Kayyımların gölgesinde kadınlar

Daralan kamusal alan, derinleşen eşitsizlik ve dayanışmayla yeniden güçlenme

- Yüksel GENÇ
13 views
Kayyım politikalarının etkisi, kadınların kamusal alandan geri çekilmesine yol açan koşullar üzerinden de değerlendirilmelidir. Kadınların kültürel faaliyetlere, eğitim çalışmalarına, örgütlü yaşama ve yerel karar alma süreçlerine katılımını destekleyen alanlar daraldığında, eşitsizliklere karşı ortak mücadele olanakları da zayıflar.

Kadına yönelik şiddet yalnızca evin içinde yaşanan bir sorun değil; kadınların ekonomik bağımsızlığından yerel demokrasiye, kamusal hizmetlerden örgütlü dayanışmaya uzanan yapısal bir eşitsizlik meselesidir. Kürdistan’da kayyım politikalarıyla kesintiye uğrayan kadın politikaları ve SAMER’in saha araştırmaları, şiddetle mücadelenin neden kurumsal süreklilik, kamusal sorumluluk ve kadın dayanışması gerektirdiğini ortaya koyuyor.

Kadına yönelik şiddeti yalnızca bireyler arasındaki ilişkilerle, aile içindeki sorunlarla ya da toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı eşitsizliklerle açıklamak, sorunun önemli bir boyutunu gözden kaçırmaktır. Çünkü bir kadının şiddetten uzaklaşabilmesi, yalnızca yaşadığının şiddet olduğunu bilmesine değil; ekonomik olarak ayakta kalabilmesine, çocuklarının bakımını sağlayabilmesine, güvenli bir yere ulaşabilmesine, dışlanmayacağı bir sosyal ortama ve gerektiğinde başvurabileceği kurumların varlığına bağlıdır. Kadının yaşamını değiştirebilmesi için iradesi kadar, bu iradeyi hayata geçirebileceği koşullara da ihtiyacı vardır.

Tam da bu nedenle kadına yönelik şiddet, özel alanın sınırlarına hapsedilemeyecek kadar politik bir meseledir. Yerel demokrasi, kadınların kamusal yaşama katılımı, sosyal politikalar ve toplumsal eşitlik, şiddetle mücadelenin birbirinden ayrılmaz parçalarıdır. Kürdistan’da seçilmiş yerel yönetimlere kayyım atanması da bu çerçevede yalnızca seçilmiş iradenin tasfiyesi olarak değil, kadınların yıllar içinde oluşturduğu kurumsal destek mekanizmalarının, dayanışma alanlarının ve kamusal yaşama katılım olanaklarının kesintiye uğraması bakımından değerlendirilmelidir.

Kayyım politikalarının kadınların yaşamında yarattığı sonuçları anlamak için yalnızca belediyelerin yönetim biçimine bakmak yeterli değildir. Kadın merkezlerinin kapatılması, eşitlik politikalarının gerilemesi, danışmanlık ve dayanışma mekanizmalarının zayıflaması, kadınların toplumsal yaşamla kurduğu ilişkinin hangi koşullarda sürdürülebildiği sorusunu da gündeme getirir. Çünkü kadınların kamusal alanda var olabilmesi, yalnızca bireysel çabalarına değil, bu varoluşu destekleyen toplumsal ve kurumsal olanaklara da bağlıdır.

Şiddetin görünmeyen yüzü: Ekonomik bağımlılık ve suskunluk

Saha Araştırmaları Merkezi’nin (SAMER) 2025 yılında Ergani, Artuklu, Nusaybin ve Kızıltepe’de 3.713 kadınla gerçekleştirdiği araştırma, kadına yönelik şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ekonomik bağımlılık, ücretsiz bakım emeği ve kurumsal desteklere erişim sorunlarından ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyor.

Araştırmanın ortaya koyduğu tablo, kadınların gündelik yaşamlarının büyük ölçüde ev içi sorumluluklar ve çocuk bakımı etrafında şekillendiğine işaret ediyor. Kadınların çalışma yaşamına katılımının sınırlı kalması, yalnızca iş olanaklarının yetersizliğiyle açıklanamaz. Bakım emeğinin kadınların doğal görevi sayılması, çocuk bakım hizmetlerinin eksikliği ve güvenceli istihdam olanaklarının sınırlılığı, ekonomik bağımsızlığın önündeki temel engeller arasında yer alıyor. Eğitim olanaklarına erişimdeki eşitsizlikler de bu tabloyu derinleştiriyor; kadınların hak bilgisine, istihdama ve toplumsal yaşama katılımını zorlaştırıyor.

Böylece birbirini besleyen bir eşitsizlik döngüsü ortaya çıkıyor: Eğitimden uzaklaşma ekonomik bağımlılığı güçlendiriyor; ekonomik bağımlılık kadınların karar alma gücünü sınırlandırıyor; sınırlanan hareket alanı ise şiddet karşısında seçeneklerini daraltıyor.

Şiddetin oldukça yaygın ama en az görünür biçimlerinden biri de psikolojik ve ekonomik denetim. Kadının parasına el konulması, çalışmasının engellenmesi, hareketlerinin sınırlandırılması, sosyal çevresinden uzaklaştırılması veya sürekli aşağılanması, kimi zaman aile yaşamının olağan bir parçası gibi sunulabiliyor. Oysa bunlar, kadının kendi yaşamı üzerindeki iradesini aşındıran ve bağımsız hareket etmesini güçleştiren şiddet biçimleridir.

SAMER araştırması, kadınların şiddetin fiziksel biçimlerini tanımakta genel olarak daha güçlü bir farkındalığa sahip olduğunu; ekonomik ve dijital şiddet gibi alanlarda ise farkındalığın yerel koşullara göre farklılaşabildiğini ortaya koyuyor. Bu durum, toplumsal kabuller içinde normalleştirilen davranışların şiddet olarak adlandırılmasının hâlâ güç olabildiğini düşündürüyor.

Ancak araştırmanın asıl çarpıcı sonucu, şiddeti tanımakla ona karşı harekete geçebilmek arasındaki mesafede ortaya çıkıyor. Kadınların önemli bir bölümü şiddetle karşılaştığında susuyor; önemli bir kısmı ise herhangi bir kuruma başvurmuyor. Bu suskunluğu bilinç eksikliğiyle açıklamak kolaycılık olur. Ekonomik güvencesi bulunmayan, çocuklarının geleceğinden kaygı duyan, aile baskısıyla karşılaşan veya başvurduğunda korunacağından emin olamayan bir kadın için yaşadıklarını dile getirmek, tek başına yeterli bir çıkış yolu yaratmayabiliyor.

Dolayısıyla asıl soru yalnızca kadınların şiddetin farkında olup olmadığı değil, bu farkındalığı güvenli bir yaşam kurma imkânına dönüştürebilecek koşullara sahip olup olmadığıdır. Şiddetle mücadele, kadınlara ne yapmaları gerektiğini söylemekten önce, harekete geçebilmelerini mümkün kılan toplumsal ve kurumsal zemini oluşturmayı gerektirir.

Kayyımlar ve kesintiye uğrayan kadın politikaları

Kürdistan’da kadınların kamusal yaşama katılımını güçlendiren yerel yönetim deneyimleri, meselenin politik boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Kadın danışma merkezleri, eğitim çalışmaları, kültürel faaliyetler, psikososyal destek hizmetleri ve dayanışma ağları, kadınların evin dışındaki yaşamla kurdukları ilişkiyi güçlendiren araçlar oldu. Bu alanlar yalnızca hizmet sunan birimler değildi; kadınların bir araya gelebildiği, haklarını öğrenebildiği, deneyimlerini paylaşabildiği ve ortak talepler geliştirebildiği kamusal mekânlardı.

Bir kadın merkezinin kapatılması, bu nedenle yalnızca bir hizmetin sona ermesi anlamına gelmez. O merkeze danışmak için giden, başka kadınlarla ilişki kuran, hukuki haklarını öğrenen veya yaşadığı sorunu ilk kez dile getirme olanağı bulan kadınlar açısından önemli bir başvuru ve dayanışma alanı da ortadan kalkmış demektir. Kurumsal desteğin kesintiye uğraması, özellikle ekonomik bağımlılık ve aile baskısıyla mücadele eden kadınların yalnızlaşmasını kolaylaştırabilmektedir.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine bağlı Kadın Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezi DİKASUM’un kayyım döneminde kapatılması ve 29 Ocak 2025’te yeniden faaliyete geçirilmesi, bu kesintinin somut örneklerinden biridir. Van’ın Edremit ilçesindeki Şamiram Kadın Dayanışma ve Yaşam Merkezi’nin kapanmanın ardından yeniden açılması da kadın politikalarının yeniden kurulması ve kurumsal sürekliliğin sağlanması ihtiyacını gösteriyor.

Bu ve benzeri merkezlerin kapatılmasıyla şiddet vakaları arasında doğrudan ve tek yönlü bir nedensellik kurmak, kapsamlı veriler olmadan doğru olmayabilir. Ancak kadınların başvurabileceği hizmetlerin zayıflaması, farkındalık çalışmalarının kesintiye uğraması ve dayanışma alanlarının daralması, şiddetle mücadele kapasitesini etkileyebilecek önemli gelişmelerdir. Sorun yalnızca belediye bünyesinde bir birimin bulunup bulunmaması değil; kadınların ihtiyaç duyduklarında ulaşabilecekleri, güven duyabilecekleri ve devamlılığından emin olabilecekleri bir kamusal desteğin varlığıdır.

Kayyım politikalarının etkisi, kadınların kamusal alandan geri çekilmesine yol açan koşullar üzerinden de değerlendirilmelidir. Kadınların kültürel faaliyetlere, eğitim çalışmalarına, örgütlü yaşama ve yerel karar alma süreçlerine katılımını destekleyen alanlar daraldığında, eşitsizliklere karşı ortak mücadele olanakları da zayıflar. Bu, elbette bütün kadınların aynı biçimde etkilendiği veya geçmişe eksiksiz bir dönüş yaşandığı anlamına gelmez. Ancak eşitlikçi ve güçlendirici kurumların ortadan kalkmasının yada zayıflamasının, kadınların güçlenmesini sağlayan toplumsal zemini aşındırdığı açıktır.

Kadınların kamusal alanda var olabilmesi, yalnızca fiziksel olarak evden çıkabilmeleri değildir. Kendi kararlarını verebilmeleri, başka kadınlarla ilişki kurabilmeleri, haklarını öğrenebilmeleri ve kendilerini ilgilendiren kararlarda söz sahibi olabilmeleridir. Bu olanakları destekleyen kurumların ortadan kalkması, kadınların yalnızca hizmetlere erişimini değil, toplumsal özne olarak hareket etme kapasitesini de etkilemektedir.

Ev her zaman güvenli değil: Kurumsal desteğe erişim sorunu

SAMER araştırması, şiddetin çoğunlukla kadınların kendi evlerinde ve en yakın ilişkileri içinde yaşandığını gösteriyor. Bu bulgu, evin her zaman güvenli bir alan olmadığını; aile ve akrabalık ilişkilerinin bazı durumlarda baskının yeniden üretildiği mekanizmalara dönüşebildiğini hatırlatıyor. Kadın kimi zaman yalnızca şiddet uygulayan kişiyle değil, yaşadıklarını görünmez kılan veya ayrılmasını engelleyen toplumsal çevreyle de mücadele etmek zorunda kalıyor.

Araştırmanın kurumsal desteğe ilişkin sonuçları da düşündürücü. Kadınların önemli bir bölümü şiddet yaşadığında herhangi bir yere başvurmadığını, sığınma, psikososyal destek ve hukuki rehberlik hizmetlerine erişimde güçlük yaşadığını belirtiyor. Anadilinde destek alamama sorunu da hizmetlere erişimin önündeki engellerden biri olarak öne çıkıyor.

Kadının yaşadıklarını kendi anadilinde anlatamaması, yalnızca iletişim güçlüğü yaratmaz; haklarını öğrenmesini, başvuru süreçlerini anlamasını ve ihtiyaçlarını doğru biçimde ifade etmesini de zorlaştırabiliyor. Daha da önemlisi, kendisini anlayacak ve yargılamadan dinleyecek bir mekanizmaya duyduğu güveni zedeleyebiliyor. Bu nedenle çok dilli hizmet sunumu, erişilebilirliğin tali bir unsuru değil, hak temelli kamu hizmetinin temel koşullarından biridir.

Kuşkusuz kurumların yalnızca kâğıt üzerinde var olması da yeterli değildir. Kadınların bu kurumları bilmesi, onlara güvenebilmesi, başvuru sırasında ulaşım veya dil engeli yaşamaması ve destek aldıktan sonra da yalnız bırakılmaması gerekiyor. Kurumsallaşma, hizmet birimlerinin açılmasının ötesinde, kadınların bu hizmetlere güvenli ve sürdürülebilir biçimde ulaşabilmesini sağlayan bir kamu sorumluluğudur.

Bu noktada yerel yönetimlerin rolü belirleyicidir. Belediyeler, kadınların gündelik yaşamını doğrudan etkileyen hizmetleriyle şiddetle mücadelede önemli bir kamusal zemin oluşturabilir. Ancak bu sorumluluk, yalnızca sosyal yardım sunmak veya belirli günlerde farkındalık etkinlikleri düzenlemekle sınırlanamaz. Kadınların yaşam koşullarını değiştiren, haklara erişimini kolaylaştıran ve şiddetten uzaklaşabilmeleri için gerçek seçenekler yaratan bütünlüklü politikalara ihtiyaç vardır.

Şiddetten çıkışın yolu: Kadınların yaşamını mümkün kılmak

Kadınların şiddet yaşadıkları ortamdan uzaklaşmalarını zorlaştıran temel etkenler arasında ekonomik bağımlılık ve çocuklarının geleceğine ilişkin kaygılar öne çıkıyor. Bu tablo, şiddetten kurtulmanın yalnızca kadının karar vermesine bağlı olmadığını bir kez daha gösteriyor. Düzenli geliri, güvenli barınma olanağı ve çocukları için bakım desteği bulunmayan bir kadının şiddet ortamından ayrılması çok daha zor hâle geliyor.

Kadınlardan mevcut koşullar içinde güçlü olmalarını beklemek, kamusal sorumluluğu bireylerin omuzlarına bırakmaktır. Şiddetle mücadele, kadınların dayanıklılığına duyulan güven kadar, onların güvenli ve bağımsız bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli koşulların oluşturulmasını da gerektirir.

Bu nedenle yerel yönetimlerin kadın politikaları; istihdam olanaklarını, mesleki eğitimi, erişilebilir kreşleri, güvenli barınmayı, hukuki danışmanlığı ve psikososyal desteği birlikte ele almalıdır. Bakım emeğinin yalnızca kadınların sorumluluğu olmaktan çıkarılması, kadınların eğitim ve çalışma yaşamına katılımı açısından temel bir gerekliliktir. Kadın danışma merkezlerinin güçlendirilmesi, mahalle düzeyinde bilgilendirme yapılması ve kadın örgütleriyle kalıcı işbirlikleri kurulması da bu yaklaşımın tamamlayıcı unsurlarıdır.

Kadınların yeniden güçlenmesi yalnızca belediyelerin hizmet üretmesiyle de sağlanamaz. Bağımsız kadın örgütlerinin, dayanışma ağlarının ve mahalle çalışmalarının güçlenmesi gerekir. Özellikle genç kadınların eğitimden, kültürel faaliyetlerden ve örgütlü toplumsal yaşamdan uzaklaşmasını önlemek, eşitlikçi değerlerin kuşaklar arasında aktarılması bakımından yaşamsaldır.

Kadın merkezleri bu nedenle yalnızca hizmet noktaları değil, kadınların birbirleriyle ilişki kurduğu, deneyimlerini ortaklaştırdığı ve toplumsal sorunlara müdahil olabildiği alanlardır. Buralarda gelişen dayanışma, bireysel sorunların ortak bir eşitsizlik meselesi olarak görülmesini sağlar. Kadınların yalnızlaşmasını önler, hak arama yollarını görünür kılar ve kamusal taleplerin oluşmasına katkıda bulunur.

Dayanışmayı büyütmek, eşitliği kalıcılaştırmak

Oldukça önemli olmakla birlikte, Kürdistan’da kadınların karşı karşıya olduğu sorunları yalnızca geleneksel toplumsal normlarla açıklamak, siyasal ve kurumsal koşulların etkisini görünmez kılar. Aynı şekilde bütün sorunları kayyım politikalarına bağlamak da ekonomik eşitsizlikleri, bakım emeğinin adaletsiz paylaşımını, aile içindeki güç ilişkilerini ve eğitimdeki engelleri gözden kaçırır. Gerçek bir mücadele, bu etkenlerin birbirleriyle nasıl ilişkilendiğini anlamayı ve her birine yönelik kalıcı politikalar geliştirmeyi gerektirir.

SAMER araştırmasının ortaya koyduğu temel gerçek şudur: Şiddetin farkında olmak tek başına yeterli değildir. Kadınların yaşadıklarını dile getirebilmesi, haklarını kullanabilmesi ve şiddetten uzaklaşabilmesi için ekonomik bağımsızlığa, erişilebilir kurumlara ve dayanışma ilişkilerine ihtiyacı vardır. Farkındalık şiddetin tanınmasını sağlar; kurumsal destek bu farkındalığı hak arama ve korunma olanağına dönüştürür; ekonomik ve toplumsal destek ise kadınların yeni bir yaşam kurabilmesinin koşullarını oluşturur.

Seçilmiş yerel yönetimlerin kadın politikalarını yeniden canlandırması önemli bir fırsattır. Ancak mesele, geçmişte kapatılan merkezleri yeniden açmakla sınırlı kalmamalıdır. Kadınların kazanımlarının yönetim değişiklikleriyle ortadan kalkmasını önleyecek kurumsal mekanizmalar kurulmalıdır. Eşitlik politikaları kişilere veya dönemsel tercihlere değil, kalıcı kamu sorumluluğuna dayanmalıdır.

Kadın dayanışması, şiddete maruz kalan bir kadına destek olmanın ötesinde, şiddeti üreten koşullara karşı birlikte söz söyleyebilme gücüdür. Bu gücün korunması, kadınların yalnızca güvenliğini değil, toplumsal yaşamda eşit ve özgür bireyler olarak var olabilmesini de ilgilendirir.

Kayyım politikalarının geride bıraktığı kurumsal kesintiler, kadınların eşitlik mücadelesinin ne kadar kırılgan bir zeminde yürütülebildiğini gösteriyor. Şimdi ihtiyaç duyulan, bu kırılganlığı kalıcı haklar ve sürdürülebilir hizmetlerle aşmak; kadınların yaşamlarını değiştirme sorumluluğunu yalnızca onların cesaretine ve direncine yüklemek yerine eşitliği mümkün kılan koşulları oluşturmaktır.

Çünkü kadınların güçlenmesi yalnızca kadınların meselesi değildir. Yerel demokrasinin, toplumsal adaletin ve birlikte yaşama iradesinin meselesidir. Kadınların kamusal alandan geri çekilmesine yol açan koşulları ortadan kaldırmak, dayanışmayı büyütmek ve eşitliği kalıcılaştırmak, demokratik bir toplumun temel sorumluluklarından biridir.

NOT: Yazının dayandığı rapora erişim linki: https://sahamerkezi.org/ergani-artuklu-nusaybin-ve-kiziltepe-kadin-profili-ile-kadina-yonelik-siddet-farkindaligi-saha-calisma-raporu/