Kadının ve özelde örgütlü kadının geçmişini ve geleceğini Jineolojî perspektifiyle tartışmak, bugünü anlamlandırmak ve örgütlülüğe giden yolu birlikte örmek, bu konferansın temel sorumluluklarından biriydi.
Mevsimin doğaya sunduğu renklilik içinde, şehirden uzak küçük bir yerleşim olan Hollanda’nın Haelen kasabasındayız. Farklı kültürleri, inançları, hikayeleri ve dilleriyle yaklaşık 150 kadın ve 6 çocukla bir araya geldik. Avrupa Jineolojî çalışmasını yürüten kadınların, “Demokratik ve komünal yaşamın inşasında Jineolojî’nin rolü” şiarıyla düzenlediği konferansın davetlileri arasındaydım; tıpkı Almanya’dan annesi Filiz ile gelen küçük Roza gibi…
İçinden geçtiğimiz mevsimin renkleri gibi farklı deneyimlerin ve yaşam hikayelerinin buluştuğu bu yer; sonbaharın aksine bir sonun değil, adeta bir bahar canlılığının yaşandığı bir atmosfere sahibiz. Bugüne kadar yürütülen çalışmaları ve deneyimleri paylaşmak için kadınlar büyük bir koşuşturma içinde. Kürt kadınlarının Jineolojî’ye dair yürüttükleri çalışma, tartışma ve çabalardan etkilenen, bu arayışa ortak olan farklı halklardan kadınlar, üç gün boyunca tartıştılar ve deneyimlerini ortaklaştırdılar.
Ortak bir arayış zemini
Kadın özgürlüğü temelinde alternatif bir bilgi üretimi ve toplumsal dönüşüm arayışı olan Jineolojî, Avrupa’da on yılı aşkın süredir yürütülen çalışmaların birikimini yeni bir dönemin ihtiyaçları doğrultusunda tartışmaya açtı. Konferans, yalnızca geçmiş deneyimlerin değerlendirildiği bir tartışma platformu olarak kalmadı; aynı zamanda kadın özgürlüğü ekseninde geliştirilen düşünsel ve örgütsel birikimin toplumsal yaşama nasıl taşınabileceğine ilişkin ortak bir arayış zeminine dönüştü.
Burada, Jineolojî’nin kadın özgürlüğü temelinde geliştirdiği bilgi ve mücadele birikiminin nasıl yaygınlaştırılacağı sorusunun ötesine geçilerek, bu birikimin gündelik ilişkileri, örgütlenme biçimlerini ve kolektif yaşam deneyimlerini nasıl ortak bir yaşama dönüştürebileceği sorgulandı. Başka bir ifadeyle mesele, yalnızca bilgi üretmek ve bu bilgiyi paylaşmak değil; kadınların birlikte düşünme, karar alma ve yaşamı dönüştürme pratiklerini bu bilgi temelinde nasıl geliştirebilecekleriydi.
“Özgür yaşamın inşacıları”
Rêber Apo, İmralı’dan konferansa gönderdiği yazılı mesajda, “Sevgili yoldaşlar, Jineolojî’nin bilinç ve emek taşıyıcıları, Özgür yaşamın inşacıları” diyerek konferans katılımcılarını şöyle sesleniyordu: “Toplumun sırtındaki hançer kadın köleliğiydi; bu hançer çıkarılmadan hiçbir toplumsal sorun kökten çözülemezdi. Jineolojî, işte bu hançeri tanımlayan, yerinden söküp atan ve yerine özgür yaşamın bilgisini koyan bir bilim olarak doğdu.”
Yürütülen çalışmaların, tartışmaların ve bu çalışmaların geleceğinin önemsendiğinin bir göstergesi olan bu mesaj oldukça dikkat çekiciydi. Rêber Apo’nun mesajında ortaya koyduğu çerçeve, konferansın yalnızca geçmiş deneyimlerin değerlendirildiği ya da mevcut birikimin paylaşıldığı bir buluşma olmadığını vurguluyordu. Mesaj, aynı zamanda özgür yaşamın bilgisini birlikte büyütme ve bu bilgiyi toplumsal yaşama taşıma sorumluluğunu da hatırlatıyordu. Bu sorumluluk üzerine yoğunlaşırken; konferansın atmosferine, kadınların bir araya geliş biçimlerine ve bu buluşmadan olan beklentilere odaklanmanın ne denli önemli olduğunu fark ettim.
Sunumlardan notlar
Sunum yapan bir katılımcı, Jineolojî çalışmalarını geliştirirken Rêber Apo’nun metodoloji ve pedagojisinin yanı sıra Avrupa Kürt Kadın Hareketi’nin yürüttüğü eğitimlerin temel alındığına dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı: “Hevalti (yoldaşlık), Xwebûn (kendi olma), eleştiri-özeleştiri ve tekmil gibi temel miraslar, Jineolojî’nin pedagojisini oluşturdu.” Bu, kadınların var olma sürecindeki önemli dönüm noktalarını tekrar hatırlatan çok kıymetli bir tespitti. Bir başka katılımcının ise “kadın sevgisini ve kaybedilmekte olan maneviyatı” yeniden yaşamsallaştırma arayışındaki o içten haykırışına şahit olduk. İngiltere’den gelen genç bir katılımcının, “Böyle olduğunu bilseydik daha hazırlıklı, daha planlı gelirdik,” sözleri üzerine ona gülerek, “Bir dahaki konferansa hazırlıklı gelirsin,” dememe karşılık, “Zaman akıp geçiyor; böyle buluşmalar acaba bir daha ne zaman olur…” diyerek buluşmanın değerini ve sabırsızlığını dile getirdi.
Arada yürütülen sohbetlerde “Kamplar daha enerjik oluyor…” serzenişini duyunca, bu buluşmada aslında daha yüksek bir enerji beklentisi olduğunu sezinledim. Bu durum, basit bir karşılaştırmanın ötesinde, bir araya gelişlerimizden ne beklediğimiz ve bu buluşmaların nasıl bir dönüşüme hizmet etmesi gerektiği sorusunu da beraberinde getirdi. Oysa üç günlük bu buluşmada ele alınması gereken asıl mesele, yalnızca nasıl bir enerji yarattığımız değil; bu enerjiyi hangi düşünsel ve toplumsal zeminde ortaklaştırabildiğimiz, aynı zamanda duygu ve hissiyatta nasıl bir arada olabildiğimizdir.
Örgütlülüğü örmek
Kadının ve özelde örgütlü kadının geçmişini ve geleceğini Jineolojî perspektifiyle tartışmak, bugünü anlamlandırmak ve örgütlülüğe giden yolu birlikte örmek, bu konferansın temel sorumluluklarından biriydi. Bu nedenle buluşmanın değerini yalnızca atmosferinde ya da hissedilen heyecanda değil; kadınların ortak düşünme, karar alma ve yaşamı dönüştürme kapasitesine ne kattığında aramak gerekir. Bir araya gelmek, heyecan duymak ve deneyimleri paylaşmak elbette önemlidir. Ancak asıl mesele; bu birlikteliğin nasıl bir düşünsel derinlik yarattığı, nasıl bir örgütlülüğe dönüştüğü, hangi soruları ortaya çıkardığı ve ortak yaşamımızda neyi değiştirebildiğidir.
Bu açıdan konferans boyunca dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri, kadınların konuşmaya ve düşüncelerini rahatça paylaşmaya duydukları derin ihtiyaçtı. Konferansın üç ana oturumunda, atölyelerde, yemek ve çay aralarında bu ihtiyacı farklı biçimlerde gözlemledim. Gündelik yaşamlarımızda çokça konuşuyor olabiliriz; ancak asıl mesele neyi, nasıl ve hangi amaçla konuştuğumuzdur. Yaşamımızı doğrudan ilgilendiren hayati konular üzerine düşünmek, soru sormak, birbirimizi dinlemek ve farklı deneyimlerden öğrenmek sıradan bir sohbetin ötesinde bir anlam taşır; nitekim örgütlülük de tam olarak bunu gerektirir.
Eğitim, pedagoji, aile, hafıza, ekoloji, acı, kadın kırımı, adalet, demokrasi; bilmek, öğrenmek ve gelişmek… Tüm bu konular üzerine konuşmak, yaşadığımız olguları anlamlandırmak, sorgulamak ve bilince çıkarmak; bireysel deneyimlerimizi ortak bir anlayışla buluşturmanın en önemli adımlarıdır. Buna belki de diğer bir önemli ihtiyacı daha eklemek gerekiyor: Empati. Çünkü konferansa anneleriyle gelen çocukların, ortamda yabancılık çekmeden ve zorlanmadan, yetişkinlerle sosyal bir bağ kurabilecekleri bir zeminin de sağlanması esastı. Orada bulunan altı çocukla ne kadar empati kurulabildi, bunu tam olarak kestiremesem de kendilerine gösterilen sempatiden onların ne denli önemsendiklerini biliyor ve görüyordum.
Roza ve Filiz’in katılımı
Konferans boyunca edindiğim izlenimleri ve gözlemlerimi katılımcılarla birlikte değerlendirmeye başladığımda, Almanya’dan üç buçuk yaşındaki kızı Roza ile katılan Filiz’in değerlendirmeleri dikkat çekiciydi. Filiz, Jineolojî’nin bilim anlayışına ilişkin yaklaşımının kendisinde yarattığı etkiyi, pozitivist bilim anlayışını sorgulaması üzerinden ifade etti. Ona göre Jineolojî, bilginin yalnızca ölçülebilir, gözlemlenebilir ve deneyimlenebilir olanla sınırlandırılmasına karşı çıkarak hissiyatın ve duyguların da bilgi üretimindeki değerini ve önemini açığa çıkarıyordu.
Filiz, konferansın üç günü boyunca Jineolojî’ye dair düşüncelerinin derinleştiğini, daha önce sınırlı düzeyde takip edebildiği bu alanın farklı boyutlarıyla ele alınmasının ilgisini artırdığını belirtti. Kadın özgürlük mücadelesinin çıkış noktasından aileye, kültüre, müziğe, pedagojiden toplumsal yaşama kadar uzanan tartışmaların, Jineolojî’yi daha bütünlüklü kavramasına katkı sunduğunu ifade etti. Katılımcıların özgürce fikirlerini dile getirebilmesini, tartışmaların Jineolojî’yle bağının korunmasını ve farklı değerlendirmelerin ortak bir perspektif etrafında ele alınmasını konferansın güçlü yanları arasında gördüğünü vurguladı. Bu tartışmaların kendisinde hem düşünsel bir doyum yarattığını hem de gelecekte yapabileceklerine dair yeni kapılar açtığını dile getirdi.
Filiz’in değerlendirmelerinde öne çıkan bir diğer başlık, pozitivist düşünce biçiminin ilişkilerimize yansımalarıydı. Kadınlarla kurulan bağlarda kişileri yalnızca sözleri ve dışa yansıyan davranışları üzerinden yargılamanın önyargılara yol açabileceğini fark ettiğini söyledi. Bir insanın konuşmamasının ya da beklenen tepkiyi vermemesinin her zaman somut bir nedene dayanmayabileceğini, kişinin o anki duygusal durumunun da dikkate alınması gerektiğini belirterek, bu farkındalıkla ilişkilenme biçimlerini yeniden gözden geçirmeyi hedeflediğini dile getirdi.
Roza’nın varlığı ise çocukların bu tür kolektif buluşmalardaki yeri açısından harika bir örnek oluşturdu. Çocuk sahibi olmanın bu tür etkinliklere katılımı zorlaştırdığı yönündeki yaygın düşüncenin aksine Filiz, Roza’nın varlığının kendisi için caydırıcı değil, teşvik edici olduğunu vurguladı. Kızının yurtsever bir bilinçle, dayatmalarla değil farklı ortamları deneyimleyerek kendi iradesiyle büyümesini amaçlıyordu.
Roza’nın konferans süresince kurduğu bağlar da bu yaklaşımı somutlaştırdı. Özellikle ortak bir dile sahip olmadığı İrlandalı bir grup gençle bedensel dil ve duygusal yakınlık üzerinden uzun süre iletişim kurabilmesi, iletişimin yalnızca kelimelere bağlı olmadığını gösterdi. Üç gün boyunca ortamdan ayrılmak istemeyen Roza’nın farklı buluşma alanlarını da “komel” (dernek) olarak adlandırması ve “Anne, gel, komele gidelim, burası çok güzel” demesi, bu ortamın çocukta yarattığı aidiyet hissini görünür kılıyordu.
Filiz’in anlatımı, konferansın yalnızca teorik tartışmaların yürütüldüğü bir alan olmadığını; aynı zamanda farklı yaşlardan ve kültürlerden insanların birlikte yaşama, paylaşma ve ortak idealler doğrultusunda yakınlaşma deneyimi edindiği canlı bir zemin olduğunu ortaya koydu. Bu yönüyle buluşma, yetişkinler açısından düşünsel bir derinleşme sunarken, çocuklar için de alternatif bir toplumsal yaşam deneyimiyle tanışma alanı oluşturmuştu.
“Ben ne kadar komünalim?”
Filiz ve Roza örneğinden yola çıkarak farkındalık dediğimiz şeyin yalnızca görmek ve bilmekle sınırlı olmadığını söyleyebiliriz. Farkındalık, gördüğümüzü anlamak, bildiğimizi sorgulamak ve dünyayı değiştirmek için mücadele etme yönümüzü geliştirmektir. Bu nedenle kadınların konuşma ve düşüncelerini paylaşma ihtiyacını yalnızca bir kendini ifade etme isteği olarak değil, birlikte öğrenmenin, ortak bir bilinç geliştirmenin ve komünal özgür yaşamı inşa etmenin ilk adımlarından biri olarak değerlendirmek gerekir.
Bu konferansın ardından, katılan her kadının kendine şu soruyu soracağına inanıyorum: “Ben ne kadar komünalim?”
Düşünsel bir olgunluk yarattı
Konferansta bir araya gelen farklı halklardan kadınlar, son on yılda sağlanan zihniyet değişimini ve teorik birikimi somut yaşam alanlarına taşımaya hazırlanıyor.
Konferans kapsamında görüşlerini aldığım Jineolojî akademi üyesi Güley, Jineolojî’nin son on yıllık gelişim sürecini değerlendirirken, kadınların kendi tarihlerini ve hafızalarını açığa çıkarma yönünde yürütülen yoğun çalışmalara dikkat çekti. Bu çabanın hem çalışmaların niceliksel olarak büyümesinde hem de Jineoloji’ye yönelik farkındalığın artmasında karşılık bulduğunu ifade etti. Ona göre, Jineolojî’nin ne olduğu, hangi amaçla ortaya çıktığı ve kadınların yaşamında neden yer alması gerektiği soruları, ilk dönemlerde yeterince anlaşılmıyordu. Ancak bu süreçte Jineolojî’nin sistemli biçimde tartışılması ve kadın kurumları içerisinde ele alınması, belirli bir düşünsel olgunlaşmayı beraberinde getirdi.
Bilginin yaşamda yaratacağı değişim
Güley, gelinen aşamada Jineolojî’nin kendisini tanıtmanın ötesine geçerek, ortaya koyduğu perspektifi nasıl hayata geçireceği sorusuna yoğunlaşması gerektiğini vurguladı. Mevcut bilgi yapılanmalarına yönelik eleştirilerin ve farklı bir bilgi anlayışına duyulan ihtiyacın ortaya konulduğunu, ancak bu yaklaşımın hangi yöntemlerle geliştirileceği, öğrenme ve aktarma süreçlerinin nasıl şekilleneceği gibi soruların daha fazla tartışılması gerektiğini belirtti. Bu açıdan temel görevlerden birinin, teorik birikimi somut çalışma alanlarıyla buluşturmak olduğunu ekledi.
Güley’in değerlendirmelerinde öne çıkan temel nokta, bilginin yalnızca üretilmesi ve aktarılmasıyla sınırlı kalmaması gerektiğiydi. Ona göre asıl mesele, üretilen bilginin bireylerin düşünme biçimlerinde ve gündelik yaşamlarında ne tür değişiklikler yaratacağıydı.
Bu çerçevede Güley, kapitalist sistemin ve pozitivist bilim anlayışının belirli bir insan ve toplum modeli oluşturduğunu, Jineolojî’nin ise bu yaklaşımı sorgulayarak kadınların bakış açısını ve toplumsal ihtiyaçları esas alan farklı bir bilgi yapılanması geliştirmeye çalıştığını aktardı. Amaçlarının yalnızca mevcut sisteme yönelik eleştiriler geliştirmek olmadığını, aynı zamanda bu eleştiriler temelinde farklı bir yaşam anlayışı oluşturmak olduğunu paylaştı.
Küresel bir buluşma zemini
Konferansta gözlemlediği farklı kültürlerden ve halklardan kadınların bir araya gelişini de bu arayışın önemli bir göstergesi olarak gören Güley, Jineolojî’nin ortak bir buluşma ve çalışma alanına dönüşmesini değerli bulduğunu sözlerine ekledi. Bu yaklaşımın, Mezopotamya’da ortaya çıkmış olmasına rağmen farklı coğrafyalardan kadınların ilgisini çektiğini ve mevcut sisteme yönelik ortak bir sorgulama zemini oluşturduğunu belirtti. Ona göre Jineoloji’nin farklı halklardan kadınlar tarafından sahiplenilmesi, uluslararası ölçekte yeni ilişkiler ve dayanışma biçimleri geliştirme potansiyelini ortaya koyuyordu.
Güley, konferansta farklı ülkelerde yürütülen çalışmaların, araştırma gruplarının ve deneyim paylaşımlarının bir araya gelmesini de bu sürecin somut bir göstergesi olarak ele aldı. Her coğrafyada farklı ihtiyaçlar ve koşullar doğrultusunda adımlar atılsa da bu çabaların ortak bir perspektif etrafında buluşmasının önemli olduğunu vurguladı. Bu birlikteliği, demokratik konfederalizm düşüncesinin pratikteki ilk adımlarıyla ilişkilendirdi.
Güley, Jineolojî’nin bugüne kadar ortaya koyduğu birikimi ve konferansta gözlemlediği ortaklaşmayı önemli bir kazanım olarak nitelendirdi. Uzun ve aşamalı bir gelişim sürecinin henüz başlangıcında olunduğunu, ancak ilk adımların başarıyla atıldığını ifade etti. Bu gelişimin kendilerine güç verdiğini belirterek; gelecekte nasıl bir bilgi üretim yöntemi geliştireceği, bu bilgiyi toplumsal yaşama nasıl aktaracağı ve kalıcı bir birliğin nasıl oluşturulacağı sorularının önümüzdeki dönemin temel çalışma başlıkları olduğunu söyledi.
Araştırma ve sorgulamaya teşvik etti
İsviçre’den konferansa katılan Ayşe’nin Jineolojî’yle tanışma hikayesi, bu düşünsel arayışın bireysel yaşamlar üzerindeki etkisini ve Avrupa’daki gelişim sürecini anlamak açısından dikkat çekiciydi. Ayşe, Jineolojî’yle ilk kez 2008 yılında Kürt Kadın Kurumu’nda karşılaştığını anlattı. Kurumlarda kütüphanelerin oluşturulduğu dönemde, bir kütüphanenin bir katının bu alandaki dergilerle dolu olduğunu fark ettiğini, başlangıçta “Jin” kelimesinden hareketle bunların sıradan kadın dergileri olduğunu düşündüğünü belirtti. Dönemin kadın sözcüsüyle yaptığı sohbetin ardından Jineolojî’nin Kürt kadın hareketindeki yerini ve Türkiye’de başlayan çalışmaların izlerini öğrenmeye başladığını ifade etti.
İlk dönemlerde dergileri ilgiyle takip etmeye çalıştığını, ancak kullanılan dilin ve felsefi anlatımın zaman zaman kendisi için anlaşılması güç olduğunu söyledi. Buna rağmen ilgisinin zamanla arttığını ifade eden Ayşe, Jineolojî Akademisi üyesi ve çalışmaların öncü isimlerinden Nagihan Akarsel’in katledilmesinin ardından bu yaklaşımın kadın bakış açısıyla kurduğu ilişkiyi daha fazla sorgulamaya ve araştırmaya başladığını anlattı.
Yaşamı anlamlandırma biçimi
Ayşe’nin Jineolojîyle kurduğu bağ, zamanla düşünsel bir ilginin ötesine geçerek yaşamını anlamlandırma biçimini etkiledi. Kapitalist modernite içerisinde hem çalışan hem de çocuklarını büyüten bir kadın olarak yaşamının karmaşık ve zorlayıcı olduğunu belirten Ayşe, bu perspektifin hayatını sadeleştirmesine ve bazı durumları farklı bir açıdan değerlendirmesine yardımcı olduğunu söyledi. İsviçre’deki çalışmaların komite biçiminde örgütlenmeye başlamasını kendi deneyimi üzerinden aktaran Ayşe, başlangıçta daha çok Kürt kadınlarının, özellikle de Bakur’dan gelen kadınların yer aldığı yapının zamanla geliştiğini belirtti. Ancak yaklaşık on yıllık süreci değerlendirdiğinde çalışmaların büyük ölçüde teorik ve akademik bir çerçevede yürütüldüğünü düşündüğünü, Avrupa’da toplumsallaşmanın henüz yeterli düzeye ulaşmadığını vurguladı.
Avrupa’daki akademilerin bir araya gelmesini, deneyimlerin paylaşılmasını ve ortak sorunların tartışılmasını önemli bulan Ayşe, konferansın önceki dönemlere kıyasla daha aktif bir katılımla yürütüldüğünü gözlemlediğini söyledi. Buluşmanın yalnızca geçmiş on yılı değerlendirmekle sınırlı kalmaması, geleceğe yönelik bir yol haritasının oluşturulmasına da katkı sunması gerektiğini belirtti.
Avrupa’da toplumsallaşma arayışı
Bu doğrultuda Ayşe, Avrupa’daki Kürt kadın hareketinin farklı çalışma alanları arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesine dikkat çekti. Jineolojî çalışmalarında yer alan kadınların kültür-sanat, diplomasi ve sosyal alanlarda da faaliyet yürütmesinin bu alanlar arasında bağ kurulmasını kolaylaştırabileceğini ifade etti. Çalışmaların ayrı ve sınırlı bir alan olarak kalmaması, yerel örgütlenmelerle iç içe geçerek gündelik yaşamın bir parçası hâline gelmesi gerektiğini vurguladı.
Avrupa’daki toplumsallaşma sürecinde coğrafi ve kültürel farklılıkların gözetilmesi gerektiğini de belirten Ayşe, Avrupa toplumlarında bireyciliğin yaygınlığına ve diasporada yaşayan Kürtlerin bulundukları ülkelerin toplumsal ve siyasal koşullarından etkilendiğine dikkat çekti.
Jineolojî’nin alternatif bir bilim olarak ortaya çıkışını değerlendirirken Kürt halkının tarihsel olarak yaşadığı kimliksizleştirme ve kültürel varlığını ortadan kaldırmaya yönelik politikaların da göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Ayşe, ilk dönemlerde yazılı üretime ve teorik çalışmalara ağırlık verilmesini bu koşullar içerisinde anlaşılır buldu.
Ayşe’nin değerlendirmelerine göre Jineolojî henüz tamamlanmış bir çalışma değildi; gelişimini ve kendi yolunu bulma sürecini sürdürüyordu. Toplumsallaşmanın yalnızca bilgi aktarmakla gerçekleşmeyeceğini belirten bu yaklaşım, öğrenilenlerin kişinin kendi davranışlarına ve yaşam pratiğine yansımasının önemini ortaya koyuyordu. Ayşe ayrıca, enternasyonalist perspektife rağmen farklı çevreler arasındaki ilişkilerin zaman zaman sınırlı kaldığını belirten bağların güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti.
Kendini tanıma, öz ile buluşma
Konferans kapsamında görüşlerini aldığım TJK-E üyesi Hevidar, Jineoloji’nin temel çıkış noktasını insanın kendini tanıması ve kendi özüyle yeniden buluşması üzerinden değerlendirdi. Önderliğin “Bütün bilmelerin başı, kendini bilmekle başlar” sözünü hatırlatan Hevidar, Jineolojî’nin insanın kendisini, toplumu ve tarihsel gerçekliğini yeniden anlamasına ışık tuttuğunu belirtti. Ona göre Jineolojî, özellikle kadınların yazılmayan tarihini, dile getirilmeyen deneyimlerini ve toplumsal yaşam içerisinde ürettikleri hâlde görünmez kılınan bilgilerini açığa çıkarmayı amaçlıyordu.
Hevidar, toplumsal yaşamda üretilen bilginin zamanla egemen güçlerin elinde bir iktidar aracına dönüştürüldüğünü ifade etti. Bu yaklaşımın ise toplumdan alınan bilgiyi yeniden toplumun hizmetine sunmayı hedeflediğini vurguladı.
Konferansın farklı dillerden, kültürlerden ve coğrafyalardan gelen kadınların deneyimlerini paylaşmaları açısından önemli bir karşılaşma alanı yarattığını belirten Hevidar, kadınların farklı koşullarda yaşasalar da benzer acılar, eşitsizlikler ve sistematik haksızlıklarla karşılaşabildiklerine dikkat çekti. Ona göre bu çalışmaların önemli işlevlerinden biri, bu ortak deneyimleri görünür kılarak kadınlar arasında ortak bir bakış açısının gelişmesine katkı sunmaktı.
Pozitivist bilimin eleştirisi
Hevidar’ın değerlendirmelerinde öne çıkan bir diğer konu, Jineolojî’nin pozitivist bilim anlayışına yönelik eleştirisiydi. Pozitivist bilimin bilgiyi parçalara ayırarak ele aldığını, bu yaklaşımın toplumsal ilişkilerde ve kişiliklerde de parçalanmaya yol açtığını belirtti. Jineolojî’nin bütünlüklü yaklaşımının bu parçalanmışlığı aşmaya katkı sunabileceğini söyledi.
Son on yılda yürütülen çalışmaların insanlarda yarattığı dönüşümün gözlemlenmesi gerektiğini vurgulayan Hevidar, Jineolojî’nin temas ettiği her insanda az ya da çok bir etki bıraktığını düşündüğünü aktardı. Bu etkinin kimi zaman davranış ve düşüncelerde, kimi zaman ise sorgulama ve farkındalık geliştirme biçiminde ortaya çıktığını ifade etti.
Genç erkeklerin merakı ve arayışı
Son yıllarda Avrupa’da Jineolojî’ye yönelik ilginin arttığını gözlemlediğini belirten Hevidar, bu ilginin yalnızca kadınlarla sınırlı kalmadığını, bazı genç erkeklerde de karşılık bulduğunu söyledi. Bu durumu, farklı toplumsal kesimlerde merak uyandırması ve yeni sorgulama alanları açması açısından önemli buldu.
Tarihi birikimlerin topluma aktarılması
Konferans kapsamında görüşlerini aldığım Birgül, Jineoloji’nin kadınların saklı bırakılan ve tarihsel kayıtlara yeterince yansımayan geçmişini araştırma konusunda önemli çalışmalar yürüttüğünü belirtti. Gelinen aşamada ise bu birikimin topluma nasıl aktarılacağı, pedagojik yöntemlerle nasıl yaşamın bir parçası hâline getirileceği sorularının öne çıktığını ifade etti.
Konferanstaki atölye çalışmalarının, daha önce söylem düzeyinde kalan konuların somut biçimde tartışılmasına imkân sunduğunu belirten Birgül, bu birikimin toplumsal yaşamla nasıl bütünleştirileceğine ilişkin tartışmaların kendisinde umut yarattığını söyledi.
Fransa’dan Kürdistan’a türkülerin bağı
Konferansın farklı kültürlerden, dillerden ve deneyimlerden gelen kadınlar arasında oluşturduğu ortak yaşam atmosferine de dikkat çeken Birgül, kadınların kendilerini özgürce ifade edebildiği ve kolektif ilişkiler geliştirebildiği bir ortamın mümkün olduğunu gözlemlediğini dile getirdi. Özellikle moral gecesini bu ortaklığın somut bir örneği olarak değerlendirdi. Farklı dilleri konuşan kadınların şiir, şarkı ve dans aracılığıyla kendilerini ifade ettiklerini belirterek ezgilerdeki ve yaşanmışlıklardaki benzerliklerin ortak bir duygudaşlık yarattığını anlattı. Fransa’dan katılan bir kadının, kendi bölgelerindeki türkülerde dile getirilen acılarla Kürdistan’daki acılar arasında benzerlikler fark ettiklerini ve bu konuda araştırmalar yürüttüklerini aktarmasını da farklı coğrafyalardaki kadınların kendi tarihleri arasında bağ kurmasına örnek gösterdi.
Yargılamadan anlamak
Birgül, toplumsallaşmanın yalnızca bilgi aktarımıyla değil, bireylerin düşünme ve davranma biçimlerinde yarattığı değişimle de değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Jineolojîyle tanışan kişilerin daha önce doğal ya da sıradan kabul ettikleri davranışları sorgulamaya başladıklarını, özellikle cinsiyetçi ve eril bakış açılarının fark edilmesinde bu değişimin gözlemlenebildiğini ifade etti.
Katalonya katılımcıları; Newroz ve Zagros
Beş aylık bebeğiyle konferansa katılan Newroz’un değerlendirmeleri, Jineolojî’nin farklı coğrafyalarda nasıl karşılık bulduğunu ortaya koyuyordu. Newroz, Jineolojî’yle daha güçlü bir ilişkiyi Rojava’da, kadın devrimini yakından tanımak ve kadınların mücadelesinden öğrenmek amacıyla bulunduğu dönemde kurduğunu belirtti. Daha önce bu fikir hakkında bazı şeyler duyduğunu, ancak Rojava’da bu yaklaşımın toplumsal yaşam ve devrim içerisindeki karşılığını gözlemleme fırsatı bulduğunu ifade etti. Katalonya’ya döndükten sonra burada yürütülen çalışmalara katılması da bu deneyimin devamı oldu.
Newroz, Katalonya’daki kadınların Jineolojî’ye büyük ilgi gösterdiğini belirterek bunun nedenlerinden birinin, toplumsal ihtiyaçlardan hareket eden ve siyasi mücadeleye katkı sunan bir bilim anlayışının geliştirilmesi olduğunu söyledi. Katalonya’da düzenlenen eğitimlerin ve söyleşilerin olumlu karşılık bulmasını da bu ilginin göstergesi olarak değerlendirdi.
Katalonya ile Kürdistan arasındaki toplumsal benzerliklere dikkat çeken Newroz, her iki coğrafyada da komünal yaşamın önemini koruduğunu ve bu yaşam biçimini güçlendirmeye yönelik arayışların sürdüğünü belirtti. Bu fikri benimseyenlerin kendi çevrelerinde bu yönde pratikler geliştirmeye başlamalarını önemli buldu.
Ortak mücadele güçlendirilmeli
Konferansın zamanlamasını da önemli bulan Newroz, dünyanın içinde bulunduğu siyasal ve toplumsal koşulların, farklı toplumlarda gelişen mücadelelerin ve henüz yanıtlanmamış soruların birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Özellikle düşünce yapısında hangi değişikliklerin yapılması gerektiği ve mevcut koşullarda komünal yaşamın nasıl inşa edilebileceği üzerine yürütülen tartışmaları değerli buldu.
Avrupa’da siyasetin sağa kaymasına ve kadınların daha önce elde ettikleri hakların yeniden tartışmaya açılmasına dikkat çeken Newroz, ortak mücadele zeminlerini güçlendirmenin önemine değindi. Farklı coğrafyalardaki kadınların deneyimlerini paylaşmasının ve birlikte hareket etme olanaklarını geliştirmesinin, karşılaşılan sorunlara karşı daha güçlü bir irade açığa çıkaracağını belirtti.
Konferans komünün bebeği: Zagros
Metinlerin ve tartışmaların ötesinde, belki de konferansın en şanslı bireyi Zagros’tu. Her arada başka birinin ilgisi ve bakımıyla büyüdü, sürekli bir kucaktan bir kucağa dolaştı. Kimse Zagros’un koşullarına göre kendini ayarlamadı; aksine küçük Zagros annesinin ve kadınların koşullarına uyum sağlayarak bu üç günü geçirdi.
Annesi bu konuda ne kuralcı ne de müdahaleci bir yaklaşım sergiledi. Zagros bu zaman zarfında konferansa katılan ve ilgilenmek isteyen herkesin sevgisiyle, adeta bu büyük konferans komünün bebeği oldu.


