Afganistan’da, Taliban’ın ABD tarafından yeniden iktidara getirilmesi üzerinden dört yıl geçti. Öncesinde, yani 29 Şubat 2020’de, Doha’da ABD ve Taliban arasında, adı ‘Afganistan’a Barış Getirme Anlaşması’ olan; ancak asıl anlamı ‘Afganistan’a Şiddet, Kadınlara Kölelik’ olan anlaşma imzalandı. ABD, 2001’de sözde Taliban iktidarına son vermek uğruna işgal ettiği Afganistan’dan, aynı İslamcı faşistlerle dostluk kurarak çekildi.
Yaşamın dışına atılan Afgan kadınları
Ve aradan geçen dört yılda, ülkedeki kadınlar adım adım yaşamın dışına atılıp görünmez bir varlığa dönüştürülmeye çalışılıyor. Oysa ABD, 20 yıl önce işgalini meşrulaştırmak için en çok da kadınların Taliban iktidarı altında gördüğü zulmü işleyip onlara özgürlük getireceği iddiasında bulunmuştu. Ancak Afgan kadınlar, direniş ve mücadele sonucu elde ettikleri bütün kazanımları bir bir kaybetti. Önceki anayasa lağvedildi; iktidarını kararnamelerle yürüten Taliban, yalnız kadınlara ilişkin 100’den fazla kararname çıkardı. Kız çocukları sadece 6. sınıfa kadar okuyabiliyor.
İşlenen sistematik gasp suçları
17 Temmuz’dan bu yana,‘ahlak polisi’ sokaklarda, ‘İslami örtünme kurallarına uymadıkları’ gerekçesiyle kadın avına çıkmış durumda. Gözaltına alınanların ailelerinden fidye istendiği; ekonomik açıdan çökmüş ülkede kadınların artık evden dışarı adım atmaktan korktuğu belirtiliyor. Sokaklarda neredeyse hiç kadın görmek mümkün değil. Son olarak, kadının sesi bile ‘mahrem’ ilan edildi. Artık kamusal alanda kadınların şarkı ya da şiir söylemesi, hatta dua okuması bile yasak. Peçe ve çarşaf altında görünmez kılınan; mutfağı penceresiz evlere kapatılan kadının artık sesi de duyulmuyor. Hiç yokmuş gibi.
Fon kesintileri ve bağımlılık
Taliban’ın son 4 yılda kadınlara karşı yürüttüğü savaş ve kırım politikalarının somut örneklerinin listesi, bu sayfaya sığmayacak kadar uzundur. Ancak bu yazıda, Afgan kadınların yaşadığı gerçeğin bir başka boyutuna dikkat çekmek istiyorum.
Uluslararası kuruluşların verilerine göre, Afgan halkının yarısı – yani yaklaşık 23 milyon insan- açlıkla karşı karşıya ve yardıma muhtaç durumda. Bu tablo, ABD’nin maddi yardımları kesmesiyle daha da ağırlaştı. Batı devletlerinden aldıkları fonlarla kendini finanse eden birçok sağlık, eğitim, basın ve sivil toplum kuruluşu bu nedenle son aylarda çalışmalarını sürdüremez duruma geldi. Medya, “ABD kesintileri: Afganistan’daki kadınlar için ağır darbe” gibi başlıklarla (örneğin Deutsche Welle’nin haberi), özellikle Trump iktidarının bu kararının kadınlar üzerindeki olumsuz etkisine dikkat çekti. Örnek olarak, Afganistan’daki kadın gazeteciler için bir platform sunan ve ülkedeki kadınların durumuna ilişkin haberler yayımlayan Zan Times isimli site gösterildi. Birçok girişim gibi, şimdiye kadar yurtdışından sağlanan fonlarla faaliyet gösteren Zan Times’ın en büyük finansörü ABD hükümetiydi. Ancak yardımlar kesilince, Afgan kadın gazetecilere yönelik proje sürdürülemez hale geldi.
İkiyüzlü yardım politikaları
Buradaki esas sorun, ABD’nin Afganistan gibi ülkelere yönelik maddi yardımları kesmiş olması mıdır; yoksa kadınların kıstırılmış seslerini duyurmak için, onların yaşadığı korkunç durumdan doğrudan sorumlu olan bir devletin fonlarına muhtaç bırakılmaları mıdır? ABD’nin, geçen dört yılda Afganistan’daki sivil toplum girişimlerine maddi destek sunmuş olması ‘vicdani’ ya da ‘ahlaki’ bir yaklaşım mıdır, yoksa ikiyüzlülük, -daha doğrusu, yüzsüzlük- müdür? Aynı durum İsrail’in açlıkla terbiye politikası uyguladığı Gazze halkına, kurşun yağmuru altında gıda paketleri gönderen Batı devletleri için de sorgulanması gerekmiyor mu?
Kastik Katil, erkek egemen bir çete
Rêber Apo, toplumda ilk sorunsallığın yaklaşık olarak M.Ö. 10 bin’lerde, “kastik katil” adını verdiği erkek egemen bir çetenin, ana-kadın etrafında oluşan toplumsallığa saldırması ile ortaya çıktığını tespit ediyor ve mevcut kapitalizmi de bu kastik katilin son aşaması olarak değerlendiriyor. Bu kavramdan ve tespitten yola çıkarak, Afganistan’da son dört beş yılda yaşananları ele aldığımızda birçok çarpıcı sonuca ulaşabiliriz.
Birincisi: Yıllarca ‘İslamcı terörist’ dedikleri Taliban’la bir anda masaya oturup anlaşma imzalayan; hiçbir meşruiyeti olmadan iktidarı onlara altın tepside sunan ABD ve NATO ortakları, aynısını Suriye’de, kravatlı Colani şahsında tekrar ediyorlar. Kadın özgürlük mücadelesinin yükselip dünyaya ilham verdiği Ortadoğu ülkelerinin başına kastik katilleri musallat ediyorlar. Onlarla aynı masaya oturarak onlara meşruluk kazandırmayı amaçlıyorlar. Günümüz kapitalist kastik katil reklam yüzü olan Trump bunu açıktan yaparken, Alman hükümeti bir yandan Taliban rejimini kadınlara karşı işlediği suçlardan ötürü Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne şikayet ediyor; diğer yandan, onların vahşetinden kaçan mültecileri sınırdışı edebilmek için Taliban’la ‘teknik işbirliği’ geliştiriyor! Buradan ikinci sonuca ulaşıyoruz: Kastik katil -bazen maskeli, bazen çıplak gezen- bir sistemdir. Üçüncüsü, kastik katil hem öldürüyor hem el açtırıyor. Dehşet saçan o olduğu halde, insan hakları, demokrasi ve özgürlükten yüzsüzce dem vurarak bu kavramların içini boşaltıyor; çaresiz hissedenlere ise zevk ve kibirle yardım diletiyor. Ve buradan da dördüncü temel sonuca geliyoruz: Kastik katili iyi tanıyalım -maskesiz versiyonları kadar örtük hallerini de. Bilelim ki mücadelemizde net olalım, aldanmayalım, şaşırmayalım.
Örgütlü mücadele ve dayanışma
Beşinci nokta bizimle ilgilidir. Yani biz kadınlar, örgütlü mücadele ve hareketler. Kastik katilin farklı yüzleri ile mücadele ederken, dayanışma ve ortaklığı artık farklı bir aşamaya taşımalıyız. Kastik canavarın hiçbir mağduru, ondan medet umar noktaya gelmemeli, getirilmemelidir. Bunun için öncelikle direnenler olarak birbirimizi örgütlü bir biçimde sahiplenmeli, savunmalı; dayanışmayı bu düzeye yükseltmeliyiz. Bu ise mücadelenin ortaklaştırılmasını gerektiriyor. Mesele, yalnızca dayanışma mesajları vermek ya da eylem düzenlemekten ibaret değil. Bunlar da önemli elbette. Ancak kadın hareketleri olarak günümüzde bu canavara karşı yalnızca bireysel değil, birlikte, kollektif biçimde nasıl duracağımızı daha somut düşünmeli, kafa yormalı ve sonuç verici yol ve yöntemler bulmak zorundayız. Bu, Üçüncü Dünya Savaşı’nın bu aşamasında başta biz kadınlar olmak üzere, bütün ezilenler ve direnenler için son derece stratejik bir konudur.
Yaşamı savunmak, katili durdurmak
Zira İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan küresel düzenin normları, standartları, kurumları ve sözleşmeleri artık aşılmış durumda; demokrasi, hukuk, insan hakları gibi kavramların için her zamankinden daha fazla boşaltılmış. Yerine kurulmak istenen yeni dünya düzeni ise bir distopya olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden, ütopyalarımıza sadece daha sıkı sarılmakla kalmamalı; onları gerçekleştirmek için, yani iyi, güzel, doğru ve özgür yaşamı her yerde inşa edebilmek için çağımızın gerçeklerini her yönüyle güçlü biçimde çözümlemeli; buna denk bir mücadele perspektifi, strateji ve pratikler inşa etmeliyiz. Kürdistan kadın özgürlük hareketi olarak sunduğumuz Dünya Kadınlarının Demokratik Konfederalizmi’ni dört bir yandaki örgütlü kadın hareketleri ile birlikte daha fazla somutlaştırmalı ve derinleştirmeliyiz. Çünkü kastik katilin kadın düşmanı saldırılarının günlük olarak arttığı bir süreçten geçiyoruz. Bu durum yalnızca Afganistan ya da Suriye’deki Dürzi ve Alevi yerleşim bölgelerindeki kadınlar için geçerli değildir. Son haftalarda Kürdistan ve Türkiye’de erkekler tarafından katledilen kadınların sayısı alarm veriyor. Yaşamı özgürleştirmek için, öncelikle onu savunmanın yol ve yöntemlerini yaratıcılıkla çoğaltmalı; kastik katili durdurmalıyız. Her birimiz, her bir kadın öncelikle bunun için örgütlenmeli.
