Öz savunma örgütlenerek kültürleşmektir

- Viyan Lolan
25 views
Öz savunma, örgütlenerek toplumsal değerlerini güçlendirmektir. Toplumsallaşan kültürleşir; kültür kalıcılaşarak savunma mekanizmalarını örer.

Sözde tarihin en gelişmiş modern özgürlük çağının özgür bireyleriyiz. O kadar modern ki eskinin tüm değerlerini altüst eden, ama yeninin de kültürleşecek zamanı olamayan yenilikçi bir çağda yaşıyoruz. Her şey yenileniyor; alınan teknik malzemelerin yenilik duygusunu yaşayamadan eskidiğini hissediyoruz, hoşumuza giden bir sanat eserinin yarattığı duyguyu analiz edemeden yenisine bakmak zorunda kalıyoruz. Ruhun gıdası olan müzik, ruhumuza erişmeden yenisiyle rekabet ediyor ve duygularımıza hitap edemeden unutuluyor.
Yenilikler sadece giyim kuşamımızı, yaşam tarzımızı, ilişkilerimizi ve alışkanlıklarımızı etkilemiyor. Düşünce ve ruhumuzda yenilenmeyi yaşayamadığımız için sürekli biçimsel bir yenilenmeye odaklanıyoruz. Düşüncede yaşadığımız yüzeysellik ve huzursuzluk, ruhsal olarak hastalanmamıza neden oluyor. Sürekli beğenilme isteği, kim olmak istediğimizi, nasıl yaşamak istediğimizi ve ne yapmak istediğimizi düşünmemize fırsat vermiyor.
Beğenilme içgüdüsü o kadar tahrik edilmiş ki neyin niçin beğenildiği sorgulanmadan herkes en çok beğenilene yöneliyor. Bu aşırı taklitçi yenilik sadece yaşam biçimleri açısından bir benzeşme yaratmıyor. Estetik cerrahilerle fizikte de birbirine benzeme rekabeti başladı. En çok beğenilen dudaklar, burunlar, bedenler vb. Yenilenmek isteyen herkese ve her şeye bir çözüm bulan yeni özgürlük çağının yarattığı robot insanlara dönüşmek için artık özel bir çabaya ihtiyaç yoktur. Herkes en çok beğenilen olmak isterken ortada farklı hiçbir şey kalmayacak ne de olsa.
Sorgusuz sualsiz en popüler olana yönelme eğilimi, düşüncesizliği derinleştirmekle sınırlı kalmıyor; iradeli ve özgür bir toplum olmanın önünde de engel oluyor. Nihayetinde birbirine benzeyenlerden farklı bir gelişme yaratması beklenmez. Popüler olana yönelmek bir tercih değildir; baskın olanın bilinçsizce kabul edilmesidir. İrade ise bilinç ile alınan kararlar ve tercihlerdir.

İnsanı insan yapan: kültürleşme ve yaratıcılık

İnsanı diğer canlılardan farklı kılan temel özelliğin düşünce gücü olduğu sıkça belirtilir. Oysa gelişen bilimden öğrendiğimiz dikkate değer konulardan biri, tek düşünen canlı olmadığımızdır. Tüm canlıların beslenme, üreme ve savunma temelinde hareket etmesi doğadaki düşünce potansiyelini gösterir. Neyi, nasıl ve neden düşündüğünü bilmiyor olabiliriz; fakat çevresiyle ilişki hâlinde olduğunu, etkilendiğini ve bu etkilenmelere göre farklı hareket edebildiğini gözlemleyebiliyoruz.
Her ne kadar çevresindeki etkileşime bir cevap veriyor olsa da yaşam tarzında ciddi bir değişiklik yapmadığını da biliyoruz. Örneğin, ip yumaklarıyla oynamayı çok seven kedilerin oynamak için kendilerine bir yumak yapmadığını biliyoruz. Yine diğer canlıların birbirini gözlemlerken benzeşme duygusunun olup olmadığını bilmiyoruz; ama insan gibi benzeşmek için birbirlerini taklit etmediklerini biliyoruz.
İnsanın taklit yeteneği doğadaki diğer canlılardan farklı gelişir. Bin yıllarca uçabilmenin, kanatlanmanın edebiyatını yapan insan, günümüzde birçok farklı yöntemle uçabilmeyi başarmıştır. İnsanın temel farkı düşünebilmesi değil, düşündüğünü ve kurguladığını uygulayabiliyor olmasıdır. Buna da yaratıcılık, karar alma ve uygulama iradesi deniliyor.
İnsanı farklı yapan, düşünebilmesi değil; düşünce gücüne göre oluşmasıdır. Bu özelliğinden kaynaklı insan, doğadan farklı olarak kültürleşmeyi geliştirir. Kültürleşmek, taklidi aşan düşünce gücünün yaratıcılığını ifade eder. Toplumlar gelişip farklılaştıkça kültürler de gelişir, büyür, zenginleşir ve farklılaşır. Bin yılların birikimlerini güncele uyarlayarak toplum değerlerini güçlendirir.
Bir şeyin kültürel değer kazanması için de zamana ihtiyacı vardır. Bir nesilden diğerine aktarılamayan sanat, müzik, düşünce; kısaca geliştirilen tüm değerler kültürleşme özelliğini taşıyamaz. Tıpkı bir ağacın köklerini toprağa salması gibi kültürler de aktarıldıkları nesiller kadar kökleşir. Kültür, bireyin toplumsal tarihi ile kurduğu bağdır.

Kültürel hafıza ve yabancılaşma

Kültürleşmek, günlük yenilenmeyi kaldıramayacak kadar tarihseldir; geçmişin ruhunu, duygusunu, özlemini, güzelliklerini ve kolektif emeğini taşıyarak günümüze gelir. Ve neredeyse tüm insanlarda, kültürünü bilmese de onunla övünmek bir gelenek hâline gelmiştir. Çünkü kültür, bir toplumun tüm yaratımlarının hafızası ve tarihidir.
Tarihsel kültürünü bilmek ve korumak, bir çınar ağacı gibi köklerini derine salmakla bağlantılıdır. Eskiden yedi dedesinin ismini bilmek bir gelenekmiş. Şimdi ise nadir bulunan bir özellik. Böyle giderse gelecekte anneden ve babadan kalma bir şeyi bulmakta zorlanılacaktır.
Hafızasız bir toplum demek, şuurunu kaybetmiş bireyler topluluğu demektir. Şuurunu kaybedenlerin özgürlük eğiliminden bahsetmek ise pek mümkün değildir. Böylesi bir toplumda tüketim fazla, üretim zayıftır. Düşünsel ve pratik anlamda üretimi zayıf olan toplumlar, başkalarına bağımlı hâle gelen toplumlara dönüşür. Bu da yabancılaşmaya yol açar.
Kendinden kaçarcasına başkalarına benzeyerek beğenilmek isteyenlerin duruşunda, düşüncesinde ve biçiminde estetik, güzellik olmaz. Olsa olsa itici bir taklit olur. Taklit ise toplumsal bir değere dönüşmez. Değer yaratmayan toplumlar kültürlerini, kültürünü geliştirmeyenler de geleceklerini inşa edemezler. Bir toplumu dağıtmanın, parçalamanın en önemli yöntemlerinden biri, kültürel birikimlerinin oluşmasını engellemektir.

Zihinsel kuşatma ve kültürel çözülme

Yeni olan her zaman dikkat çekicidir. Fakat günümüzün yenilikçiliği, sürekli dikkatimizi üzerine çekerek odaklanmamızı engelliyor, en önemli savunma mekanizmamız olan sorgulama gücümüzü köreltiyor. Daha da tehlikelisi, kültürel gelişmeleri ortadan kaldırıyor. Hiçbir şey kalıcı bir değere dönüşmüyor. Her şeyin neredeyse günlük değişime uğradığı, ama değer yaratmadığı bu çağ, geleceği katlederken bizler de yeni moda değişiklikleriyle geleceğe devredecek hiçbir şey bırakmayacağız. Sözün özü, Cem Karaca’nın şarkısında söylediği gibi, “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete.” çağındayız.

Savunmanın silahla değil bilinçle ilişkisi

Her şeyin çok geliştiği bu çağda doğanın en yaratıcı, en iradeli, en zeki varlığı olan insan; bir gül kadar kendisini savunamıyor, karınca kadar beslenme sorununa cevap olamıyor, çoğalmayı biyolojinin ötesinde düşünemiyor. Sorunların boyutuna sadece bu açıdan bile bakıldığında kendimize karşı yaşadığımız yabancılaşmayı fark eder, çelişki yaşar, sorgular ve cevap bulma ihtiyacı duyarız. Oysa bizlerin, yeniliklere yetişme uğruna düşünceye ve çelişkiye ayıracak zamanı yoktur.
Çağın yenilikçilik bombardımanı karşısında o kadar savunmasız duruyoruz ki savunmayı bile silahla özdeşleştiriyoruz. Oysa savunma, tüm canlıların varlık koşuludur. Silahtan önce bilinçle bağlantılıdır. Silahtan daha tehlikeli olan ise sürekli zihniyet alanına yapılan bombardımanlardır.
En basitinden hiçbir toplum savaşı sevmez. Savaşın ölüm ve acı getirdiğini her toplum bilir. Toplumların birbiriyle düşmanlık yapma derdi yoktur; birbirlerinin acısını ve sevincini paylaşırlar. Toplumlar arasındaki çelişkiler ve farklılıklar kışkırtılmadığında, ideolojik bir saldırıya dönüştürülmediğinde hepimiz komşularımızdan biliyoruz ki birlikte yaşayabiliyoruz.
Fakat birileri için bu çelişkileri tahrik etmek oldukça kazançlıdır. Bu anlamda silah tüccarlarının savaş sevgisi, savaş gerekçesi yaratma ihtiyacını doğurur. Üretilen silahların satılması, kullanılması ve denenmesi için savaş çıkarırlar; savaşı meşrulaştırmak için “vatan, millet, bayrak” ideolojisini tahrik ederler. Vatan, millet ve bayrak kan revan içindeyken silah üreticileri oldukça mutlu olurlar.
Biz daha başımıza ne tür bir felaketin geldiğini anlayamadan duacı olur, devlet babamıza şükrederiz. Nasıl olsa sürekli yaşadığımız açlığa, yoksulluğa, ötekileştirmeye, savaşlara ve ölümlere başını ağrıtan bir devlet babamız, bir de bizi tüm bunlardan koruyan ordumuz vardır. Devletimiz ve ordumuz tüm bu dertler için baş ağrıtırken, neden silahlara ve düşmanlara ihtiyacımız olduğunu sorgulamaksızın bize düşen tek şey, yenilikleri yaşamak ve tüketmektir.

İradesiz toplum ve egemenlik ilişkisi

Asıl zihniyet çarpıtması, insan ölümü üzerinden kâr sağlayan bir sisteme “savunma sistemi” denmesi, toplumun başını ağrıtması gereken tüm alanlarda ise iradesiz bırakılmış olmasıdır. Bundan egemenleri, despotları ve iktidarları sorumlu tutmak da alışkanlığa dönüştü. Söylenenler az olabilir ama fazla değildir.
Fakat madalyonun diğer yüzünde de bunlar için başını ağrıtmaktan vazgeçmiş, sadece tüketimle meşgul olarak huzursuzluğunu gidermeye çalışanları görmemek haksızlık olur. Çünkü madalyonun bu yüzünde; örgütlenmeyen, kültürleşmeyen, üretmeyen, sorgulamayan, iyilik, güzellik ve doğruluk düşüncesini eyleme geçirmeyen, sadece tüketime odaklanmış insanlar vardır. Yani meydanı bir avuç egemene boş bıraktıktan sonra “Neden atını koşturuyor?” dememek için bizi ilgilendiren tüm konularda başımızı ağrıtmak zorundayız.

Öz savunma: bilinç, kültür ve toplumsallık

Sözün özü, öz savunma silahla özdeş değildir. Silah bir savunma aracı olabilir; ama “öz”, silahla değil bilinçle korunur. Toplumların özünde “Benim inancım, dilim, kültürüm, düşüncem seninkinden daha üstündür.” anlayışı yoktur. Üstünlük taslamak birçok toplumda görgüsüzlüktür, ayıptır ve iyiye yakıştırılmaz. Birileri çıkıp üstünlük adına siyaset yaptığında dinleyici bulabiliyorsa, nedeni toplumsal hafızanın ve ahlakın zayıflamış olmasındandır.
Bilinçli ve özgüvenli toplumları bu şekilde yönlendirmek çok zordur. Çünkü toplumun tüm kutsalları ve ahlakı üstünlüğe değil, ortaklığa ve paylaşıma odaklanır.
Bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu bir çağda bu kadar kolay yönlendirilebilir topluluklara dönüşmek, kendi kendini savunmasız bırakmaktır. Öz savunma kendini bilmektir. Toplumsal hafıza ve kültür, bu bilincin öğrenildiği okuldur.
İnsanın en güçlü öz savunması toplumsallığıdır. Hiçbir birey, bir topluma mensup olmadan varlığından bahsedemez. Toplum ise değer yaratan, yarattığı değeri kültürleştiren, kültürü bir sonraki nesle devreden bir organizmadır.
Ölümsüzlük de bununla bağlantılıdır. Hiç kimse, soy sürdürebilme gücünden dolayı tarihe mal olmamıştır. Ölümsüzlük, üretilen değerin toplumsallaşma gücüyle alakalıdır.
Günümüzde bir şey çok güzel, değerli ve anlamlı olsa dahi toplumsallaşmadığı için kalıcılaşmıyor; kalıcılaşmadığı için aktarılamıyor, aktarılamadığı için de kültüre dönüşmüyor. Bu da hepimizi savunmasız bırakıyor.
Öz savunma, örgütlenerek toplumsal değerlerini güçlendirmektir. Toplumsallaşan kültürleşir; kültür kalıcılaşarak savunma mekanizmalarını örer.