştirilen en başarılı toplumsal direnişlerin öncülüğünü kadınlar yapmaktadır. Yerel tohum ağları, agroekolojik üretim kooperatifleri, topluluk bahçeleri ve su koruma hareketlerinde kadınların belirleyici rol üstlenmesi tesadüf değildir. Çünkü yaşamın yeniden üretilmesiyle en doğrudan ilişki içerisinde olan toplumsal kesim kadınlardır (5,8).
Peki, insanlık bu krizden nasıl çıkabilir?
Kapitalist modernitenin sunduğu çözümler çoğunlukla yeni piyasa mekanizmaları yaratmaktan ibarettir. Karbon ticareti, yeşil büyüme veya sürdürülebilir kalkınma gibi kavramlar önemli bazı katkılar sunsalar da sorunun kökenine dokunmamaktadır. Çünkü bunlar büyüme paradigmasını sorgulamadan ekolojik krizi yönetmeye çalışmaktadır.
Komünalite; ekolojik bir yaşam paradigması
Demokratik modernite ise farklı bir perspektif sunmaktadır. Burada amaç doğayı korumak değil, insanı yeniden doğanın parçası hâline getirmektir. Yerel demokrasi, komünal ekonomi, kadın özgürlüğü ve ekolojik toplum anlayışı bu yaklaşımın temel sütunlarını oluşturmaktadır. Üretimin yerelleşmesi, enerji sistemlerinin demokratikleşmesi, agroekolojik tarımın geliştirilmesi, su ve toprak yönetiminin toplumsallaştırılması ve kadınların karar süreçlerinde öncü rol üstlenmesi iklim krizine karşı gerçek bir toplumsal direnç oluşturabilir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın son dönemde geliştirdiği Demokratik Uygarlık Manifestosu’nun merkezinde yer alan komünalite anlayışı da bu nedenle yalnızca siyasal bir model değil, aynı zamanda ekolojik bir yaşam paradigmasıdır. Komünalite, insanın insanla ve doğayla ilişkisini yeniden etik-politik temelde kurmasını ifade etmektedir. Kapitalist modernitenin bireyciliğine karşı dayanışmayı, rekabetine karşı ortaklaşmayı, tüketim kültürüne karşı yeterlilik ilkesini savunmaktadır. İklim krizinin temelinde bulunan doğadan kopuş ancak bu tür bir toplumsal yeniden örgütlenme ile aşılabilir.
Tarihin en büyük ekolojik kırılma noktası
Bugün insanlık tarihinin belki de en büyük ekolojik kırılma noktasında bulunmaktadır. Ancak aynı zamanda yeni bir uygarlık seçeneğinin eşiğindedir. İklim krizinin çözümü yalnızca enerji teknolojilerinde değil; kadın özgürlüğünde, demokratik toplumda ve ekolojik komünalite temelinde yeniden örgütlenen yaşamda yatmaktadır. Demokratik modernitenin önerdiği paradigma tam da bu nedenle yalnızca bir siyasal proje değil, iklim krizinin yarattığı uygarlık çıkmazına karşı geliştirilen bütünlüklü bir yaşam önerisidir.
Kaynakça
1. Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC). Climate Change 2023: SynthesisReport. Geneva: IPCC; 2023.
2. United Nations Environment Programme (UNEP). Emissions Gap Report 2024. Nairobi: UNEP; 2024.
3. Murray Bookchin. The Ecology of Freedom: The Emergence and Dissolution of Hierarchy. Palo Alto: Cheshire Books; 1982.
4. Naomi Klein. This Changes Everything: Capitalism vs. The Climate. New York: Simon & Schuster; 2014.
5. United Nations. Women and Climate Change. United Nations Climate Action Portal. 2025.
6. UN Women. Progress on the Sustainable Development Goals: The Gender Snapshot 2024. New York: UN Women; 2024.
7. United Nations Population Fund. Climate Change, Gender and Sexual and ReproductiveHealth and Rights. New York: UNFPA; 2024.
8. Vandana Shiva; Maria Mies. Ecofeminism. London: Zed Books; 1993.
9. Abdullah Öcalan. Demokratik Uygarlık Manifestosu. Çeşitli ciltler. Mezopotamya Yayınları.
