Etrafında dönülen güneş, bir karanlık nokta: Ailecilik

- Abdullah Öcalan
29 views
Küçük aileye sığınarak ne kurtarılabilir? Genç delikanlı ve kızların beş-on yıl “aile kuracağız” hayaliyle yaşayıp çalıştıkları bilinmektedir. Kurduk, kuracağız derken kurulur ve daha sonra nasıl idare edileceği gündeme gelir. Avrupa vb. gurbet kapıları açılır. Beş-on yıl da ev yapmak, iş bulmakla geçer. Ardından ihtiyarlık ve ölümle biten bir yaşam.

Aileyi dokunulmaz, hep saygı gösterilmesi gereken bir kurum olarak görmek yerine sömürgecilikle yakın bağlar içinde ve onun ideoloji-politikasının ülke içindeki sağlam dayanağı ve yine insanımızı çare­siz kılan, geleceğinden yoksun bırakan, sorumsuzluğu en çok yaşa­yan ve mutlaka devrimci bir eleştiriyle birlikte, devrimci sürece tabi tutulması gereken bir kurumdur. Bu konuda ne ana-babanın, ne de eşin-dostun gözünün yaşına bakmamak gerekiyor. Onlar zavallı uydu kişiliklerdir. Ne ailedeki kadının gücü vardır, ne de sömürgeci veya ağaya ait olan reisin saygı duyulacak bir gücü vardır. Devrimciler ancak bu zavallıları uyararak ve mevcut ilişkilerini parçalayarak, gerekirse devrimci otoriteyi dayatarak, durulması gereken yerde dur­durmasını bilirler. Ulusal kurtuluş sürecimizde aile engelini her yö­nüyle görmek gerekir. Bunun önünde sivriltilen, Ağrı Dağı gibi yükseltilmek istenen bir engeldir. Bugün en değerli direnişçilerimi­zin karşısına aileleri dikilmiştir. Aileler aracılığıyla dayatılan düşman politikasının yarattığı sonuç ne oldu? Bazıları hainlik yaparak ihanetin içine girdiler ve bazıları da hâlen sorun yaratıyorlar.

Maskeye büründürülmüş ailecilik 

Çağdışı bir düşüncenin esiri olan ana-baba ne yapabilir? Uyanık­lığın gerekliliği açıktır. Bazıları bunun üzerine sahte siyasal görevler de koyarak, aile-kabile kimliklerini işbirlikçi siyasetlerin aracı haline getiriyorlar. Güney Kürdistan’daki yapılanmalar, ulusal kurtuluş için­de derinleştirilen aile-kabile önderlikleri ve bizdeki yansımaları bazı etkinliklerini ancak bu temelde sağlamaktadırlar. Bunları da sözüm ona ulusal kurtuluşçuluk, Kürtlük adı altında yapıyorlar. Aslında açıkça sergiledikleri en tehlikeli işbirlikçi fosilleşmiş aile, aşiret reis­liği kurumlarını bir kapitalist sömürü aracı olarak -tabii ki ulusal maskeli- geliştirmekten öteye çabalar değildir. Bugün bu çabalar, ancak ulusal kurtuluşçulukla oynayarak sömürgecilikten karşılık bu­luyor; maskeli, sinsi ve daha kurnazca bir biçimde tehlikeli bir ailecilik kurumu olarak gelişiyor, çıkıyor. Bunlar siyaset değil, birer ailecilik kurumlarıdırlar. Kapitalist yöntemlerle sağlayamadıkları sömü­rüyü, ulusal kurtuluş maskesi altında insan kanını satarak, kâr, değer sızdırıyorlar. Bu yaklaşımları daha çok eleştiriye tabi tutacağız. Aile kurumunu işbirlikçi siyasetlerin malzemesi haline getiren anlayışla­rın tehlikelerini de sık sık ortaya koyacağız. Çünkü sinsi maskeye büründürülmüş ailecilik, kabilecilik, düşmanın açık saldırılarından daha da tehlikelidir. Ve dikkat edilirse ulusal kurtuluş gerçeğimizde bunların yeri, rolü çok fazladır. O halde, eleştiri silahımızı daha kapsamlı ve zengin kılmalıyız.

Uçurumun kenarında yaşayan aile

Belirtilen iki boyutun yanında daha açılması gereken diğer yanla­rın varlığından da bahsettik. Bu koşullarda yetişen aile bireyi, başta kadın olmak üzere çok olumsuz durumdadır. Böylesine uçurumun kenarında yaşayan bir aile içinde kadın en tehlikeli konumu yaşıyor. Genelde kadının toplum içindeki konumu bizde kat be kat daha da olumsuzdur. Kadın, aile içinde bırakalım bir söz, özgür düşünce sahibi olmayı, dilini açma özgürlüğünün çok uzağındadır. Yine karar gücü olması şurada kalsın, doğru dürüst uyduluk görevini bile yapa­mıyor. Yani geneldeki düşkünlük derecesinin alasını kadının düş­künlük derecesi tayin ediyor. Denilebilir ki, her türlü baskı ve sömü­rünün en uç noktasını kadın yaşıyor. Çünkü dışarıda dövülen, azarla­nan, baskı gören erkek, bunun acısını kadından çıkarıyor. Dolayısıyla bizde kadının içine düştüğü en derin kişiliksizleştirme, sorunların en acısını yaşama sadece kadınlığından doğan bir durum değil; aynı zamanda sömürgecilikten, işbirlikçilikten doğan bütün olumsuz so­nuçların gelip dayandığı son noktadır.

Kadının kurtuluş sorunu

Kadının dilsizliği, güçsüz­lüğü, kendiliğinden doğan bir olay değildir. Var olan ilişkiler sistema­tiği içerisinde geliştirilerek varılan bir aşamadır. Buna bir de kaldıra­mayacağı sayıda çocuklar, ekonomik yoksulluk ve sosyal-siyasal bas­kı eklenirse, kadından insanlık adına geriye ne kalabilir? Şimdi bizde kadın haklarından bahsetmekten ziyade, kadının kurtuluşu veya yeniden insanlık saflarına nasıl katılacağı biçiminde koymak gerekir sorunu. Ortada kişilik denilen bir şey yok ki, özgürlükten bahsedil­sin. Muazzam bir baskı altında düşünce üretme, iradi olma, söz söyleme, sıradan bir karara katılma çok zayıftır. Bu, kadının bizde büründüğü değişikliği ortaya çıkarıyor. Türkiye koşullarında kadın hakları veya özgürlüğü burjuva anlamda da olsa belli bir sınıra gelip dayanmıştır. Konuşur, yürür, gezer, okur, bakar, öğrenir. Bu bile bizde yok. Fakat bu, beraberinde yerel, mahalli özelliklerin en çok kadında somutlaşması sonucunu da doğuruyor. Sömürgeciliğin en olumsuz yansıdığı bu zemin, aynı zamanda mahalli özelliklerin do­ğal bir değer olarak en çok yaşandığı, dolayısıyla ulusal kurtuluş mücadelesinin dayanabileceği bir zemindir de. O halde kadındaki devrimci potansiyelin herhangi bir kesimden daha güçlü olmasının gerçeği de burada yatıyor. Madem ki mevcut statüden en olumsuz yönden etkilenen cins durumundadır, öyleyse ulusal kurtuluş müca­delesinin ileride en çok dayanabileceği veya işlenirse, örgütlendirilirse potansiyelinin çok gelişkin olabileceği bir zemindir.

Düşüncenin gömüldüğü yerdir aile

Aile için daha ayrıntılı gözlemler yapabiliriz. Bizde aile çok yönüyle eleştiriye tabi tutulabilir. Aileden çok, bir dramdır Kürdistan’da yaşanan. Bizde bir kargaşa olan aile, düşüncenin gömüldüğü, iradenin yaz-boz tahtasına çevrildiği, insanımızın paramparça edil­diği, dağıtıldığı bir şeytan üçgenidir. Onun için devrimcileştirilmesi gereken kurumların başında aileyi ele alıyoruz. Bir devrimci bu ko­nuda görevini özenle ele almak durumundadır. Elle tutulur yanı olmayan bu gerici aile ilişkisini basit bir gurur sorunu olarak ele alamayız. Bu ilişkinin sorumlusu değiliz ama bunu devrimcileştirme sorumluluğumuz vardır. Aileciliğin daha birçok uzantısından bahse­dilebilir. Ailesini kuran adam “dünyamı kurtardım” diyor ve sıvışı­yor. Bunun için biz tehlikeli, ulusal-toplumsal kurumlaşmayı engel­leyen bir ilişki diyoruz.

Etrafında dönülen güneş, bir karanlık nokta

Küçük aileye sığınarak ne kurtarılabilir? Genç delikanlı ve kızların beş-on yıl “aile kuracağız” hayaliyle yaşayıp çalıştıkları bilinmektedir. Kurduk, kuracağız derken kurulur ve daha sonra nasıl idare edileceği gündeme gelir. Avrupa vb. gurbet kapıları açılır. Beş-on yıl da ev yapmak, iş bulmakla geçer. Ardından ihtiyarlık ve ölümle biten bir yaşam. Yani doğuştan ölüme kadar etrafında dönülen güneş, bir karanlık nokta biçiminde sonuçlanıyor. Tabii ki, bu yanlış bir felsefe ve yaklaşım tarzıdır. Her şeyi kendiliğindenliğe bırakan, hiçbir şeyi güvencede olmayan kadın ve erkek bizde çok hatalı bir tutum içerisindedir. İlişkileri tehdit eden bu kadar durum ortada iken, bu erkeğin kurtaracağı hiçbir şey yoktur. Kendi pra­tiğinizi gözden geçirirseniz böyle olduğunu siz de tespit edersiniz. Üretim için üretim araçları yok. Nerede eğitimi, kültürü bulacak? Bunların hepsi gasp edilmiş. Geriye gurbet kalıyor. Zaten bizde gur­betçiliğin gelişiminin temelini de bu oluşturuyor.

Aile için yapılan fedakârlıklar

 Aileyi kurtarma adı altında her türlü fedakârlığı yapıyoruz. Eğer aile için yapılan fedakârlıklar devrim için yapılsaydı, hem aile yüzler­ce kat yükselir hem de ülkemiz çoktan kurtulmuş olurdu. Yanılgı o kadar şiddetli ve çabalar o kadar boşa gidiyor ki, sözde namus ve aileyi kurtarmak için bir ömür tüketiliyor. Bazdan yalnız aileyi de değil, sülaleyi kurtarmak için her şeyi göze alıyor, ölüme bile gidiyor. Bugün Kürdistan’daki en basit çekişme ve kavgadan tutalım gurbet sorununa ve bir yığın psikolojik bunalıma kadar hemen hemen her şey aile sorununun uzantısı olarak karşımıza çıkar. Birçok arkadaş, bu kadar karmaşıklaştırılan, çözümsüzlük içinde tutulan bir soruna yaklaşmamak isteyebilir veya bundan ürkebilir.

12 Eylül sonrasında sömürgeciliğin aileye yaklaşımı

Fakat bizi en çok zor durumda bırakan, toplumsal ve ulusal gelişmeye ciddi zararlar veren bu sorunu çözüme götürmek, devrimci görevlerimizden biridir. Bu kadar insanın ömrünü tüketen, boş yere harcayan bir çabaya biz dur diyeceğiz. Sömürgecilik 12 Eylül sonrasında “çocuklarınıza sahip çıkın” temasını bol bol işledi. Her aileye araç-gereç, tezgâh, kurs vb. sunarak restore etmeye çalıştı. Sömürgeciliğin bununla yapmak iste­diği, devrimi engellemektir. Yığınla gencimizin “yarın ne olacağım?” diye beklentisi vardır. Bu yarının temelinde nasıl bir evlilik veya bir aile kurumunun yaratılacağı konusu vardır. Kahvehanelere doluşan gencinden evdeki genç kızına kadar hepsinin beklentisi vardır. Bu beklentilerin gerçekleştiğini kabul etsek bile, ailenin maddi temeli yoktur. Batı’da ve Sovyetler’deki durum yasalarla güvenceye kavuştu­rulmuştur. Bizdeki yasaların ise hayvanlar alemine uygulanabilecek düzeyde olduğu açıktır. O halde gençliğin en verimli 20 yılını kuşa­tan bu beklentiler tehlikelidir. Enerji ve çaba boşa gidiyor. Bir yılı kurtarmak için 6 ay Adana, daha sonra İstanbul ve şimdi de Almanya yollarına düşülüyor. Böylece insanların posası çıkıyor. Daha sonra birden ailenin ne kadar geri olduğunu görüyor ve ret ediyorlar. Ortaya çıkan sonuç ise, her türlü toplumsal sorunların had safhaya ulaşması oluyor.

Ulusal-toplumsal sorunların kaynağı

 Anlaşılacağı gibi, ulusal-toplumsal sorunların önemli bir kaynağı ailenin gericiliğidir. Bu sadece objektif bir durum da değildir. Bugün düşman örgütlüyor, her arkadaşın ailesini şu veya bu oranda örgütle­meye çalışıyor. Ailenin bir üyesi bizim yanımızdaysa, bir üyesini de düşman kapmaya çalışıyor. Aile günümüzde tehlikeli bir devrim ve karşı-devrim yatağına dönüşmüştür. Mücadelenin bu zemindeki tüm sosyal-siyasal boyutlarını görmemiz gerekiyor. Özellikle de çok teh­likeli karşı-devrimci ilişkilerin olduğu aile ortamına fazla güvenilmemelidir. Eleştirici, mücadele edici bir yaklaşım zorunludur. Öz ola­rak sorunun konuluşu budur.

Kadının hareket özgürlüğü yoktur

Bizim burada ulaşmak istediğimiz so­nuç, bunun kadın özgürlüğü ile bağlantılarını koymaktı. Fakat kadın denince bizde akla gelen aile olur. Evinin ötesinde, aileden ayrı bir kadın düşünmek mümkün müdür? Bizde evin ötesindeki kadın suç işlemiştir anlamına gelir. Böylelerine sakıncalı kadın gözüyle bakılır. Bir bayanı evden Parti saflarına almamızın hemen hemen her öğe için büyük bir olay olduğu açıktır. O halde kadının hareket özgürlüğü, Kürdistan’da hemen hemen hiç yoktur. Ana-baba evindeki bu durum koca evinde daha da kötüdür. Toplumsal saflardaki kadın hareketli­liği bizde yok denilecek kadar azdır. Öyleyse bunun çözümü ne olacak? Devrimin en çok dayanması gereken, ama olumsuzluk akıtan bu sorunun ağırlığı ve önemi ortadadır.

 8 Mart 1987