“Barış ve Demokratik Toplum” inisiyatifi ve bölgesel gelişmeler

- Rûşen Samsat
366 views
27 Şubat 2025 tarihinde Rêber Apo’nun yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ve ardından yaşanan gelişmeler özellikle bölgesel ve küresel bağlam içerisinde ele almayı gerektiriyor.

Önderliğin şu değerlendirmesi yeni dönemin bakış ve siyaset anlayışını ortaya koyuyor: “Bölgenin jeopolitikasını parçalayan, kısırlaştıran, ucu kapalı ve katı kimlikli iktidar tekelciliği yerine, bölge ve hatta dünya çapında ucu açık, esnek ve demokratik siyaset anlayışıyla şiddetle ihtiyaç duyulan olanca farklılığı içindeki bütünselliği ve kardeşliği mümkün kılar. Tarihsel-toplumsal kültürün bütünlüğü üzerinde demokratik toplumu gerçekleştirir.” Nihayet yaşanan gelişmelerin de doğruladığı bu bölgesel karakterdir. Kürt halkının bir nevi Ortadoğu’nun dini-ulusal-etnik kimlikleri, siyasi dinamikler arası doğrudan ve hızla bir köprü-bağlaç rolü oynadığı gelişmeler yaşanmaktadır. 

Zorla ulus devlet kalıplarına sokma 

Geçen yüzyılın dar-iktidarcı ulus-devlet yapıları, stratejik-taktik ilişkileri ve nizamı çok ciddi değişimler yaşamaktadır. Geçen yüzyılda nerede bir ulus devlet, hele de sömürgeci bir ulus devlet, devlet olmayan demokratik toplumcu yapıları, kurumları muhatap almış, anlaşmalar yapmıştır? Israrla ve hızla ulus devlet kalıplarına sokulmaya çalışılan bir Suriye gerçekliği ortadadır. Ülkeler ya bir yandan yeni güç dengeleri için hızla parçalanmaya ya da eski statüko gereği hızla ve zorla ulus devlet kalıplarına getirilmeye çalışılmakta. Bir de bu iki dayatmaya alternatif olan ve onları bir şekilde etkileyen bir başka gerçeklik kendisini göstermektedir; Kürtlerin birçok ulustan Alevilerle ilişki biçimi, Kürtlerin Dürzilerle, Kürtlerin Süryanilerle ya da genel olarak Suriye halkıyla ya da halkların karşılıklı birbirini etkileme biçimi giderek yeni formlar kazanmaktadır. 

Son iki ayda yaşanan gelişmeler

Ortadoğu’ya hakim hale getirilen ruhu eskimiş, iktidara yapışmış, bunun için gözünü kırpmadan katliam da dahil her şeyi yapabilecek erkek-egemenlikli “lider” profiline karşı yepyeni bir ruhla donanmış, halkların savunmasını her koşulda esas alan, yaşamını buna adayan, eşitlik ölçülerine yakın seyreden kadınlı-erkekli öncülük profilleri açığa çıkmıştır. Bunu şu veya bu kişilerden bağımsız olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın emeğinin yeni dünyaya yansıyan mücadele gerçekliğinin ve Kürt halkının kazanımı olarak okumak gerekiyor. Bunlar, demokratik siyaset çizgisinin ortaya çıkardığı sadece küçük bir kıvılcım niteliğindedir.  27 Şubat çağrısı ardından, son iki ayda kesinlikle Kürtlerin Türklerle ilişkisi -devletle ilişki kastedilmemekte- daha normalleşme yönünde gelişim gösterdi. Bu ilişki Türkiye’nin demokratikleşmesinde her türlü otoriter ve ezici, siyaseti kendi iktidar merkezli dizayn etmeye çalışan müdahalelerin önünü alan; birbirinin toplumsal dinamiğini ve demokratik eğilimini güçlendiren bir ilişkiye dönüşme potansiyelini güçlü bir şekilde açığa çıkardı. Demokratik muhalefet, demokratik siyaset kesinlikle güçlendi, daha fazla birleşti; hem Kürt, hem Türk halkı daha fazla demokratik siyasetin gücünü gördü. Daha fazla umut ve direnç kazandı. Siyaset, devlet nizamından daha fazla toplumsal alanlara ve dinamiklere kaydı. Özellikle gençliğin siyasete kattığı yenilik, yaratıcılık ve güç inanılmaz derecede yükseldi. Zaten kadının siyasetteki yüzü, etkinliği ve dinamizmi, siyaseti daha yapıcı kılmakta ve ona  daha toplumcu ve demokratik bir nitelik kazandırmakta. Bunun da daha çarpıcı bir şekilde gelişeceği belirtilebilir. Kadınların hem ulusal birlik bağlamında ve hem de Ortadoğu bağlamında daha fazla bir araya geleceği, birbirini güçlendireceği, daha kalıcı ve etkili bağlar oluşturacağı daha şimdiden görülmektedir. 

Yeni bir jeokültürün gelişimi

Halklar açısından bakıldığında da Kürtlerin Araplarla ilişkisi, hızla Arapların Türklerle ilişkisine zemin oluşturmakta. Türkiye ve Kürdistan Alevilerinin Arap Alevilerle ilişkisi, dayanışması gelişti. Toplumlar arası ilişki ve ittifakların daha fazla yayılacağı, özellikle İrani halkların, Azeri, Beluc, Afgan halkların da kültürel ve toplumsal olarak bu gelişmelerden en hızlı etkilendiği görülmektedir. Bu yeni bir jeokültürün de gelişimi olmaktadır.
Aslında Ortadoğu’nun gerçek jeokültürü budur. Bu bölgesel değişimin, yenilenmenin, kendi özüne dönüşün nasıl bir gelişim seyredeceğini heyecanla izliyoruz. Bu espiriyi dar milliyetçi-mezhepçi, ya da marjinal klasik pozitivist bakış açıları ile ele almamak gerekir. Böyle bir bakış açısına sahip olan kimi Kürtçü, geçen yüzyıldan kalma sosyolog-tarihçilerin, aydınların sürecin gelişim seyrini çok okuyamadığını belirtmek gerekir. Döne döne gelişmeleri “Kürt Hareketi’nin yenilgisi-Türk devletinin başarısı” ikilemine sıkıştırıp, ulus-devletçi iktidarcı sistemin argümanlarını  geliştirmektedirler.
Bu doğru değildir. Bu konuda Kürt halkının yaşadığı aydınlanma ve politikleşme düzeyini daha fazla görmek, yüzünü buna dönmek, bunu doğru okumak ve buna öncülük etmek her Kürt aydınının, sanatçının ve demokratın gerçek görevi olmaktadır. Tüm bu gelişmelerle birlikte; bölgede henüz tam oturmamış olan yeni güç dengeleri, hegemonik çekirdeğin inşası, ulus-devlet statükolarının çöküşü karşısında kendini ayakta tutma isteminin ortaya çıkardığı gerici ve halklar açısından tehlikeli ittifak arayışları da devam etmektedir. Bu, hem “Barış ve Demokratik Toplum” inisiyatifini etkilemekte ve hem de bundan doğrudan etkilenmektedir. Bölgedeki iktidarcı güç dengelerindeki ilişkiler, yaşanan demokratik açılım ve gelişim, karşılıklı bir bağ ve denklem içerisindedir; bu dinamiğin daha fazla gelişeceği görülmektedir. 

Kürt gerçekliği bölgesel bir aktördür

Hem İsrail-ABD-Suudi ve BAE merkezli yeni hegemonyanın bölgesel inşa dinamiği hem de Türkiye-İran merkezli statükocu güçler, ulus-devletçi otoriter yapılar Kürt dinamiğini yanına almayı -hatta şekillendirmeyi-, o olmuyorsa ezmeyi, ezdirtmeyi esas almaktadırlar. Yani böyle bir geçiş sürecinde Kürt gerçekliği ve yarattığı etki bölgede adeta üçüncü bir dinamik durumuna gelmiştir.
Gücünü hiçbir zaman salt askeri mücadeleden almayan Kürt dinamiği, meşru ulusal-demokratik talepleri ve mücadelesinin sonucunda, önemli bir demokratik siyaset gücü ve aktörü olarak bölgesel bağlamın tam ortasında yer almaktadır. Son iki aydır hızına yetişemediğimiz gelişmeler bu gerçekliği daha görünür kılmıştır. Kürdistan’ı sömürgeleştirmiş olan ulus-devlet yapılarının bu gerçek karşısında nasıl bir tutum içerisinde oldukları veya nasıl bir siyaset geliştirecekleri, somut olarak hangi adımları atacakları hem kendi durumlarını hem de bölgesel gelişmeleri doğrudan etkileyecektir. Ortadoğu öyle bir süreçten  geçiyor ki, ulus-devletler de dahil bütün aktörlerin küçük büyük farketmeksizin atacağı adımlar, bölgesel düzeyde etki ve sonuç yaratacaktır. Dolayısıyla yeni döneme denk düşmeyen, iyi hesaplanmamış ya da dar iktidar odaklı hesaplarla atılan adımların bumerang gibi kendisini vurma ihtimali çok yüksek. Bunun somut örneklerinden birini AKP’nin Ekrem İmamoğlu şahsında CHP’ye yönelik yaptığı operasyonda gördük. Bununla tam olarak ne yapılmak istendi? Hangi sonuçlarla karşılaşıldı? Bu operasyon ne CHP’yi, ne de Barış ve Demokratik Toplum sürecini zayıflattı, döndü AKP’yi vurdu. Yine İmralı heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder’in tam süreç ivme kazanmışken birden kuşkulu bir şekilde büyük bir kalp krizi geçirmesi? Bunun gerçek sebebinin araştırılması gerektiği açık. Ama -eğer sürece karşı bir adım atılmışsa- Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlığı sonrasında, O’nun şahsında Türkiye’de barış çizgisi etrafında daha geniş bir kesim birleşti; Türkiye halkları, aydınları, sanatçılarının barış etrafında daha fazla kenetlenmesine yol açtı. 

Devlet bütünlüklü değil, bariyerler var

Dolayısıyla süreç, sadece AKP veya mevcut iktidarın vereceği cevap ve atacağı adımların ötesinde bir karakter taşımaktadır. Yeni dönemin temel dinamikleri, araçları, yöntem ve biçimleri devletin yaklaşımı ve atacağı adımlardan bağımsız olarak daha fazla açığa çıkmaya başlamakta; daha fazla umut da yaratmaktadır. Esasta devletin böylesi bir sürece tam ve bir bütünlük içerisinde karar vermediği, pratikte adım atma konusunda ciddi bariyerlerin konulduğu anlaşılmaktadır. Hala bölgesel gelişmeler bağlamında Kürtleri ezmenin fırsatlarını aramakta veya oluşturmaya çalışmaktadır. Kaldı ki, askeri operasyonlar ve soykırım saldırıları durmuş değil.  Elbette devletin bu süreci birden tersine döndürme, inkar ve imha mekanizmasını elden bırakmama ihtimali ortadan kalkmış değildir. Tüm bunlarla birlikte geçen iki aylık süreç, demokratik siyaset ihtimalinin bile ne kadar büyük sonuçlara yol açabileceğini; bütün Türkiye halklarına neleri kazandırabileceğini, bunun bölgesel etkilerinin ne olacağını az çok göstermektedir. Ki bu, henüz bir başlangıç. Demokratik siyasetin devletten bağımsız, onu da aşarak inşa edilmesi gerektiği son gelişmelerle de doğrulandı. Elbette devletin atacağı adımlar olmadan bu süreç ilerlemez. Fakat demokratik siyaset ve dinamik devlete rağmen gelişecektir. Bu sürecin bize en fazla öğrettiği ve hissettirdiği; dipteki demokratik siyaset gücünün birazcık uyandığında bile ne kadar etkili ve çözümleyici-dönüştürücü, cesaret verici ve umutlandırıcı olabileceğidir.