Bir kötülüğü yenme hikayesi: “HÊZA”

- Omedya WELAT
103 görüntüleme
Yönetmenliğini 37 yaşındaki Derya Deniz’in yaptığı “Hêza” belgeseli uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı. Katıldığı belgesel ve film festivallerinde şimdiye kadar 3 ödül alan Hêza”, 3 Ağustos 2014  Êzidî soykırımı ile kadın kırımını konu alıyor. Soykırımda DAIŞ çeteleri tarafından esir alınan bir kadının hikayesine odaklanan belgesel, trajedi ile direnişin paralleliğine dikkat çekiyor.

Kişisel yönetmenlik deneyimi ile “Hêza”nın hikayesine dair sorularımızı yanıtlayan genç yönetmen Derya Deniz, “Hêza” belgeseli ile amacının Êzidî toplumu ile kadınlarına yapılan kötülüğü dünyaya duyurmak olduğunu paylaştı. Çekimin tüm aşamalarının hem kendisi hem de Hêza açısından çok sarsıcı olduğunu ifade eden Deniz, Hêza’nın 14 yaşında DAİŞ çeteleri tarafından kaçırılan bir kız çocuğu olduğu bilgisini paylaştı… Hikayenin gelişim seyrini Derya Deniz röportajın akışı içersinde detaylarıyla anlatıyor.

Sevgili Derya, biraz kendinden bahseder misin? Nasıl bir toplumsal ve kültürel çevre içerisinde yetiştin? Çocukluğunda yaşadığın temel çelişki ve arayışlar nelerdi?
1985’te Urfa’nın Siverek ilçesinde doğdum. Kürt kültürel değerlerine ve yine yurt bilincine sahip bir ailede büyüdüm. Kürt kimliğine dayatılan baskı ve zulüm politikalarına benim ailem de maruz kaldı. Bu baskı politikalarından dolayı topraklarımızı geride bırakarak ailece Rusya’ya göç etmek zorunda kaldık. O dönem henüz çok küçük yaşlardaydım. Dolayısıyla Rusya’da büyüdüm. Orta ve yüksek öğrenimimi Rusya’da tamamladım. Gazetecilik bölümünden mezun oldum. İçersinde büyüdüğümüz sistemde asimile ve dejenere olmamamız için ailemin çok büyük çabaları oldu. Ailemin ana gündemi Kürdistan’da yaşananlardı. Türk devletinin halkım ve ülkem üzerindeki sistematik soykırım ve asimilasyon politikaları kilometrelerce ötede olsak da bize de sirayet ediyordu. Yaşananlara kayıtsız kalmak, acısını, zulmün yarattığı yıkıcılığı hissetmemek mümkün değildi. Öylece gözümü ve kulağımı kapatıp başka bir kulvarda hayata akmanın tekabül edeceği gerçeklik vicdansızlık olurdu. Kendi halkımın özgürlük kavgasıyla bir şekilde buluşma ve o kavganın bir parçası olma arayışım hep vardı. Neticede, okuduğum bölümle de ilintili olduğu için özgür basın çalışmalarına dahil olmaya, halkımın özgürlük mücadelesinin sesini dünya kamuoyuna duyurmaya karar verdim. Uzun yıllardır farklı mecralarda özgür basın çalışmalarını yürütüyorum. Ama hep daha fazlasını yapmam gerektiğine inandım ve sanata eğilimim gelişti. “Hêza” ile tanışmam da bu arayış sonucu gelişti.

Sinema ve özellikle yönetmenliğe ilgin nasıl gelişti, sinemanın sendeki karşılığı nedir?
Kuşkusuz halkımın ve yine kadınların sesini duyurmak için doğru yol, yöntem ve araçları da bulmalıydım. Kürtler olarak yaşadıklarımız ve hikayelerimiz hep kendi sınırlarımız içerisinde kaldı. Çok ağır bedeller ödendi. Büyük acılara, trajedilere tanıklık ettik. Halkım ve halkımın kadınları bunları yaşarken, bunların dünya kamuoyuna malolmaması, hissedilmemesi ve sahiplenilmemesi beni hep öfkelendirdi. Yaşananları tüm dünyaya nasıl duyurabilirim sorgulaması ve arayışı içersine girdim. Sinema alanını bu ihtiyaç ve meram üzerinden tercih ettim. Aslında şunu fark ettim; bizim yaşadıklarımız zaten çok etkileyici ve sarsıcı. Benimkisi sadece bu sarsıcı hikayeleri güçlü yansıtabilecek mecralar bulma arayışıydı. Yaşanmışlıkların unutulup gitmemesi ve gelecek nesillere de aktarılması için bir hafızanın oluşturulması gerekiyor. Bu bakımdan sinema veya belgesel güçlü bir hafıza kaydıdır.

İlk yönetmenlik deneyimin hangi projeyle oluştu?
Görsel alanda programcılık, kameramanlık vs. birçok çalışma ve proje içerisinde yer aldım. “Hêza” belgeseli hem yönetmen hem de proje olarak ilk deneyimimdir.

Birçok festivale katılan “Hêza” İsveç Boden Uluslararası Film Festivali’nde en iyi belgesel, Druk International Film Festival’inde üstün başarı ödülüne ve son olarak Los Angeles Bağımsız Kadın Film Ödülleri Festivali’nde en iyi belgesel ödülüne layık görüldü. Emek verdiğin bir projenin büyük ilgi görmesi nasıl bir duygu?
“Hêza” projesi elbette kolektif bir emeğin ürünü. İsimlerini burada sayamayacağım çok sayıda arkadaşımın katkısı ve emeği oldu. Maddi ve manevi olarak hiçbir zaman yalnız bırakılmadım. Bu vesileyle bir kez daha bu projede emeği bulunan herkese teşekkürlerimi sunmak isterim. “Hêza” belgeseli vasıtasıyla Şengal’de Êzidî halkımıza, Êzidî kadınlarına yapılan kötülüğü, zulmü dünyaya duyurmak temel amacımdı. “Hêza” aracılığıyla yaşanan trajedinin görünür olması elbette beni mutlu etti. Nefessiz bırakılmaya çalışılan halkıma, kadınlara bir nebze de olsa nefes aldırtması sevindirici. Halkımın sesini, sözünü, acılarını, özgürlük kavgasını duyurmayı başarabilmiş olmak benim için en büyük ödüldür.

Peki belgeselin kahramanı “Hêza”ya dönecek olursak; “Hêza”nın ardında nasıl bir hikaye yatmakta?
Hêza 14 yaşında DAİŞ çeteleri tarafından 3 Ağustos fermanı sürecinde tüm ailesiyle birlikte kaçırılan bir kız çocuğudur. Henüz o çocuk yaşında defalarca tecavüze maruz kalır, ganimet muamelesi görür, şiddetin her türlüsüne maruz kalır. Hêza, yeniden özgür olabilmek, kendi yurduna dönebilmek ve ailesine kavuşmak için sürekli bir mücadele verir. Kaçış yolunu bulamayınca defalarca yaşamına son vermek ister. Ancak her seferinde yeniden hayata gözlerini açar. O kızılca kıyamet içerisinde nefes almanın dahi işkenceye dönüştüğü koşullarda iki yıl yaşamak zorunda kalır. Musul’un Telafer ilçesinden Suriye’nin Tabka ve son olarak DAİŞ’ın başkent seçtiği Rakka’ya kadar götürülür. Rakka’da en son bırakıldığı bir evden, Kürt bir ailenin aracılığıyla kaçmayı, özgürlüğüne kavuşmayı başarıyor. Öfkeli bir kadındır Hêza. Kendisine ve diğer tüm kadınlara yapılanları affetmemeye, intikamlarını mutlaka almaya yeminli aynı zamanda. Yeniden Şengal’e döndüğünde her şeyin çok başka bir şekilde geliştiğine tanıklık ediyor. Artık savunmasız bir Şengal yoktu; kendi öz savunma güçlerini ve örgütlülüğünü oluşturan ve her türlü saldırıya karşı kendisini koruyabilecek güçlü bir Şengal vardı. Hêza da bu gerçekliğin bir parçası olmak ister. Öfkesini ve intikam duygusunu halkının özgürlüğünü savunma sözüne evrilterek YJŞ’ye katılmaya karar verir. Bir süre öz savunma ve askeri eğitimden geçtikten sonra DAİŞ’e karşı devam eden savaşa aktif bir şekilde katılır. Ve kendi ısrarıyla YPJ-YPG ve QSD güçlerinin başlatmış olduğu “Fırat’ın Gazabı Hamlesi”ne katılır. Hamle aynı zamanda Êzidî kadınlarının intikamını alma hamlesidir de. Rakka’nın özgürleştirildiği güne kadar DAİŞ ile mücadelede aktif yer alan Hêza, DAİŞ’in elinden kurtarılan Êzidî kadınlarını ilk kucaklayanlardan oluyor. Aile fertlerinden birçoğu DAİŞ’in elinden kurtarılsa da, erkek kardeşi de dahil birçok akranının akıbeti hala bilinmemekte. Ağır bir soykırımdı 3 Ağustos 2014’te Şengal’de yaşanan. Bu soykırımdan ağır yaralar alarak kurtuldu Hêza. Bu trajedinin en acıtan yanı ise, dünyanın hala bu yaşananları soykırım olarak tanımlamamasıdır. Tanımsızlık cezasızlıktır, işlenen suçun devamlılığına teşvikdir. İşte bu vicdan ve ahlak yoksunu politikalardan dolayı Şengal yeni soykırım riskleri ile yüz yüze.  Irak ve Türk devletinin yanı sıra KDP’nin baskı ve kuşatma tehditlerine karşı boyun eğmiyor, direniyor. Direniyor ki yeni bir fermanı yaşamasın. Direniyor ki kadınları köle pazarlarına sunulmasın, tecavüzcü mahlukatların eline düşmesin. Direniyor ki insanlık yeniden ve yeniden ölmesin, vicdanlar diri diri gömülmesin. Direniyor ki Kürtlüğün kök hücresi yok olmasın, alnı kara çalmasın. Direniyor ki güneş duasız, ocaklar ateşsiz kalmasın. Mezopotamya’nın kadim sırrı yitmesin, yeni yetme çağın hoyrat çocukları kemirmesin diye toprağını direniyor Şengal. Boyun eğmişliğin değil, başkaldırının zamanıydı. Boyun eğiş ölümdü çünkü, yaşamak ise başkaldırmaktı. Şengal, başını göğe değecek kadar kaldırıyor şimdi. Önemli olan bizlerin Şengal’i yalnız bırakmamamızdır. Ben de “Hêza” belgeseli ile Şengal’in yanında olmak, Şengal’in hawarını herkese duyurmak istedim. “Hêza” vasıtasıyla,  boyun eğmeyen Şengal’in uluslararası çapta destek görmesi en büyük istemim.

“Hêza”nın çekim sürecine dair detayları, varsa kimi anıları paylaşır mısın?
Çekimin tüm aşamaları hem benim hem de Hêza açısından çok sarsıcıydı. Hêza yeniden yaşadığı o kabus dolu günlere gidiyordu. Çoğu kez onu hüngür hüngür ağlarken buluyordum. Yaşadıklarının onda yarattığı etkiyi büyük ihtimalle ömür boyu üzerinden atamayacaktı. O zulüm ve işkence dolu günler öfkesini hep örseleyecek. Evinin avlusundan çıkarıldığı gün, Hêza açısından savunmasız ve korku dolu günlerin başlangıcı oldu. Akabinde götürüldüğü ilk yerden son yere kadar her bir mekana yeniden adım atış o işkenceli günlerin yeniden canlanması gibiydi. O güçlü silahlı kadın, işkenceye uğradığı evlerin eşiğine vardığında  korku, zulüm ve işkence dolu zamanlara dönüyordu. Tarifi benim açımdan da imkansız bir ürkeklik, çaresizlik kendisini dışa vuruyordu. Ben o anlarda mekan, zaman ve hafızada yer edinenler arasında kalıyordum. Elbet Hêza’nın kendisi de öyle. Bir kez daha anladım ki,  yaşanmışlıklar öyle kolay geride bırakılamıyormuş. Hele de bir kadın açısından bu çok daha zor bir durum. Çekim sürecinde en çok etkilendiğim birkaç an’ı paylaşmak isterim: Rakka sürecini kapsıyor hepsi. İlki; onu kurtaran Kürt aile ile karşılaşması ve o anki kucaklaşma faslıydı. Onlarla birlikte bizler de çok duygulandık, hep birlikte ağladık. İkincisi ise; Hêza’nın hem DAİŞ tarafından satıldığı hem de DAİŞ’e karşı savaştığı mevzileri, mekanları göstermesiydi. İki Hêza vardı hep benimle birlikte: Birincisi; DAİŞ’e esir düşmüş ve kendisini büyük bir çaresizlik içerisinde hisseden bir kız çocuğu. İkincisi ise; DAİŞ’i yenmeye yeminli güçlü bir kadın savaşçı.

Hangi Hêza’dan daha yoğun etkilenmeyi yaşadın diye sorsak…?
Bir kadın olarak her iki Hêza halinden de çok etkilendim. Hêza’nın yaşadıklarını anlatırken bazen nefessiz kaldığını hissettim. Ben de onunla birlikte nefessiz kaldım. Bazen de cesareti kuşanıp korkusuzlaşırdı. O anlarda onun gücüne, korkusuzluğuna, inancına sığınırdım. Hem güçlü Hêza’dan, hem de ‘kırılgan’ Hêza’dan derin bir etkilenmeyi yaşadım. Şengal’deki Kırmızı Okul’u (Mektebê Sor) kimsenin unutmasını istemiyorum. Kaçırılan beş bin Êzidî kadının ilk toplatıldığı, oradan da başka başka yerlere satıldığı, tecavüze uğradığı, işkence gördüğü mekandır Kırmızı Okul. Yine Rakka’da bir yer biliyorum, üç el değiştirmiş bir mekan. Suriye rejimi döneminde kadın evi, DAİŞ’ın döneminde kadın cezaevi ve QSD güçleri Rakka’yı özgürleştirdikten bu yana ise Rakka Kadın Meclisi’nin yeri olarak kullanılıyor. Mektebê Sor’un da, kadınların özgürlük zamanlarına aktığı bir mekan olmasını umuyorum.

Sevgili Derya, anlattıklarını bizler de nefesimizi tutarak dinledik. Eminiz ki okurlarımız da benzer etkilenmeyi yaşayacaktır. Son olarak; benzer projeler üzeri çalışmayı öngörüyor musun?
Şuan Minbic’in ve Kobanê’nin kahramanlaşan komutanı Ebu Leyla’nın Leylası’nın gözünden hem Kobanê savaşını hem de babasının hikayesini konu edinen bir proje üzerinde çalışıyorum. Çekimlerin çoğunu tamamladım, diğer hazırlık aşamalarına önümüzdeki süreçte geçmeyi planlıyorum.