Kök yasa ve barışa cesaret etmek…

- Hacer ALTUNSOY
54 views
Rêber Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni yüzyıllık strateji olarak tanımlaması, oldukça önemli. Herkesin kendini savaşa yatırdığı bir dönemde barışı konuşmak, buna yeltenmek büyük cesaret gerektiriyor. Buradaki cesaret, yüzyılların bilindik yöntemlerinin dışına çıkma cesaretidir; alternatif çözüm geliştirme cesaretidir; yüzyıllık sorunu çözme iradesidir. 

Dünyanın adım adım geniş coğrafyalara yayılan bir savaş girdabına çekildiği bir döneme tanıklık etmekteyiz. Ukrayna’nın İran’a Hazar Denizi’nde saldırmasıyla birlikte savaşın çeperi genişleyecek gibi gözüküyor. NATO Zirvesi’nin ilk sonucu olarak da bakmak yerinde olur. İran’a dönük bir kara harekâtı gündemde olmasa da hiç olmayacağı anlamına gelmez. Kara harekâtı olur mu, olmaz mı zaman gösterecek; ancak net olan şey, savaş çemberinin genişleyeceğine işaret ediyor. NATO Zirvesi aslında daha büyük bir savaşı işaret etmişti. Ancak bunun hangi zaman dilimine denk geleceğini, hangi ülkeleri nasıl bu girdaba çekeceğini de zamanla göreceğiz.

Tarihsel bir eşik

Herkesin savaşa hazırlandığı bir dönemde, Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde kritik bir eşik aşılmak üzere. Bölgesel ve küresel konjonktürde bu gelişme, tarihsel bir zaman dilimi anlamına geliyor. Aynı zamanda oldukça zorlu, tehlikelere açık bir dönemi de işaret ediyor. Çünkü bu eşik, savaşın derinleştiği bir coğrafyada, yani Ortadoğu’da aşılıyor/aşılacak. Eğer bu süreç Türkiye’de başarıya ulaşırsa, kadınlar ve halklar açısından alternatif bir çözüm tarihe yazılacak. Son iki yüzyılda savaşlardan belini doğrultamamış bölge halkları açısından oldukça önemli ve anlamlı.

Sürecin kritik adımları

Ekim 2024’te MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısı ve Rêber Apo’nun 27 Şubat 2025’te başlattığı “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” üzerinden bir buçuk yıl geçti. Kaygılar, korkular ve güvensizliklerle bir buçuk yıl geride kaldı. Bu süreçte Kürt özgürlük hareketi, sürecin temel taşları ve itici rolü oynayacak önemli adımlar attı. Kısaca özetlemek gerekirse; 1 Mart’ta ateşkes ilan etti, 12 Mayıs’ta PKK, 12. Kongresi’nde fesih kararı aldığını açıkladı. 11 Temmuz’da KCK Yürütme Konseyi Üyesi Bese Hozat’ın da içinde yer aldığı 30 PKK gerillası, silahlarını yakarak demokratik siyasete katılmak istediklerini duyurdu. Sürecin en önemli eşiklerinden biri, 26 Ekim 2025’te ilan edildi. PKK, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni ikinci aşamaya taşımak için Türkiye’deki tüm güçlerini Irak’ın kuzeyindeki Medya Savunma Alanları’na çektiklerini duyurdu. Bu adımlar, sürecin ilerlemesi için oldukça kritik adımlardı.

Meclis süreci ve yasal zemin

Devlet ise bu süre içerisinde, TBMM çatısı altında 11 partiden 51 milletvekilinin yer aldığı “TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nu oluşturdu. Komisyon, 5 Ağustos’ta Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş başkanlığında çalışmaya başladı. Birçok kesimi dinleyen komisyonun üç milletvekili, 24 Kasım’da Rêber Apo ile görüştü. Meclis Komisyonu’nun ortak hazırladığı rapor, 18 Şubat 2026’da 47 oyla kabul edildi.
Bugün artık Meclis’e gelecek olan yasa tasarısının temel taşları böyle döşendi. Ancak her şeyin planlandığı takvimde gitmediği, zaman zaman ağırlaştığı, iktidarın bir dönem Rojava’daki gelişmelere, bir dönem de bölgesel gelişmelere endekslediği ve dolayısıyla ağırdan aldığı da sır değil. Tüm bu dönemlerde, yaşanan tıkanmalarda sürecin önünü açan, ilerleten Rêber Apo oldu. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, 24 Temmuz’da Jinnews’e verdiği demeçte, 20 Temmuz’da İmralı Heyeti ile Rêber Apo’nun yaptığı görüşmeye atıfta bulunarak şöyle dedi: “Sayın Öcalan diyor ki, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile geliştirmeye çalıştığım strateji, bir anın ya da bir dönemin stratejisi değil; önümüzdeki yüzyılın stratejisidir.’ Bu, doğrudan kendi cümlesi ve kendi kelimeleriyle ifade ettiği bölümdür. Yine bunu bir fırsat penceresi olarak görüyor ve açılan bu fırsat penceresinin de doğru değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyor. Eşit ve ortak yaşam perspektifiyle kalıcı bir kardeşlik hukukunun zemininin güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyor.”

Kök yasa tartışması

AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in 27 Temmuz’da yaptığı açıklama, Meclis kapanmadan yasanın çıkacağını net olarak belirtti. Yasanın Meclis’e geleceğinin netleşmesiyle birlikte, çıkacak yasanın içeriği daha fazla önem kazandı.
Kök yasa ya da çerçeve yasa, Kürt-Türk ilişkilerinde yeni bir başlangıç olabilecek mi? Rêber Apo’nun “gelecek yüzyılın stratejisi” olarak tanımladığı sürece kapı aralayabilecek mi?
Kuşkusuz son bir buçuk yıldır atılan adımlar ve gelişen süreç, hem Kürt halkı açısından oldukça önemli hem de Türkiye devleti açısından oldukça yeni bir durum. İlk kez Kürt sorununun (henüz adı konulmasa da) çözümüne gidecek ön bir yasa çıkarılacak. Kök yasanın TBMM’den çıkması, yüzyıllık inkâr tarihinde bir kırılma yaratabilir mi? Kök yasa, aynı zamanda sürecin ilerlemesindeki ilk yasal çerçeve olduğu için, devamında yaşanacak gelişmelerle bunu söylemek mümkün olabilir. Ancak bu süreç açısından da iki yıllık belirsizliği sona erdireceği için önemlidir.

Başlangıcın niteliği

Kök yasayı önemli kılan bir diğer konu ise bir başlangıç niteliği taşıması. Başlangıç niteliği taşıması demek, bir yasal sürecin başlaması olduğu gibi, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin içeriğini ve niteliğini de belirleyecek olmasıdır. İktidar tarafından açıklandığı kadarıyla öne çıkan içerik, silah bırakmayı sağlayacak yasal bir zeminin hazırlanmasıdır. Tam olarak kapsamı bilinmemekle birlikte, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Af değil, kişiye özel yasa olmayacak.” diye açıklama yapması, çıkacak yasanın sınırları hakkında ipucu veriyor.

Kök yasadan beklentiler

Kürt kamuoyunun üzerinde durduğu konu, kuşkusuz yasanın içeriğidir. Rêber Apo’nun statüsünün netleşmesi ve süreci yönetir pozisyona gelmesi, sürecin ön koşulu olarak başında belirtilmişti. Kürt özgürlük hareketi, Kürt kadınları ve halkı bu talebi defalarca dile getirdi. AİHM kararı gereği “Umut Hakkı”nın uygulanması da gerekiyordu, ancak o da henüz gerçekleşmedi. Devletin bu konuda yasal zemin dışında bir arayışı olduğu bilgisi de basına yansıdı. Kök yasada Rêber Apo’nun statüsünün netleştirilmemesi, diyalog süreçlerinde olması gereken eşitlik ilkesini zedeleyeceği gibi güven duygusuna da ciddi darbe vurur. Dolayısıyla bu, sadece bir beklenti veya talep değil; sürecin sağlıklı ve kalıcı sonuçlara ulaşması -ki bu hem güveni sağlamak hem de gönüllülüğün geliştirilmesi açısından oldukça önemlidir- için atılması gereken adımların başında olmalıdır.
Yine silah bırakan PKK gerillasının siyaset yapma zemininin açılması da önemli bir gündem olarak cevap bekliyor.

Güvence meselesi

Kök yasadan diğer bir beklenti, süreci güvenceye alıp almayacağı. 2013-2015 süreci yasal güvenceye alınmadığı için sonuçları biliniyor. Bölgedeki gelişmeler dikkate alındığında, sürecin yasal güvenceye kavuşması da oldukça önem taşıyan bir konu. Yasanın “kök” niteliği taşıması için demokratik siyasetin de önünün açılması gerekiyor. Eğer çıkacak yasa böyle bir sonuç doğurursa, o zaman demokratik çözümün itici gücü olabilir ki bu da sürecin kalıcı çözüme ulaşmasını sağlar.
Başlangıç yasasından bunları beklemek çok mu diye sorulabilir. Ancak söz konusu yüzyıllık bir sorunun çözümü olunca, eksik bile kalıyor. Yine geçmiş deneyimlerin sonuç vermemesi, yasal beklentileri de artırıyor. Kuşkusuz bunlar sadece yasalarla da sağlanacak konular değil. Ancak sürecin niteliğini belirleyecek olması açısından önemli konular.

Yüzyıllık sorunla yüzleşmek

Özetle, kök yasanın iki temel konuya zemin sunması gerekiyor. Birincisi, Kürtlerin yüz yıllık inkârı ve yok sayılması nedeniyle var oluştan kaynaklı haklarına kapı aralaması ve güven yaratması; ikincisi ise devletin yüzyıllık parçalanma korkusunu gidermesi.
Yüzyıllık tarih bunu emrediyor aslında. 1921 anayasal haklarını, Lozan Antlaşması sonrası yani 1924’te uygulamadan kaldıran Türk devleti, dönemin ulus-devlet yaklaşımıyla yüz yıllık bir sorunu yaratmış oldu. Yüzyıl boyunca Türk devleti Kürt halkının varlığını kabul etmedi. Kürt halkı, büyük bedellerle bin yıllardır yaşadığı kadim Mezopotamya halkı olduğunu ispatlamak zorunda kaldı. Türk devleti ise sürekli bir parçalanma korkusu ve zorun gücüyle egemenliğini kabul ettirmeye çalıştı. Bu durum büyük kayıplara, tarifsiz acılara sebep oldu.
Yüzyıl önce oluşturulan bu strateji, aslında hem Türkiye halklarına hem de Kürt halkına bir komplo değil miydi? Kürdistan’ı dört parçaya bölerek, yüzyıl boyunca Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de sürekli çatışma ortamını diri tutmayı başka nasıl açıklamak gerekir? Geçmişi değiştirme imkânı yok; ancak geleceği, geçmişin dersleriyle yeniden kurma imkânı her zaman vardır. Dolayısıyla şimdi, çağın bu kritik anında hem Kürtlerin hem de bölge halklarının geleceği inşa etme imkânı ortaya çıktı. Kuşkusuz kalıcı barış, yalnızca hukuki düzenlemelerle değil; toplumun farklı kesimlerinde karşılık bulan ortak bir sorumluluk duygusuyla güç kazanır. Böyle bir irade ortaya çıktığında, geçmişin yükü geleceğin önünde engel olmaktan çıkar.

Barışa cesaret etmek

Rêber Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni yüzyıllık strateji olarak tanımlaması, bu açıdan oldukça önemli. Herkesin kendini savaşa yatırdığı bir dönemde barışı konuşmak, buna yeltenmek büyük cesaret gerektiriyor. Buradaki cesareti kaba bir güçle açıklamak eksik kalır. Buradaki cesaret, yüzyılların bilindik yöntemlerinin dışına çıkma cesaretidir; alternatif çözüm geliştirme cesaretidir; yüzyıllık sorunu çözme iradesi ve cesaretidir. İşte dönemin esas ihtiyacı da budur.