Şimdi herkesi birleştiren ortak payda durup düşünmek, yüzleşmek. Gidenlerin, kalanların, yürüyenlerin; gidenler ve kalanlar adına söz söyleyenlerin, kalem oynatanların ortak paydası! Yaşamın tam karşısında duran ölüm, keskin, yakıcı ve inkâr edilemez bir gerçeklik olarak bizleri hakikate çağırıyor.
İnsan dediğin eşref-i mahlukatın, diğer canlılardan farkı anlamaktır. Baktığı, gördüğü, dokunduğu, karşı koyamadığı ve baş edemediği her şeyi anlayarak ve sırrına ererek çözebilmiş, yenebilmiş ve onunla yaşayabilmiştir. Anlamak gayesiyle yollara düşmüş, hakikatin peşine düşmüş; ateşlerde kavrulmayı, yolların dervişi olmayı, hasretlikler çekmeyi göze almıştır.
Yaşamın döngüsünü sağlayan şey, tam olarak budur; anlama çabası. Çaba diyorum, çünkü tam sırrına erdim derken yeniden muammaya dönüşen çok şey var. Hele de bu çağda ve Kürdistan’da yaşıyorsan. Kadın isen, anne isen, baba isen ve her şeyden öte insansan…Bu muammayı çözmeye çalışmak artık hepimizin boynunun borcudur. Ve kaçacak hiçbir yeri yoktur hiç kimsenin.
Kavramları yeniden düşünür olduk
Zaman, mekân, anlam, his. Bu kavramların hepsini yeniden düşünür olduk. Binlerce yıllık inkâr tarihini yarım asır acılar biriktirerek değiştirmeye çalıştık. Her birimiz ömrümüzden kat be katı katmerli acılar yaşadık, anılar biriktirdik. Zamanı genişliğine değil derinliğine göre ölçtük. Çocuk yaşta olgunlaştık, genç iken yaşlandık. Evlerimizden çıkarak, kendimizi var ettiğimiz her yeri evimiz belledik. Evlerinden çıkanlar başını koyduğu her taşı yastık bellerken, onların yolunu gözleyenlerin başını koyduğu yastık, taş gibi ağır oldu. Yurdunu terk-i diyar eyleyenler gittikleri her yeri yurdu bellerken, ardlarında bıraktıkları sürgünde yaşar gibi oldu. Onlar Rakka’nın, Kerkük’ün çöllerine, Şengal’in, Ararat’ın doruklarına, Haftanin, Zap ve Metina’nın vadilerinde izlerini, kokularını bırakırken, evlerinde onların yolunu gözleyenler geride bıraktıkları eşyalarında onlardan bir iz, kokunun peşine düşer oldu. Gidenlerin durup düşünmeye, ardlarına bakmaya vakti yoktu, kalanlar düşündü, yolunu gözledi, özledi, gözyaşı döktü.
Kimsenin kaçacak yeri yok
Şimdi herkesi birleştiren ortak payda durup düşünmek, yüzleşmek. Gidenlerin, kalanların, yürüyenlerin; gidenler ve kalanlar adına söz söyleyenlerin, kalem oynatanların ortak paydası! Yaşamın tam karşısında duran ölüm, keskin, yakıcı ve inkâr edilemez bir gerçeklik olarak bizleri hakikate çağırıyor. Ölümleriyle yaşamı yaratanlar, yaşarken ölenler, yaşayan ölüler arasındaki tüm mesafeler kapanıyor. Kimsenin kaçacak yeri yok. Gerçeğe gözünü kapatanların yüzleşme, susanların konuşma vakti geldi. Kapılarımızda esen rüzgâr fırtınaya, hafif çiseleyen yağmur sele dönüştü. Hepimizi önüne katıp sürükledi. Herkes tutunacak bir dal arıyor. Anlamak, tanımlamak ve bu karşı konulmaz sürüklenişin içinde soluk almak istiyor. Herkes acıdan kavrulan yüreğine, bilincine su serpecek kelimeler, tanımlar arıyor.
Sadece bir yas değil, bir kavuşma anıdır
Ülkemizde yas var, deniliyor. Anaların gözyaşları, yakılan ağıtlar, emekçi babaların giderek belirginleşen yüz çizgileri bunu anlatıyor. O genç kızlar ve erkeklerin bize bıraktığı bir gülümseme, okudukları bir şiir, bir türkü değiştiriyor bu tanımı. Seslerinden, yüzlerinden yaşamı ne denli sevdikleri, mutlu oldukları, inandıkları okunuyor. Dizlerinde derman kalmamış analar gururla ayağa kalkıyor, ‘işte bu benim evladım’ der gibi. Analar susuyor. Bu kez babaların dudakları titriyor. Vakur duruşları yıllardır hasret kaldıkları o sesle son buluyor. Şehitlerimiz herkese eksik kalanı veriyor. Ağıt yakmaktan, ağlamaktan sesleri kısılmış analarının soluğu, babalarının dökemediği gözyaşı ve çevresindeki herkesi gaflet uykusundan uyandıran bir ürperti oluyorlar.
O halde bu sadece bir yas değil, bir kavuşma anıdır. Uykusuz geceler, kabuslar, umutlarla süren bir bekleyişin sonunda ondan gelen bir habere; sürdükleri kısa ömürlerinde ayak izlerini nereye bıraktıklarını, neleri sevdiklerini, önemsediklerini, nasıl direndiklerini anlatan gerçek hikâyelere, kelimelere, seslere kavuşma anı. Yıllarca beklenen bir fotoğrafa, sese, gülüşe; bir mezar taşına, bir hikâyeye.
Sözsüz sitemsiz birleştiren bir çoğalma anı
Yitirmek diyor kimisi de. Öyledir belki de. Evladını, kardeşini, yoldaşını, sevdiğini, akrabasını, arkadaşını yitiren herkesin yaşamından bir şey eksiliyor. Bir yandan da çoğalıyor, buluşuyor ve tamamlanıyoruz. Eşin dostun, akrabanın ağırlandığı daracık evlerden taşıyor dayanışma ve paylaşım. Meydanlarda on binlerce insanın birbirine kenetlendiği yeni bir toplumsallık doğuyor. Gece karanlığında yalnız başına şehitlerini uğurlayan, doyasıya ağlayamayan, ağıt yakmayan ailelerin ahı yerde kalmıyor. Onlar da ellerinde fotoğraflarla gelip bu onurlu topluluğun bir parçası oluyorlar. Hikâyeler birleşiyor. Amcasının, teyzesinin izinden giden yeğenlerin, abisinin, ablasının intikamını yerde bırakmayıp, yoluna yoldaş olan kardeşler, yeğenler çoğalıyor. Çocuklara anlatılacak hikâyeler, verilecek isimler çoğalıyor. Herkes birbirine cesaret, metanet aşılıyor. Tek başına olsa altında ezilecek bu yükü on binler omuzluyor. Yaşamın tüm dertleri, tasaları, kaygıları bu acının ve yükün altında un ufak oluyor. En onulmaz yara iyileşiyor, en katlanılmaz ağrıya dayanılıyor. Acılarını gözlerine bakarak anlayan, saran bu topluluk giderek büyüyor. Oğlunu zılgıtla uğurlayanı, gidişine kızanı ve geri gelmesi için bina önlerinde nöbet tutanı sözsüz sitemsiz birleştiren bir çoğalma anı bu. Bir affediş anı…
Bir tamamlanıştır aynı zamanda
Yarım kalmışlık diyor kimisi de. Öyledir. Gidenin sevdiği yemeğin kokusu evleri doldurduğunda boğazın düğümlenişi, mutlu bir anda gülüşleri gölgeleyen hüzün, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilen o tatminsizlik, söylenmemiş sözlerin yükü. Hepsi birer yarımlıktır. Bir tamamlanıştır aynı zamanda. Her şeyi giden için daha iyi yapmayı; muhtaç olanla aşını paylaşmayı, artık birine sarılıp öperken, sevgi dolu sözler söylerken utanmamayı öğrenmektir. Hiç vaktin yokmuş gibi dolu dolu yaşamaktır. Onların misliyle hak ettiği yaşamı, insana yaraşır bir şekilde sürmektir.
Kendini o aynada görebilmek
Yüzleşmektir bu yüzden. Bu bozuk düzene kafa tutan o cesur insanların yanında dayanılmaz, aşılmaz dediğin şeyin bir toz zerresi kadar değerinin olmadığını anlamaktır. Materyale tapan, bencilliğin sığ sularında gezenlere inat bu çağda insanlık değerleri uğruna can verenlerin, vereceklerin sana verdiği gelecek umuduna sarılmaktır. Ve bu dingin, berrak suda arınmaktır. Bakmayı değil görmeyi, konuşmayı değil dinlemeyi, buyurmayı değil katmayı, duymayı değil hissetmeyi ve öfkelenmeyi değil affetmeyi öğrenmektir. Kendini o aynada görebilmektir.
Asla çiğnenmeyecek bir yemindir
İşte bu yüzden asla çiğnenmeyecek bir yemindir. Sevinci, neşesi, güzelliği kadar zorluklarını da bal eyleyip içtiğimiz bu kavgaya dair bir yemindir.
Dizlerinde derman kalmasa da yürünecek, acıdan kıvranılsa da hep gülünecek, yorgunluktan dilin damağına yapışsa da ah bile denmeyecek bir kavganın neferi olmaya dair içilmiş bir yemindir.
