500 yıllık devlet suçu: Onlar “cadı” değil kadındı

- Newaya Jin
136 görüntüleme
İskoç Parlamentosu bu yılın 8 Mart’ında, kadın mücadelesi aktivistlerinin iki yıllık mücadelesi sonucu, yüzyıllar önce “cadı avı” yaftası ile katledilen binlerce kadından resmi olarak özür diledi. Parlamento aynı zamanda kamusal alanda kadın düşmanlığını illegal hale getirecek ve Avrupa’da bir ilki ifade edecek olan Mizojini Yasası’nı da çıkartmaya hazırlanıyor. Resmi ‘devlet özrü’nün önemini, “cadı avı”nın ardındaki devlet zihniyetini ve yine Mizojini Yasası çerçevesini İskoç sendikal hareketi üyesi Sarah Collins’e sorduk.

İskoçya’da “cadı” olarak cezalandırılanların sayısının on binleri bulduğu bilgisini paylaşan Sarah Collins, mağdurların önce boğularak öldürüldüğünü, sonra da gömülecek bir cesetleri olmasın diye kazıklarda yakıldığını ifade etti. Collins, işkence görüp yakılanların “cadılar” değil kadınlar olduğu gerçeğini ortaya koymada yürüttükleri kampanyanın çok etkili olduğunu aktardı. “Cadılık/büyücülük” kavramlarının devlet tarafından bir toplumsal kontrol biçimi olarak icat edildiğini hatırlatan Sarah Collins, cadı avlarının arkasında İskoçya’daki devletin, kiliselerin, kurumların ve o zamanın saygın vatandaşlarının varlığına dikkat çekti. “Feministler olarak toplumda gördüğümüz sorunları ataerkilliğin, kapitalizmin ve sömürgeciliğin temel yapısal sorunlarıyla ilişkilendirmeyi ve aynı zamanda zihinlerimizin bu yapılar içinde nasıl sömürgeleştirildiğini her zaman hatırlamalıyız.” diyen Collins Kürt Kadın Hareketi’nin Dünya Kadın Konfederalizmi önerisine dair görüşlerini paylaştı.

Sevgili Sarah, sohbetimize sizi tanıyarak başlamak isteriz…?
Elbette. İskoçya’nın Ayrshire bölgesinden bir sendikacıyım. Son 12 yıldır sendikal hareketin yanı sıra İskoç Bağımsızlık Hareketi’nde ve “Stop the War (Savaşı Durdur) Kampanyası” gibi anti-emperyalist kampanyalarda yer aldım. Ayrıca, Glasgow’daki kadın sorunlarını gündemleştiren, kadınları daha geniş ve enternasyonalist siyasetlerle buluşturmaya çalışan Glasgow Feminist Kolektif gibi örgütlerde çalıştım. Şu anda ise İskoçya’da polis yetkilerinin artışını ve polisin kadınların koruyucusu olduğu ya da olacağı iddiasını sorgulayan, kadına karşı şiddetle de mücadele eden “Not One Rogue Cop” adlı bir grubun örgütlenmesinde yer alıyorum. Bu örgütlenmede polisin aslında kadın düşmanı bir kurum olduğunu; ataerkilliğin, kapitalizmin ve ırkçılığın kurumsallaşmış şiddetine hizmet ettiğini söylüyoruz.

Boğulduktan sonra yakıldılar

500 yıl önce İskoçya’da “cadı” ya da “büyücü” yaftasıyla katledilen kadınların akıbeti ve itibarı için bir kampanya yürüttüğünüzü biliyoruz. Bu kampanyanın detaylarından bahseder misiniz?
1563’te İskoçya’da “Cadılık Yasası” adıyla bir yasa çıkarıldı ve 1736’ya kadar yürürlükte kaldı. Bu yasa kapsamında suçlananların büyük çoğunluğu kadınlardı. Az sayıdaki erkek ise çoğunlukla bu kadınlarla ilişkili olduğu için suçlandı. O yıllarda “cadılık, büyücülük” büyük bir suçtu ve cadılıktan hüküm alanlar boğularak öldürülüyordu. Sonra da gömülecek bir cesetleri olmasın diye kazıklarda yakılıyorlardı. Cadılıkla suçlananlar yargılanmayı beklerken hapsediliyor, cadılığı itiraf etmeleri için işkencelerden geçiriliyorlardı. Bu işkencelerin en etkilisi sanığın günlerce uykusuz bırakılmasıydı, insanlar itiraf edene kadar uyanık tutuluyordu. Diğer işkence yöntemleri arasında “delme” (kişinin kan alınmasına nasıl tepki verdiğini ve kanayıp kanamadığını görmek için deriye iğneler ve şişlerin batırılması) ve herhangi bir “cadı işareti”nin olup olmadığını görmek için vücudun soyulması ve muayene edilmesi yer alıyordu. Tırnakları ezmek ve çekmek de kullanılan işkence yöntemleri arasındaydı. Bu işkence yöntemleri genellikle halk içinde gerçekleştiriliyordu. Erken modern İskoçya’da resmi olarak yaklaşık 4.000 kişi cadılıkla suçlandı. Gayri resmi rakamlar ise bu sayının on binleri bulduğunu gösteriyor. 2003’te, resmi belgelerde yer alan 4.000 kişi, Edinburgh Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından bir veri tabanına konuldu. “Cadılık/büyücülük” kavramlarının devlet tarafından bir toplumsal kontrol biçimi olarak icat edildiğini, kadınların kendi davranışlarından veya eylemlerinden ortaya çıkmadığını önemle belirtmek isterim. Cadı kelimesi günümüzde belirli imgeler ve klişelerle anılıyor, ancak bahsettiğimiz kadınlar çok normal kadınlardı. Onlara yapılan bu saldırı, modern Hıristiyan, ataerkil İskoç devletinin yeni ahlaki toplumsal düzenini kurmanın bir parçasıydı. “Ahlaki uygunsuzluk” önlemleriyle, özellikle cinsellik ve “cinsel suçlar” vurgusuyla, kadınlar ilk kez toplu halde kriminalize edildi. Toplumda ataerkil düzenin bir bütün olarak daha fazla kurumsallaşması için yürütülen cadı avı cinsiyetlendirildi. Ataerkilliğin cadı avına ihtiyacı olmamasına rağmen, cadı avı ataerkilliğin güçlendirilmesine destek oldu.

Yaklaşık iki yıldır yürüttüğünüz kampanya sonucunda İskoç Parlamentosu, 8 Mart 2022’de binlerce “cadı avı” mağdurundan resmi olarak özür diledi. Bu özür neden önemli?
İskoç Parlamentosu’nun, aradan geçen yüzyıllardan sonra; yakılmış, işkence görmüş, öldürülmüş ve yaftalanmış kadınları gündemleştiren, çok iyi örgütlenmiş ve başarılı bir kampanyanın ardından binlerce cadı avı kurbanından resmen özür dilemesi harika bir şey. İskoçya’da kadın bir başbakanın olması önemli. Ancak, cadı avlarının arkasında İskoçya’daki devletin, kiliselerin, kurumların ve o zamanın saygın vatandaşlarının olduğunun ve bunun adaletin bir hatası olarak kabul edilmesinin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü devletin, kiliselerin ve herhangi bir kurumun ne yaptığı; zihniyetinin ne olduğu, bu zihniyete dair kanıtların veya yargıların neler olduğu, adalet hatalarının olabildiği ve olabileceği gerçeği konularında daha fazla sorunun sorulmasına neden oluyor. İşkence görüp yakılanların “cadılar” değil kadınlar olduğu gerçeğini ortaya koymada kampanyamız çok etkili oldu. O kadınlar nihayetinde toplumun anneleri, doktorları, hemşireleri, ebeleri, yani toplumdaki insanların sorumluluğunu üstlenen kadınlardı. Sahip oldukları yetenekleri, bilgiyi yani kolektif olan bilgiyi paylaştıkları için işkence gördüler ve zulme uğradılar. Sanırım bu durum, İskoçya’daki ve bunun olduğu başka herhangi bir yerdeki düzene uymadı. Çünkü topluma bu sorumluluğu ve desteği sağlayanların nihayetinde kadınlar olması ataerkil düzenin kabul edeceği bir şey değil.

Avrupa’da bir ilk Mizojini Yasası
Bu özür duyurusu yakında çıkacak olan Mizojini Yasası (Kadın Düşmanlığı Yasası; kamusal alanda kadın düşmanlığını illegal hale getirecek olan yasa) ile de bağlantılıdır. Bu yasa Avrupa’da bir ilk. Tabandaki feminist gruplar olarak bu yasayı memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak bunun kapitalist ve ataerkil olmaya devam eden bir devlette nasıl uygulanacağı ve olabilirliği konusunda da gerçekçi olacağız. Buradaki ırkçı, mizojinist polis gücünün ve yasal kurumların, kamusal mizojiniye karşı radikal bir yaklaşımı uygulamasını nasıl bekleyebiliriz? Gerçek şu ki; bekleyemeyiz. Bu nedenle bir taraftan İskoç Hükümeti’nin özrünü ve yeni yasasını memnuniyetle karşılıyoruz, ancak öte yandan bahsettiğim çelişkilerin sürdüğünü ve işimizin bitmediğini biliyoruz. Ayrıca, bu doğru yönde atılmış bir adım olsa da neo-liberal devletin ve devlet kurumlarının sorunlarda suç ortağı olmadığı yanılsamasını yaratmak için büyük toplumsal sorunlara karşı belirgin bir radikal duruşu kullandığı gerçeğinin de farkında olmalıyız.

Cadı avlarının gerçekleştirildiği İskoçya ve Avrupa’da, bu tarihi hatayı düzeltmek ne tür bir etki yaratabilir?
Bunun yaratabileceği etkinin üç yönlü olduğunu düşünüyorum. Birincisi; zulüm görenlerin anısını canlı tutar. Yeniden adları olur, tanıdığımız insanlar olurlar. Önerilen heykeller ve plaketlerle onları ve anılarını anmak için ülke çapında yapılması gereken şeyler var. Bunun uluslararası veya enternasyonalist bir yönü de var. Çünkü bu, cadı avlarının dünyanın neresinde gerçekleştiğini ve hala gerçekleşmekte olduğunu düşündüğümüz anlamına gelir. Buradaki herkes Salem Cadı Mahkemeleri’ni biliyor. Televizyonlarda yayınlandı ve dramatize edildi. Ama insanlar cadı avı üzerinden kendi geçmişimizi şimdiye kadar sorgulamadılar veya bunun dünyanın başka hangi bölgelerinde olduğunu ve halen nerede olmaya devam ettiğini düşünmediler. İzlanda’da, cadı olarak zulüm görmüş İzlandalı bir kadının gerçek hikayesini anlatan “Burial Rites” adlı çok güzel bir roman var. Kitap bu kadının bakış açısıyla yazılmış. Hikayeyi mahvetmeden şu özeti vereyim; bir cinayet işleniyor ve sonunda bir kadın cadı olmakla suçlanıyor. Hikaye aynı zamanda İzlanda kırsalında yoksulluk içinde büyüyen bu kadının kişisel koşullarını da anlatıyor. Bunun gibi romanlar ve benzer oyunlaştırmalar, bu tarihi diriltme konusunda gayet iyi araçlar. Örneğin bu romanda sadece kadının ilk adının Agnes olduğunu biliyoruz ama onun hakkında veya ona ne olduğu konusunda fazla bir şey bilmiyoruz. Bu nedenle kampanyamızın yerinde bir kampanya olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kadınların kim olduklarını ve geçmişlerine dair tarihi gerçekleri veriyor. Onlar “cadı” değil, normal kadınlardı. Cadı merceği kadınların eylemleri tarafından değil; modern erkek, ataerkil devlet ve kilise tarafından yaratıldı.

Devlet adalet hatasını kabul etmeli
İkinci etki şudur: Adaletin hata yapması fikri… Adaletsizlik var ve bu devletin, polisin, savcılığın ve hükümetlerin eliyle yapılıyor ve toplumun içinde oluyor. Birbirimizle savaştığımızda suçlananlar ya da bunun sonuçlarıyla başa çıkmaya çalışanlar kadınlar oluyor. Bence bu, üç ya da dört yüzyıl önceki insanların bizden o kadar da farklı olmadığını, benzerliklerimizin olduğunu gösteren önemli bir konu. Toplum olarak, bir kişiyi ya da bir grup insanı sahip olduğumuz anlayışa dayanarak suçlayabilen, onlara düşmanlaşabilen ve nihayetinde alenen onları aşağılayan, tehdit eden, taciz eden ve hatta öldüren zihniyetten öteye geçmedik. Bu bağlamda şu güncel örnekleri vermek isterim; devlet kapitalizminin yarattığı sosyal ve ekonomik sorunlar konusunda sığınmacılar ve göçmenler ırksal olarak suçlanıyor veya karşılaştıkları cinsel şiddette kadınları suçlayan tecavüz kültürü var. Bu dinamikler hala var. Dolayısıyla, bu kadar yaygın adaletsizlikler içinde bir adaletsizliğin böylesine açık bir örneğine isim vermenin gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. Cadı avını yapan ve tekrar yapabilecek bir toplumdan çok uzak olmadığımızı gösterdiği için devletin adalet hatasını kabul etmesi bizler için önemli. Toplumumuzda genellikle göçmenleri, mültecileri veya kendisi gibi olmayanları ötekileştirme, bir şekilde korkutucu oldukları ya da doğaları gereği zararlı, kötü ya da yanlış oldukları ve bu nedenle başlarına ne gelirse gelsin adil bir oyun olduğu fikri var. İşte adaletsizlik böyle oluşuyor. Daha iyi bir toplum inşa etmeye çalışmıyoruz, insanların gerçekte sahip olduğu becerilere bakmıyoruz. Bunun yerine zamanın otoritesi tarafından yaratılan veya şiddetlendirilen bir kamu algısı ve ruhunun yerleşmesine ve düşmanlaşmaya izin veriyoruz.

Çağımız, kadın bilgisinin yitimidir
Üçüncü önemli etkiyi ise bu kadınların gerçekte sahip oldukları becerilere bakarak görebiliriz. Kadınların becerilerinin çoğu kısmen cadı avı, kısmen göç, kısmen topluluklarımızın yapılanma biçimindeki yabancılaşma, kısmen tıbbi ilaçlar ve tıbbi ilaç reklamları nedeniyle yok oldu. Birçoğumuz artık tıbbi anlamda doğadan faydalanarak birbirimize bakmayı veya birbirimizi güvende tutmak için doğada bulunan şeyleri kullanmayı bilmiyoruz. Geçenlerde 95 yaşında bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Bu kampanyadan bahsediyordu ve o kadınların sahip olduğu ve nesiller boyu aktarılan tüm kolektif bilgileri düşünmenin ne kadar müthiş olduğunu söylüyordu. O kadınların ve bir bütün olarak toplumumuzun kaybettiği tüm bu bilgileri düşününce karşımıza ürkütücü bir manzara çıkıyor. Bu arkadaşım medyada, soğuk duş almak veya soğuk suda yüzmek, yara lapası ve ev yapımı ilaçlar kullanmak gibi “yeni çağ” tıbbının ortaya attığı fikirleri gördüğünden bahsetti. Arkadaşım bunları “Annemin bana 1930’da öğrettiği şeyler” diyerek izliyor. Evet bunlar, arkadaşımın İrlandalı annesinin ona öğrettiği türden bilgiler. Evde olan tüm bu kadın topluluğu, bu becerileri ve bilgileri birbirleriyle paylaşıyordu. Çünkü doktorlara erişimleri yoktu, kendileri doktor, hemşire ve ebeydi. Bu tarihsel bilgiler nesiller boyunca aktarıldı. Daha sonra tıbbi ilaçların ortaya çıkmasıyla birlikte bu bilgilerin çoğu kaybolmakla kalmadı, aynı zamanda kasıtlı olarak kenara itildi, alay edildi ve reddedildi. Ama şimdi insanlar “yeni çağ” tedavileri olarak sınıflandırılan bu tedavilerden, 100 yıldan daha uzun bir süre önce kadınların ortak bilgisi olan şeylerden para kazanıyorlar. O kadınlar biri yandığında ya da bir çocuk hastalandığında ne yapacaklarını biliyorlardı. Ateşi olan bir çocuk ya da mide iltihabı olan bir çocukla ölümün eşiğinde olan bir çocuk arasındaki farkı biliyorlardı. Tutulmuş kaslara ne yapacaklarını biliyorlardı. Depresyon ve anksiyete gibi zihinsel sağlık sorunlarına ne yapacaklarını biliyorlardı. Onlar sayesinde toplum birbirine kenetleniyordu. Bu bilgilerin kasıtlı bir şekilde yok edildiğini düşünüyorum. Olan şey bilginin zaman içinde kaybolması değil, toplulukların kırılmasıyla ortaya çıkan kasıtlı bir şey. Bu; toplu bilginin, toplum deneyiminin ve karşılıklı yardımın kaybıdır. “Bu sadece bir kocakarı masalı” şeklinde yaygın deyimler var. Örneğin birisi, “Sabahları balık yağı alırsanız, sağlıklı ve güçlü olursunuz şeklinde bir kocakarı masalı var” diyebilir. Bu tür bir cümle, sunulan çareyi veya tedaviyi reddetmek için kullanılır. Ancak biraz düşününce görürsünüz; herkesi yaşatan “kocakarı”lardı! Onlar ailelerini ve toplumlarını yaşattılar. Topluluklarının kıtlıktan, Highland Clearances’den (İskoçya’daki tarihi toprak gaspı), savaştan ve salgın hastalıktan kurtulmalarına yardımcı oldular. Bu nedenle bir “kocakarı masalı”nın herhangi bir biçimde karalanması gerçekten trajik.

Mizojiniyi yürüten devletin kendisidir

Yukarına dikkat çektiğiniz ve yakında çıkacak olan Mizojini Yasası’na geri dönersek,
detayları ve kapsamında neler var?
Mizojini, içinde yaşadığımız ataerkil toplum yapısının dışa vurumudur. Kadınların öldürülmesine, saldırıya ve tacize uğramasına, küçük düşürülmek ve alaya alınmak suretiyle günlük olarak istismara maruz kalmasına neden olan, çoğu zaman göz ardı edilen ve nüfusun yüzde ellisinden fazlasına zapt edilmiş hissi yaşatan bir göstergedir. Bunu ceza yasasıyla düzeltmek çok zor bir görev gibi görünüyor. Her şeyden önce, İskoçya’daki mizojini suçu kurumsal olarak kadın düşmanı olan bir polis gücü tarafından denetlenecek. Ayrıca, mizojini gibi bir şeyi suç haline getirmek, toplumda sistematik ve yapısal değişimi içeren ve çoğu zaman gözden kaçırılan gerçek bir eğitim çalışmasını gerektirir. Çünkü bir eylemin kriminalize edilmesi onu ya yeraltına iter ve daha da zorlaştırır ya da sadece yara bandı işlevi görür. Örneğin uyuşturucuların suç sayılmasını ele alalım; uyuşturucu kullanımı daha fazla yer altına çekiliyor ve potansiyel olarak daha tehlikeli hale geliyor. Ve sonuçta aslında çoğunlukla çevrelerinin bir ürünü olan işçi sınıfından insanlar hapsediliyor. Kadın düşmanlığı yapanlar da çevrelerinin bir ürünüdür. Sorunun kaynağıyla veya onu gerçekten neyin yönlendirdiğiyle mücadele edilmiyor. Sorun sadece toplumdaki bazı erkeklerin cinsiyetçi tutumlarına indirgenemez. Sorun derin ve yapısaldır ve de esaslı bir toplumsal ve ekonomik değişimi gerektiriyor. Bir şeyi kriminalize etmenin bu değişimi yaratacağına inanmıyorum. Evet, bir süreliğine gazetelerin ön sayfasında yer alabilir, ancak sorunun kaynağı görünmeyecek. Çünkü sorunun çözümü, devletin polis gücünün bizim için bir şeyler yapması değildir. Sorunun çözümü toplum olarak birbirimizin görüş ve davranışlarıyla mücadele etmektir. Devletin bizim için bir şeyler yapmasını beklemek naiflik olur. Çünkü mizojiniyi yürüten devletin kendisidir, polisidir.

Mizojini ve kadına yönelik şiddet küresel bir sorun. Bu durumda kadınların buna karşı mücadelesinin küresel olamamasının nedenleri neler? Veya evrensel çapta ataerkiye karşı örgütlü
kadın mekanizmaları neden oluşturulamıyor?
Bana göre, dünyanın bu bölgesinde sıklıkla tek bir alana yoğunlaşan düşünüş, analiz yapma ve kampanya yürütme hatasına düşüyoruz. Feministler olarak toplumda gördüğümüz sorunları ataerkilliğin, kapitalizmin ve sömürgeciliğin temel yapısal sorunlarıyla ilişkilendirmeyi ve aynı zamanda zihinlerimizin bu yapılar içinde nasıl sömürgeleştirildiğini her zaman hatırlamalıyız. Örneğin, evdeki kadına ya da polis eliyle kadına uygulanan şiddeti bu yapılarla ilişkilendirmeden ele alamayız. Bunu iyi yapmak, kampanyalarımızda ve mücadelelerimizde bizi birleştirmeye hizmet edebilir. Bu konuda sorunumuz var ve çoğu zaman örgütlenme biçimlerimiz liberal devletin bölücü bireyci gündemine hizmet ediyor. Dahil olduğumuz feminist projelerde her zaman sistemik güç çözümlemesiyle birleşmeye ve bütünsel bir analize sahip olmaya çalışıyoruz. Bu aynı zamanda başka yerlerin ve çevrelerin daha gelişmiş deneyimlerinden öğrenebileceğimiz bir şeydir. Kürt Kadın Hareketi’nin sorunları bütünsel analiz etme şekli ve uluslararası demokratik kadın konfederalizmine katılma daveti bize ilham veriyor. Burada ataerkilliğe karşı mücadele eden tüm örgütlerimizde enternasyonalist pratiğimizi ve bakış açımızı geliştirmemiz gerekiyor. Cadılardan özür dilenmesi ve İskoçya’daki Mizojini Yasası doğru yönde atılmış adımlardır, fakat aynı zamanda sistemik baskıya dayanan kurumlarıyla bir devlet hükümeti tarafından atılan adımlardır. Toplum örgütleyicileri olarak, sistemik baskıya dair analizimizi ve toplumsal dönüşümün halktan geleceğini unutmadan, bu tür ilerici hareketleri memnuniyetle karşılamalıyız. Kampanya grubumuz “Not One Rogue Cop”, zamanı geldiğinde, Mizojini Yasası’nın dogmatik, ataerkil bir polis gücü tarafından nasıl yorumlanıp uygulandığını analiz etmeye ve eleştirmeye hazır olacaktır.