Kürt kadınlarının mücadelesi, mülteci kadınların, emekçilerin, sömürüye ve baskıya karşı direnen herkesin mücadelesiyle iç içe. “Jin, Jiyan, Azadî’’ kadın mücadelesini dünya çapında birbirine bağlayan bir slogan.
Kendi ülkelerinde yaratılan savaş, gasp ve yaşam koşullarının sürdürülemez hale gelmesi nedeniyle Avrupa Birliği (AB) ülkelerine sığınmak zorunda kalan milyonlarca insan var. Bu insanların önemli bir kısmı, yeni yaşamlarını inşa etmek için Almanya’ya yerleşti. Burası, zorunlu göçün ve yeni yerleşimlerin ülkesi oldu. Almanya’da yerel siyaset, özellikle kadınlar ve göçmenler açısından eşitlik ve adalet mücadelesi alanı.
Hessen eyaletinde gerçekleşecek yerel seçimler 15 Mart’ta. Offenbach’ta Sol Parti’nin liste başı adayı olan Gizem Erinç Çiftçi, belediye meclisindeki deneyimlerinden hareketle yerel siyasetin yapısal sınırlarını, kadınların ve göçmenlerin siyasette karşılaştığı eşitsizlikleri ve sosyal adalet mücadelesini anlatıyor.
Gizem, özellikle göçmen kökenli kadınların siyasette görünür olabilmesi için yapısal dönüşümlerin şart olduğunu vurguluyor: “Kadınlar siyasette var ama eşit koşullarda değil; çoğu zaman aynı etkiyi yaratmak için çok daha fazla emek harcamak zorunda kalıyorlar.”
Yaptığımız söyleşi, bakım emeğinden göçmen kadınların temsiline; belediyelerin finansman krizinden erkek egemen siyaset kültürüne kadar yerel siyasetin kadınlar açısından taşıdığı yapısal eşitsizlikleri görünür kılıyor.
Yerel yönetimler ve sosyal adalet
Offenbach’ta Sol Parti’yi temsilen belediye meclisinde görev yaptınız. 15 Mart’a yapılacak yerel seçimlerde de Sol Parti listesinden ilk sırada kampanyaya öncülük ediyorsunuz. Nasıl bir deneyim edindiniz ve hangi motivasyonla bu seçim çalışmasını yürütüyorsunuz?
Offenbach’ta Sol Parti’yi temsilen belediye meclisinde görev yapmak benim için çok öğretici bir deneyim oldu. Belediyeler Almanya’da sadece “yerel” konularla ilgilenmiyor; sosyal yardımların uygulanmasından barınma politikalarına, entegrasyondan altyapıya kadar pek çok devlet görevini, hatta çoğu zaman federal düzeyde alınan kararların sonuçlarını fiilen hayata geçirmek zorunda kalıyor. Yani muazzam sorumluluklar taşıyor, ama buna karşılık çok sınırlı mali kaynaklara ve hareket alanına sahipler.
Bu çelişkiyle belediye meclisinde sürekli karşılaşıyoruz. Meclise yapıcı fikirler taşıyoruz, daha iyi yollar, daha fazla sosyal konut, daha fazla kültürel program. Ama karşılığı sürekli “Bunu nasıl finanse edeceğiz?” veya “Yapamayız” oluyor. Bu inanılmaz engelleyici. Tabii bu sadece Offenbach’ın değil, daha çok Almanya’daki belediye sisteminin yapısal bir sorunu. Federal hükümet ve eyaletler büyük politik kararlar alıyor; örneğin kreş hakkı, mülteci politikası ve sosyal standartlar. Uygulama belediyelere kalıyor ama mali kaynak yetersiz. Yerel düzeyde insanlara en yakınız, onların somut sorunlarını görüyoruz, hızlı ve doğrudan yardım edebiliyoruz. Ama bütçe buna izin vermiyor. Tam da bu yüzden Sol Parti’nin perspektifinin önemli olduğuna inanıyorum: Belediyelerin yükünü hafifletecek, sosyal adaleti önceleyen ve üst yönetimlerin sorumluluğu aşağıya yıkmasına karşı duran bir siyasete ihtiyaç var.
2026 Mart’ındaki yerel seçimlerde Sol Parti listesinden ilk sırada kampanyaya öncülük etmemin motivasyonu da buradan geliyor. Offenbach’ta birçok insan artan kiralar, yetersiz sosyal hizmetler ve ekonomik baskılarla mücadele ediyor. Ben bu sorunların sadece “yönetilmesine” değil, politik olarak sorgulanmasına ve değiştirilmesine katkı sunmak istiyorum. Bu seçim çalışmasını, yerel siyasetin sadece imkânların değil, aynı zamanda dayanışma ve net bir duruş meselesi olduğunu göstermek için yürütüyorum. Belediyelerin güçlü sorumluluklar taşıdığı ama yalnız bırakılmadığı, insanların çıkarlarının bütçe kısıtlarının önüne konduğu bir yerel yönetim anlayışı için mücadele ediyorum. Ama gerçek değişim için sadece yerel düzeyde çalışmak yetmez. Belediye finansman sistemini değiştirmemiz gerekiyor.
Kadınlar siyasette var ama eşit koşullarda değil
Belediye meclis çalışmalarınıza dönüp baktığınızda, Almanya’da kadınlar yerel siyasette ne tür zorluklarla karşılaşıyor?
Siyasi organlar hâlâ erkek davranış kalıplarıyla şekilli. Kadınlar hâlâ siyasette ciddiye alınmama, yetkinliklerinin daha çabuk sorgulanması, sözlerinin kesilmesi ve daha sert eleştirilere maruz kalma gibi yapısal sorunlarla karşılaşıyor. Siyasetteki kadınlar -hele ki göçmen kökenli kadınlar- hem oturumlarda hem de sosyal medyada orantısız şekilde kişisel saldırılara maruz kalıyor. Genellikle görünüşleri, cinsiyeti, yaşları veya buna benzer konularla haklarında yorumlar yapılıyor ve bunlar erkek meslektaşlarda hiç rol oynamayan şeyler. Bu mantığa göre genç bir kadın siyasi bir partinin listesine öncülük yapıyorsa mesela, bu sadece güzel görünüşlü olduğu içindir.
Bir başka konuda yerel politikanın çoğunlukla akşamları yapılması. Bu genellikle çocuk bakım işinin büyük kısmını üstlenen kadınlar için muazzam bir ek yük anlamına geliyor. Gece 23 gibi geç saatlere kadar süren oturumlar nadir değildir ve bunu iş ve ailenin yanında yönetmek büyük bir zorluk.
Deneyimlerinizden yola çıkarak, kadın yöneticilerin yerel yönetime hangi farklı bakış açıları ve katkıları sağladığını gözlemlediniz?
Kadın yöneticiler yerel yönetime çok daha gündelik hayatla temas eden, somut ve kapsayıcı bakış açıları getiriyorlar. Öncelikle bakım perspektifi çok belirgin. Kadınlar, bakım emeğinin gerçekliğini politikaya taşıyor; kolay erişilebilir ve yeterli kreşlerin ne kadar hayati olduğunu, oyun alanlarının eksikliğinin ailelerin yaşam kalitesini nasıl düşürdüğünü ya da engelsiz erişim olmadığında yaşlıların ve engelli bireylerin kamusal hayattan nasıl dışlandığını çok net görüyorlar. Kapsayıcı şehir planlaması da önemli bir fark yaratıyor. Kadın yöneticiler şehri “herkes için” düşünmeye daha yatkın, çocukların okula güvenle gidebileceği yollar, iyi aydınlatılmış alt geçitler, gençler için güvenli geri çekilme alanları ve farklı kuşakların bir araya gelebileceği kamusal mekânlar gibi sorular onların gündeminde daha fazla yer alıyor.
Buna paralel olarak sosyal adalet konusu daha güçlü bir şekilde gündeme geliyor. Kadınlar, yaşlılık yoksulluğu, güvencesiz çalışma, düşük ücretli işler gibi eşitsizlikleri daha yüksek sesle dile getiriyorlar. Son olarak, kesişimsel yaklaşımlar özellikle göçmen geçmişine sahip kadınlar için çok belirleyici. Benim gibi kadınlar, ayrımcılığın tek boyutlu olmadığını; cinsiyetin, kökenin, sınıfın ve engellilik gibi faktörlerin nasıl kesiştiğini daha net görüyor. Bu da yerel politikaların farklı geçmişlere sahip insanları nasıl farklı etkilediğini anlamaya ve daha adil çözümler üretmeye katkı sağlıyor.
Kadınlar siyasette rol oynuyor
Siyasette kadınların dikkate alınırlığı ile erkeklerinki eşit mi? Kadınlar siyasette gerçekten rol oynayabiliyor mu?
Hayır, kadınların siyasette dikkate alınırlığı erkeklerle hâlâ eşit değil. Ama evet, kadınlar siyasette rol oynuyorlar, sadece çoğu zaman bunu yapabilmek için daha fazla emek harcamak zorunda kalıyorlar. Deneyimime göre kadınlar aynı fikirleri dile getirdiklerinde, bu fikirler erkek meslektaşları tarafından söylendiğinde daha kolay ciddiye alınabiliyor. Bu yüzden sadece “daha fazla kadın siyasete girsin” demek yeterli değil; siyasal kültürün kendisinin değişmesi gerekiyor. Buna ek olarak güvenilirlik meselesi var. Kadınlar özellikle finans, bütçe ya da şehir planlaması gibi alanlarda yetkinliklerini sürekli kanıtlamak zorunda kalıyor. Erkeklere bu yetkinlik çoğu zaman otomatik olarak atfediliyor.
Göç, entegrasyon ve demokrasi
Offenbach, göçmenlerin yoğun yaşadığı bir şehir. Göçmen kökenli bir kadın olarak farkınız siyasete nasıl yansıyor? Seçilme hakkı olmayan göçmenler siyasetin neresinde duruyor?
Seçme ve seçilme hakkı olmayan insanların sorunlarını görünür kılmak yerel siyasetin temel görevlerinden biri olmalı. Nüfusun yüzde 67’sinden fazlasının göçmen geçmişe sahip olduğu bir şehirde, bu çeşitliliğin Belediye Meclisi’nde de karşılık bulması demokrasinin temel bir gereği.
Seçilme ve oy kullanma hakkı olmayan göçmenlerin konumu ise bizim için, özellikle de Sol Parti olarak, merkezi bir siyasal mesele. Offenbach’ta evi olan, vergi ödeyen, çalışan, çocuklarını büyüten ama Alman pasaportuna ya da AB vatandaşlığına sahip olmadığı için oy kullanamayan binlerce insan yaşıyor. Yerel siyasetin sonuçları onları aynı şekilde etkiliyor. Biz herkes için yerel seçim hakkını savunuyoruz. Burada yaşayan herkes, vatandaşlığından bağımsız olarak yerel düzeyde söz sahibi olabilmelidir. Seçim hakkı olmadığı sürece katılım mekanizmalarını güçlendirmek zorundayız; danışma kurulları, katılımcı süreçler, çok dilli bilgilendirme gibi araçlar hayati önem taşıyor. Kısacası, göçmen kökenli bir kadın olarak farkım, Offenbach’ın gerçekliğini siyasetin merkezine taşımak ve bu şehirde yaşayan hiç kimsenin dışarıda bırakılmadığı bir demokrasi için mücadele etmek.
Göçmen yoğunluğu göz önünde bulundurulduğunda, entegrasyon politikaları nasıl belirleniyor? Yerel yönetimlerin rolü nedir?
Belediyelerin entegrasyon politikasındaki rolü son derece önemlidir, ancak genellikle hafife alınır. Göç ve ikamet hukuku federal bir konu olsa da entegrasyon günlük hayatta gerçekleşir ve bu belediyede olur. Yerel yönetimler entegrasyonun merkezindedir; çünkü entegrasyon için temel alanlardan sorumludurlar. Kreşler ve okullarda dil desteği ve ebeveyn çalışmalarıyla eğitimde fırsat eşitliği sağlanır; belediyelerin konut politikaları ise uygun fiyatlı konuta erişimi ve konut piyasasındaki ayrımcılıkla mücadeleyi belirler. Sosyal danışmanlık hizmetleri, aile merkezleri ve gençlik çalışmaları destek sunar; nitelik kazandırma programları ve Jobcenter (ç.n: iş bulma ve teşvik merkezi) ile iş birliği istihdama erişimi kolaylaştırır. Kültürel buluşma alanları toplumsal dayanışmayı güçlendirir, çok dilli ve ayrımcılığa duyarlı bir belediye yönetimi ise güven ve katılım yaratır.
Ancak burada ciddi sorunlar da var. Entegrasyon hâlâ çoğu zaman “özel konu” olarak ele alınıyor; oysa eğitimden konuta, şehir planlamasından sosyal politikalara kadar her alana yayılan bir kesitsel görev olması gerekiyor. Buna ek sorun olarak, belediyelerin zaten yetersiz mali kaynakları entegrasyon konusunda federal siyaset tarafından daha fazla kısıtlanması isteniliyor.
Başarılı bir entegrasyon politikası, yerelde güçlü, uzun vadeli ve katılımcı olmak zorunda. Entegrasyon, “uyum sağlama”dan çok, kurumların ve politikaların toplumun çeşitliliğine uyum sağlaması anlamına geliyor.
Özellikle göçmen kökenli kadınların kamusal alanda daha aktif olabilmesi için projeleriniz var mı? Bunlar seçim kampanyalarında tartışılıyor mu?
Belediyenin ve özel sosyal kurumların bazı projeleri var. Ancak sorun şu ki, bu projelerin çoğu yapısal olarak kalıcı değil; genellikle süreli, proje bazlı ya da belli bir vesileyle hayata geçiriliyor. Siyasi eğitim alanında, farklı dillerde ve düşük eşikli, kadınları siyasete katılmaya cesaretlendiren programlar gerekiyor. Yapısal engellerin kaldırılması şart; her etkinlikte çocuk bakımının sağlanması, esnek saatler ve yerinde çalışmalar bunun bir parçası. Sadece kadın kotaları değil, aynı zamanda meclislerde ve belediye yönetiminde çeşitlilik kotaları uygulanmalı. Seçim kampanyalarına baktığımızda ise ne yazık ki birçok parti ve seçim kampanyasında göçmen kökenli kadınlar neredeyse hiç hedef kitle olarak görülmüyor; adeta siyasetin doğal muhatabı sayılmıyorlar. Çoğu parti ulaşım, ekonomi ya da güvenlik gibi “klasik” başlıklara odaklanıyor. Sol Parti olarak göçmen kadınların perspektifini sistematik biçimde gündeme taşımaya çalışıyoruz, ama bu gerçekten de bir görünürlük mücadelesi. Tam da bu yüzden, benim gibi kadınların aday olması çok önemli: çünkü bu konular ancak biz onları bizzat gündeme taşırsak siyasetin merkezine girebiliyor.
Çok dilli bir hizmet sunulmalı
Sosyal hizmetler ve aile politikalarında eşitsizlikler var. Göçmen kökenli kadınların eşit hizmetlere erişimi için yerel yönetimler ne yapabilir?
Sosyal hizmetler ve aile politikalarındaki eşitsizlikler çok derin ve bu eşitsizliklerden orantısız biçimde en çok etkilenenler göçmenler, özellikle de göçmen kökenli kadınlar. Bu yüzden yerel yönetimlerin görevi, hizmetleri sadece “var etmek” değil; dil, kültür ve bilgi bariyerlerine takılmadan gerçekten erişilebilir kılmaktır.
Bu noktada belediyeler somut adımlar atabilirler. Her şeyden önce çok dillilik şart. Tüm temel bilgiler farklı dillerde sunulmalı, belediyelerde ve danışma merkezlerinde çok dilli personel istihdam edilmelidir. Sosyal hizmetlerin kültürel açıdan duyarlı olması gerekir; çalışanlar çeşitliliği istisna değil, normal kabul edecek şekilde eğitilmelidir. Hizmetler düşük eşikli olmalı: mahallelere giden sosyal çalışma, yerinde danışmanlık ve basit başvuru yolları büyük fark yaratır. Sosyal hizmetler, danışmanlıklar ve dil kursları ücretsiz olmalıdır. Ayrımcılıkla mücadele için net şikâyet mekanizmaları ve belediye çalışanları için zorunlu eğitimler hayata geçirilmelidir. Ve son olarak, katılım; göçmen örgütleri ve kadın inisiyatifleri hizmetlerin planlanması ve uygulanmasına mutlaka dahil edilmelidir.
Belediyeye bağlı kadın, aile ve gençlik birimlerinin rolünü yeterli buluyor musunuz? Nasıl güçlendirilebilirler?
Belediyeye bağlı kadın, aile ve gençlik birimlerinin rolünü mevcut halleriyle yeterli bulmuyorum. Önemli ve gerekli bir iş yapıyorlar, ancak bu çalışmalar yapısal sorunlar nedeniyle sınırlı kalıyor. Bu birimler çoğu zaman yetersiz finanse ediliyor, personel sayısı ihtiyaçlara kıyasla çok düşük ve siyasi karar süreçlerinde yeterince etkili değiller. Örneğin şiddetten kaçan kadınlar için yeterli sayıda kadın sığınma evleri bulunmaması çok ciddi bir sorun. Kadın, aile ve gençlik konuları hâlâ birçok yerde öncelikli alanlar olarak görülmüyor ve bu da hizmetlerin sürekliliğini zorlaştırıyor.
Bu birimlerin güçlendirilmesi için öncelikle daha fazla bütçe ve kalıcı kadrolar sağlanmalı. Proje bazlı, geçici çözümler yerine uzun vadeli ve sürdürülebilir yapılar kurulmalı. Kadın sığınma evlerinin sayısı ve kapasitesi artırılmalı. Ayrıca bu birimlerin belediyenin tüm karar süreçlerine aktif biçimde dahil edilmesi, hizmetlerin tüm mahallelere yayılması ve hedef grupların karar alma süreçlerine katılımının artırılması gerekiyor. Kültürlerarası ve önleyici bir yaklaşım benimsenerek kurumlar arası işbirliği de güçlendirilmelidir. Kadın, aile ve gençlik birimleri belediyenin “ekstra” unsurları değil, kentin sosyal yapısını ayakta tutan merkezi unsurları olmalıdır.
Offenbach deneyiminize göre kadınların siyasete duyarlılığı nasıl? Daha güçlü temsil için neler yapılmalı?
Kadınların siyasete duyarlılığı oldukça yüksek. Ancak bu duyarlılık çoğu zaman klasik parti siyaseti biçiminde değil, siyasetin günlük hayata etkileri üzerinden ortaya çıkıyor. Kadınlar; çocuk bakımı imkânları, okula giden yolun güvenliği, kira ve yaşam maliyetleri, bakım emeği, mahalledeki parkın durumu gibi somut sorularla ilgileniyor. Bunlar son derece politik konular olmasına rağmen, hâlâ yeterince “gerçek siyaset” olarak görülmüyor. Öte yandan kadınların siyasete daha aktif katılımının önünde ciddi engeller var; kısıtlı zaman, rol modellerin azlığı, erkek egemen ve dışlayıcı bir siyaset dili, siyaset ile aile yaşamının zor bağdaşması ve kadınların toplumsal olarak sürekli sorgulamaya itilmeleri. Bu koşullar altında birçok kadın siyasete ilgi duysa bile geri adım atıyor.
Kadınların siyasette daha güçlü ve eşit temsili için yapısal değişiklikler şart. Bunun temelinde, listelerde ve komitelerde zorunlu %50 temsili öngören parite yasaları yer almalı. Aynı zamanda idare içinde de kotalandırma uygulanarak, özellikle yönetici ve karar verici pozisyonlarda daha fazla kadının yer alması sağlanmalı. Siyasetin çalışma biçimi de değişmeli. Oturumlar aile hayatına uygun saatlerde yapılmalı, çocuk bakım imkânları sunulmalı ve hibrit katılım modelleri yaygınlaştırılmalı. Deneyimli kadın siyasetçilerin yeni başlayan kadınlara eşlik ettiği mentorluk programları, siyasete girişte önemli bir destek sağlayabilir. Cinsiyetçiliğe karşı sıfır tolerans politikası benimsenmeli, bağlayıcı davranış kuralları net bir şekilde uygulanmalı. Kadınlara doğrudan hitap eden, onları aday olmaya teşvik eden güçlendirici çalışmalar yapılmalı; özellikle göçmen kökenli kadınlar, genç kadınlar ve işçi ailelerden gelen kadınlar hedefli biçimde desteklenmelidir.
Kadınların yaşadığı çoklu yoksunluklar konusunda yürütülen projeleri yeterli buluyor musunuz? Yeni dönemde nasıl bir fark vaat ediyorsunuz?
Kadınların yaşadığı çoklu yoksunluklara yönelik yürütülen mevcut projeleri yeterli bulmuyorum. Aksine, bu alan sosyal adaletin en merkezi sorunlarından biri olmasına rağmen verilen yanıtlar yetersiz ve çoğu zaman sorunun köküne dokunmuyor. Bugün özellikle tek ebeveynli aileler -ki bunların ezici çoğunluğu kadınlardan oluşuyor- en yüksek yoksulluk riskiyle karşı karşıya. Kadınlar ağırlıklı olarak düşük ücretli ve güvencesiz işlerde, çoğu zaman yarı zamanlı çalışıyor; ücretsiz bakım emeğinin büyük kısmını üstleniyor. Yaşlılık yoksulluğu açıkça kadınları vuruyor ve göçmen kadınlar bu çoklu yüklerden en fazla etkilenen grupların başında geliyor.
Yeni dönemde farkımız, semptomları yönetmek yerine yapıları değiştirmeyi hedeflememiz olacak. Barınmadan çocuk bakımına, eğitimden ulaşıma, sağlıktan bakıma kadar kamusal hizmetleri güçlendiren bütüncül bir yaklaşımı savunuyoruz. Daha fazla sosyal konut, ücretsiz ve esnek kreşler, ücretsiz tam gün okullar, erişilebilir danışmanlık hizmetleri, bakım verenler için somut destekler ve gerçek katılım sağlayan bir sosyal kart bunun parçalarıdır. Bizim için yoksulluk bireysel bir başarısızlık değil, adaletsiz bir sistemin sonucudur.
Kürdistanlı bir kadın olarak Avrupa’da yaşayan Kürt kadınlara mesajınız nedir?
Kürt kadınları direnişin ve politik örgütlenmenin uzun bir geleneğine sahip. Leyla Qasim’ dan Rojava’ da ki kadın savaşçılara kadar Kürt kadınları, özgürlük ve adalet mücadelesinin her zaman en ön saflarında yer almıştır. Bu gücü nerede yaşarsak yaşayalım içimizde taşıyoruz ve bunun farkındalığını korumamız lazım. Parlamentolarda daha fazla Kürt kadına ihtiyacımız var. Siyasal hayata dahil olmak yalnızca hakkımız değil, aynı zamanda sorumluluğumuzdur; oy kullanma hakkımız olsun ya da olmasın. Çünkü siyaset sadece parlamentolarda yapılmaz, haklarımız için mücadele ettiğimiz her yerde yapılır.
Kürt kadınlarının mücadelesi, mülteci kadınların, emekçilerin ve sömürü ile baskıya karşı direnen herkesin mücadelesiyle iç içedir. Avrupa’da yaşıyor olsak bile halkımızla ve onun mücadelesiyle bağımız sürüyor. Buradaki demokratik alanları Kürdistan’daki duruma dikkat çekmek, dayanışmayı örgütlemek ve baskılara karşı ses çıkarmak için kullanıyoruz ve kullanmalıyız. Jin, Jiyan, Azadî bu slogan mücadelemizi dünya çapında birbirine bağlıyor.
