Kadın emeği olmaksızın kapitalizm ayakta kalamaz

- Yurdusev ÖZSÖKMENLER
108 görüntüleme
Bu yazıda 1 Mayıs ‘Uluslararası Birlik ve Mücadele Günü’ vesilesiyle kadın emeği sorununu irdelemek niyetindeyim. Özel mülkiyetin ortaya çıkışı ve erkek egemen devletli uygarlığın topluma hakim oluşu ile birlikte kadınlar ezilmeye, yok sayılmaya ve evlere kapatılmaya başladılar. Kapitalizm çağında ise kadın emeği sömürünün en acımasız haliyle tanıştı.

19. yüzyılın başından itibaren İngiltere’de gelişmeye başlayan kapitalist endüstri, ilk birikimlerini kadın ve çocukların en ağır koşullarda çalıştırılması ile gerçekleştirdi. Bu yıllarda dokuma tezgahlarında, dantelcilik, şapkacılık, dikiş ve seramik gibi işlerde en çok kadınlar ve 8 yaşından başlamak üzere çocuklar çalışıyordu. Çoğunlukla fabrika ve atölyelerin etrafındaki köhne binalarda yaşıyor ve günde 16-18 saat çok ağır koşullarda çalışmaya zorlanıyorlardı. 1839 yılında İngiltere’deki 419.590 fabrika işçisinden 242.296’sı kadındı ve bunların yarısına yakını 18 yaşın altındaydı. Pamuk fabrikalarındaki işçilerin yüzde 56.5’i, yün fabrikalarında 69.5’i, ipek fabrikalarında yüzde 70.5’i, keten ipliği fabrikalarında ise yüzde 70.5’i kadın işçilerdi. (Friedrich Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu) Osmanlı’da da durum benzerdi. Özellikle dokuma ve gıda gibi işkollarında daha çok kadınlar çalışıyordu. Örneğin 1872 yılında Bursa’daki 75 ipek işleme fabrikasında çalışanların yüzde 84’ü yetişkin kadın, yüzde 12’si kız çocuğu, yüzde 14’ü erkekti. Çalışma saatleri ise 14 saatin üstündeydi. Daha sonra kadınlar kibrit imalatı, tütün rejisi, Feshane gibi diğer işkollarında da çalışmaya başladılar. İlk kadın grevi ise 1876 yılında İstanbul’da Feshane’de çalışan kadın işçiler tarafından gerçekleştirildi. Osmanlı ordusunun fes ve aba ihtiyacını karşılamak üzere kurulan fabrikada çalışan Ermeni ve Rum kadınlar, dönemin başbakanlık ve bakanlık makamlarının bulunduğu Babıâli’ye yürüyerek ödenmeyen ücretlerinin ödenmesini ve iş saatlerinin düzenlenmesini istediler.

Kadınlar hâlâ eşit işe eşit ücret alamıyor
Diğer ülkelerde de durum farklı değildi. Bu nedenle 8 saatlik işgünü ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için mücadelenin en önünde kadınlar yer aldı. 1900’lü yılların başlarına kadar süren bu mücadelede pek çok kadın işçi yaşamını yitirdi. Kadınlar bu mücadeleler sonucu birçok hak kazandılar ancak emek sömürüsü yasal, kültürel, psikolojik, ekonomik ve politik olmak üzere çok boyutlu olarak devam etti. Pandemi döneminde de görüldüğü gibi her krizde ilk önce kadınlar işten çıkarılıyor ya da esnek ve güvencesiz çalışmaya zorlanıyorlar. Bu nedenle kadın işsizliği ve yoksullaşması günden güne artıyor. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin 2021 yılında yaptığı araştırmaya göre dünyada 435 milyon kadın ve kız çocuğu aşırı yoksulluk içinde yaşamaktadır. Türkiye’de ise kadınların 3’te biri işsizdir. Çalışanların önemli bir kısmı ise ya esnek ve güvencesiz işlerde çalışmaktadır ya da ücretsiz aile işçisidir. En gelişmiş sayılan ülkelerde bile kadınlar hâlâ eşit işe eşit ücret alamıyorlar. Genel olarak erkeklerden yüzde 22 daha az ücret alıyorlar. Ancak eğitim düzeyi düştükçe bu oran yükseliyor. Örneğin Türkiye’de lise altı eğitim düzeyinde iki katına çıkıyor. Çalışan kadınların neredeyse yarısının yer aldığı bu grupta ücret eşitsizliği yüzde 40’a ulaşıyor.

Kadın emeğinin örtük sömürüsü
Kadınlar ücret eşitsizliğinin yanı sıra erkek egemen cinsiyetçi bakış nedeniyle işyerlerinde mobbing, cinsel taciz, psikolojik şiddet ile terfi almada cam tavanlarla karşı karşıya kalıyor. Bir kadın aynı öğrenim ve yeteneklere sahip olsa bile erkek karşısında terfi ettirilmiyor. Ayrıca 1980’li yıllardan itibaren gelişen neoliberalist uygulamalar nedeniyle hükümetler sosyal harcamalarını kısarak eğitim, sağlık, konut, altyapı, ulaşım, işsizlik yardımları, bakım hizmetleri gibi alanlardaki desteklerini azalttı. İşyerlerindeki kreşler, anaokulları, gibi daha önce verilen birçok toplumsal hizmet piyasallaşarak özelleşti. Ancak kadın emeğinin en önemli ama görünmez sömürüsü ev içinde harcadığı emekle ilişkilidir. Kadınlar toplumsal bir grup olarak ev içinde yemek pişirirken, temizlik yaparken, çocuklarına, hastalara, yaşlılara, engellilere ve kocalarına bakarken belli bir ürün ve hizmet üretirler. Bu hizmet ve ürünler piyasada alınıp satılan diğer ürünler gibi değişim değerine sahip metalar değildir, yani ücretsizdir. Bu ücretsiz emek dünyada yaratılan bütün değerlerin önemli bir kısmını oluşturduğu halde pazarda alınıp satılmadığı, kadınlar tarafından ev içinde gerçekleştirildiği için ‘görünmez’ hale gelmiştir. Örneğin Türkiye’de ev içi emeğin üretilen bütün iktisadi değerin yüzde 24’ü ile yüzde 45’ine karşılık gelecek büyüklükte bir değer ürettiği ve bu üretim içerisinde kadın payının yüzde 79 ile 89 arasında değiştiği belirlenmiştir. Peki nedir bu ‘görünmez iş/emek’, biraz daha yakından bakalım. Ev içinde kadının görünmez emeğini ev işleri (temizlik yapmak, yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, ütü yapmak gibi), bakım emeği (çocuk, hasta, yaşlı ve çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere eş bakımı, hayvan hatta çiçek bakımı gibi), duygusal emek ( eşine, çocuklarına, hasta ve yaşlılara sürekli sevgi ve şefkat göstermek, güven içinde yaşamalarını sağlamak için sarf ettiği emek gibi), özellikle kriz dönemlerinde daha da önem kazanan kilerlik emek (ucuz ürün bulabilmek için çarşı/pazar dolaşmak, salça, turşu, peynir, konserve, kurutmalık yapmak gibi) ve kültürel emek (çocukların eğitiminin, kişisel gelişiminin, iletişim kurma kabiliyetlerinin sağlanması; toplumsal değerlerin, dilin, kültürün, kadim bilgilerin aktarılması gibi) olmak üzere 5 ana başlık altında toplayabiliriz. Ve elbette insan türünün devamı için harcanan yoğun emeği de bunlara eklemek gerek.

Kadın emeği olmaksızın kapitalizm ayakta kalamaz
Görüldüğü gibi emeğin ertesi gün işe hazır hale gelebilmesi için yenilenmesi, gelecek kuşakların yeniden üretimi için insan türünün çoğalması, toplumsal ilişkilerimizin ve toplumun kendisinin yeniden üretimi için temel yaratıcı bir güç olan kadınlar, ev içinde ürettikleri bu ‘görünmeyen’ emek ile kendileri için gerekli olandan çok daha fazlasını üretirler. Bu fazlalık ise sermayedarlara kâr olarak geri döner. Kadınlar yemek pişirmezse, temizlik yapmazsa, çocuk, hasta ve yaşlılara bakmazsa, emek gücünün yeniden üretimini sağlamazsa kapitalizm ayakta kalamaz. Peki kadınlar bu yoğun emek gaspına karşı nasıl mücadele edebilir? Öncelikle her alanda erkek egemen uygulamalara son verilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik kapsamlı politikaların geliştirilmesi ve farkındalığın arttırılması gerekiyor. Ev içindeki işlerin hem kadınlar hem de erkekler tarafından üstlenilmesi, bakım hizmetlerinin ücretli olması, cinsiyetler arası ücret farkının önlenmesi, ev içi emeğin ücretlendirilmesi gibi adımların atılması kadın emeği gaspına karşı atılacak en önemli adımlar arasındadır. Bu nedenle kadınların eşit ve eşdeğer işe eşit ücret mücadelesi bütün dünyada yükselmektedir. Yine cam tavanların kırılması, işyerlerinde mobbing, cinsel taciz ve psikolojik şiddetin son bulması için verilen mücadele de giderek büyümektedir. ILO’nun işyerinde kadına yönelik şiddet ve cinsel tacizle mücadeleyi hedefleyen 190 Sayılı Sözleşmesinin uygulanması bu uygulamaları bir ölçüde engelleyebilecektir.

Ev içi emek ücretlendirilmeli
Öte yandan kadınların ev içi emeğinin ücretlendirilmesi de hayati önem taşımaktadır. Bu ücretlendirmenin kadınlara getirisi sadece maaş çeki olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü bu aynı zamanda kazanılan sosyal bir hak anlamına gelmektedir ve çocuk yetiştirmek ile bakım işlerinin toplumsal bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Kadınlara ev işleri karşılığı ödenecek ücret, çalışsın veya çalışmasın bütün kadınlara ödenmelidir. Çünkü kadının herhangi bir işte çalışması onu, ev işlerinden muaf tutmaz tersine hem işte hem de evde çalıştığı için yükünü artırır. Ödenecek ücret, aile ücreti şeklinde erkeğin çalışması karşılığında aldığı ücrete dahil edilmemeli, ayrı bir fon olarak kadına ödenmelidir. Yasal olarak ev işleri, değer üreten ekonomik bir faaliyet olarak kabul edilmeli; kadınlar kocaları ve babalarına bağımlı olmadan bağımsız sosyal güvenliğe sahip olmalıdır. Ayrıca kadınların ev içinde harcadıkları emeğin karşılığında cinsiyete dayalı yıpranma payı, erken emeklilik gibi haklar tanınmalı, böylece görünmeyen emeklerinin tazmin edilmesi sağlanmalıdır. Çocuk doğurma ve yetiştirme aileyi ilgilendirmekle birlikte aynı zamanda toplumsal bir işlevdir. Toplumların devamı bu çocukların yetiştirilmesine bağlıdır ve sadece kadınların sorumluluğuna bırakılmamalıdır. Bu konuda harcanan emek genel ekonominin bir parçası olacak şekilde düzenlenmeli ve yuva, kreş ya da anaokulları tamamen ücretsiz olmalıdır. Bunun gibi hasta, engelli ve yaşlı bakımının da ücretsiz hale gelmesi kadınlar için büyük önem taşımaktadır.

‘Bütün Dünyanın İşçileri, Ezilen Halkları ve Kadınları Birleşin’
Ancak elbette kadınların kurtuluşu için ön koşul onların ev işlerinden tamamen özgürleşmesi yani ev işleri ve bakım hizmetlerinin toplumsallaşmasıdır. Bu da ancak kapitalist modernitenin aşılması ve komünalist bir toplumun inşası ile mümkündür. İktidarcı erkek egemen sistemin ve buna bağlı toplumsal iş bölümünün tamamen ortadan kalktığı, bakım işlerinin toplumsal bir görev olarak üstlenildiği, özgür kadın ve erkeklerin birlikte üretip birlikte tükettikleri ve özgür eş yaşamı hayata geçirdikleri bir toplum hayal değildir. Karl Marks ve Friedrich Engels 1848’de yayınladıkları Komünist Manifesto’da ‘Bütün Dünyanın İşçileri Birleşin’ diyordu. Bu slogan 20. yüzyılda sömürge ve ezilen halkların özgürlük mücadelesinin yükselmesiyle ‘Bütün Dünyanın İşçileri ve Ezilen Halkları Birleşin’ şeklinde değişti. 21. yüzyılda kadınların özgürlük mücadelesinin yükselmesi ve yüzyıla damgasını vurması nedeniyle artık şöyle diyebiliriz:
‘Bütün Dünyanın İşçileri, Ezilen Halkları ve Kadınları Birleşin!’