Dönen teşî, birleşen yaşamlar

- İlke Jiyan Ege
209 views
Sistemin dincilik, milliyetçilik, cinsiyetçilikle örülü sınırlarını aşan, ancak bu sınırları aşarsa gerçek bir sosyalist kişilik, duruş kazanacağını bilen, meselenin salt “ezilen bir ulusa, halka destek” değil, bunun ötesinde kendi gerçeğiyle buluşma, özüne doğru yol alma olduğunun ayırdına varabilen; bunu yaptıkça kendi halk gerçekliğini, toplumsallığını bilince çıkaran bir enternasyonalizm ve yurtseverlik anlayışı bu.

 Bundan birkaç ay önce Özgür Politika’da “Hayatımızın ışıltısına, Emine’ye” başlıklı çıkan yazıya Şükrü Erbaş’ın “Kim geçiş izni verecek rüzgâra” şiirinden bir kesitle başlamıştım. Şehit Emine Erciyes’in (Nazlı Taşpınar) bu şiiri çok sevmesinin, öyle derinden hissederek okumasının bir nedeni vardı. Emine’nin hayatı zaten bu şiirin kendisiydi, fazlasıydı; sınırların ötesinde…
Nevşehirli Emine olarak Zagroslar’ı adımladığında Erciyes’in karlı havasıydı sanki tenini kavuran. Bir dağın doruğunda sınır taşını gördüğünde hak verdi şairin “Ya nasıl ayırırız yıldızları, kim geçiş izni verecek rüzgâra” dizelerine. Değil toprak, zihinlerdeki, yüreklerdeki sınırları aşmış da gelmişti. Botan’ın koçer kızı Rojin Gewda’yla kurduğu yoldaşlık, gönüldaşlıkta şu satırlar karşılık buldu: “Sen ancak benimle onaracağın acıyı, ben yalnız seninle sileceğim utancı.” 

Kadınların ulusu yoktur

Bir röportajda Kürdistan’la, Kürt halkıyla, Kürt kadınlarıyla, mücadelesiyle böylesine bütünleşmesini, “Halkların bütünlüğü var PKK’de, başka bir halktan olduğunu hissetmiyorsun, Türkiye bir halklar mozaiğidir, bugün bunu demokratik ulus olarak tanımlıyoruz” diyerek anlatıyor; nasıl bu denli özdeşleştiğini merak edenlere, Rêber Apo’nun O’na söylediği ama her kadının kendini göreceği bir sözle yanıt veriyordu: “Kadınların ulusu yoktur.”
Andrea Wolf’un da arayışlarının yanıtını Almanya’daki işgal evlerinde değil de Kürdistan dağlarında bulmasının nedeni aynıydı: “Burada farklı bir kültürden gelmeme rağmen hiç yabancılık hissetmedim. Artık bu topraklarda bir Alman devrimci olarak yaşayacağım. Buradan aldığım güçle topraklarımı savunacağım ve bunun için tüm gücümü kullanacağım. Başaracağıma inanıyorum.”

Destek değil kendi özüyle buluşma

Her iki şehidin buraya ancak bir kısmını sığdırabildiğim sözlerinde insanın belki de sayfalarca yazsa, saatlerce anlatsa daha iyi ifade edemeyeceği sadelikte bir enternasyonalizm ve yurtseverlik tarifi var. Sistemin dincilik, milliyetçilik, cinsiyetçilikle örülü sınırlarını aşan, ancak bu sınırları aşarsa gerçek bir sosyalist kişilik, duruş kazanacağını bilen, meselenin salt “ezilen bir ulusa, halka destek” değil, bunun ötesinde kendi gerçeğiyle buluşma, özüne doğru yol alma olduğunun ayırdına varabilen; bunu yaptıkça kendi halk gerçekliğini, toplumsallığını bilince çıkaran bir enternasyonalizm ve yurtseverlik anlayışı bu.

Afyonlu Gülnaz, İskenderunlu Rojbîn

Afyonlu Gülnaz, Ankaralı Amara, Tokatlı Çiğdem, Zonguldaklı Canda, Çerkes Toprak, İskenderunlu Rojbîn, Grek Elefteria, Arjantinli Legerîn, Kuzey Ren Vestfalyalı Uta, Slovenyalı Rodi, Fars Rojwan, Avustralyalı Bagok, Karamanlı Bedrettin, İzmirli Cumali ve buraya adını sığdıramadığımız niceleri; Kürdistan, Türkiye, Ortadoğu ve dünya halklarının en güzide evlatları böyle bir anlayışla özgürlük halayında yan yana durdular, omuz omuza mücadele ettiler, ellerini, yüreklerini birleştirdiler.

60 yaşında Sinoplu bir devrimci

Tıpkı bu mozaiği daha görünür kılan Rojava devriminde yer alan Sinoplu Arnavut Rıfat Horoz gibi. Kobanê’nin işgal edildiği günlerde bu ruhu genç, zihni gibi yüzü de aydınlık insan 60 yaşında olmasına aldırmadan tereddütsüz yollara düşmüştü. Maden göçüğünde hayatını kaybetmiş bir maden işçisinin oğlu, bir emekçi olarak, adını Karker yapmıştı.
Karker Kobanê’nin şehrin kurtuluşundan sonra savaşın yıkıcılığını göstermek için kurduğu müzede, mühimmatların ucuna yerleştirdiği çiçeklerle çekilmiş fotoğrafı gibi şu sözleri de hafızamda yer edindi:
“Kürt halkından öğreneceğimiz çok şey var. Burada bir devrim yaşanıyor. Biz 40 yıldır sokaklarda sosyalist devrim diye haykırdık. Şimdi burada sosyalizmi inşa edeceğiz. Gelin ve sosyalizmi birlikte inşa edelim nasıl bir sosyalizm nasıl bir devrim istiyorsanız…”

Kemal Pir’in sözleri

Haki Karer ve Kemal Pir’lere uzanan, bir zincirin halkaları misali birbirine bağlanan, birbirini tamamlayan bu halk öncülerinin, enternasyonal devrimcilerin Kürt Özgürlük Hareketi’nde kendilerini bulmaları elbette ne salt dönemseldir ne de bireysel. Hareketin karakteri, tarihsel diyalektiğiyle ilgilidir.
Hareketin kurucularından Kemal Pir’in mahkeme tutanaklarına yansıyan şu satırlar bunu en net biçimde açığa vurur: “Ben yoksul bir aile çocuğu olarak dünyaya geldim. 12 Mart döneminde Türkiye’de devrimciler öldürülüyordu. İdam ediliyorlardı. Halk üzerinde gerçekten büyük bir baskı vardı. Eşitsizlik vardı… Bu hareket toparlayıcılık vazifesi görüyordu, toparlayıcıydı ve geleceğinde bir şey vardı, yani zafer şeyleri vardı. Hala da var, buna inanıyorum. Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketleri ile Türkiye devrimci hareketi arasında bağ var. Ben bu bağa inandığım için bu iki halkın kardeşliğine de inandığım için ama hâkim sınıflarsız, bu iki halkın birleşmesi de mümkün özgürlük şartlarında, ben halkların öz iradeleriyle çizilmiş siyasal haritalardan yanayım.”

Tarihin can suyuyla yeşeren damar

Halkların ortak mücadelesi ve enternasyonal değerler üzerine kurulu bu diyalektik, sadece 50 yılla ya da Kürdistan’la da sınırlı değildir. Rêber Apo’nun “Demokratik uygarlık çizgisi” olarak tariflediği tarihin derinliklerinden günümüze kadar akıp gelen nehrin can suyuyla her defasında yeniden yeşermesidir.
Rêber Apo’nun “çıkışımda, sistemden kopuşumda büyük rolleri var” dediği Mahir Çayanlar, idam sehpasında “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği” diyen Denizler, İbrahim Kaypakkayalar; Şeyh Bedrettinlerin, Börklüce Mustafaların, Torlak Kemallerin ayak izlerinde yürümüşlerdir. Onlar da tarihin kıvrımlarından miras başka direnişlerin…

Ortaklar’dan Karmatilere, Zabellerden Fatimah’lara…

Şeyh Bedrettin’in Ortaklar’ı ile Karmatilerin Dar’ül Hicre’sini kim ayırabilir? Ya Mazdek’le Hallac-ı Mansur’u?
“Kadınların kurtuluşu olmadan hiçbir halk özgür değildir” diyen Ermeni Zabel Yaseyan’la, “Beni istediğiniz zaman öldürebilirsiniz ama kadınların özgürleşmesini asla durduramayacaksınız” diyerek canı pahasına Farslı kadınlara yol gösteren Fatimah Baraghani’nin, mezarı dahi yok edilen Sadiqeh Dowlatabadi’nin mücadelesi şairin deyimiyle ‘sınırların ardına’ çekilebilir mi?

Liceli Azize anayla Akbelenli Zehra ninenin isyanı bir

Çamlıhemşin’de yaylaları yok edecek Yeşil yol projesine, dozerin önüne elinde sopasıyla geçerek “Ben halkım, biz ha buraların hamuruyla yoğrulmuşuk” sözleriyle karşı duran Havva anayla “Her ağacımız bir memleket eder” diyerek Besta’daki ağaç kıyımına dur diyen Zeynep ananın çığlığı aynı toprağa bağlılıktan, aynı kadın özünden gelir.
“Bu dağ bizim anamızdır, o devletse biz milletiz” diyerek Kazdağlarını savunan Hanife ananın, Akbelen’de zeytinliklerine ağaca sarılarak sahip çıkan Zehra ninenin, Lice’de bakır madeni tehdidindeki yaşam alanlarında nöbet tutan Azize ananın isyanı, duyguları birdir.
Tarihsel yarılma, coğrafyası, etnisitesi farketmeksizin halkların, kadınların iradesini gasp eden devletçi uygarlıkla, demokratik uygarlık arasındadır. Halklar hele hele kadınlar arasında büyük mesafeler, aşılması imkânsız duvarlar, derin yarıklar yoktur. Rêber Apo’nun da dikkat çektiği üzere, yerellere dayanan bir evrensellik, halkların komünal değerlerini ortaklaştıran bir sosyalizm ve enternasyonalizm anlayışıyla kırılamayacak hiçbir yargı, aşılamayacak hiçbir sınır yoktur.
Tam da Jineolojî’nin teşî imgesinde çarpıcı biçimde ifadesini bulduğu üzere. Teşî’nin dönen ucunda kadınlar arasında ayrım silinir; üretkenlik, toplumsal hafıza ve direniş mirası aynı iplikte birleşerek yaşamı birlikte örer. Adı ister Kürtçe ‘teşî’ olsun ister Anadolu’da kullanıldığı haliyle ‘kirman’ olsun…
Şimdi teşîyi anacıl kimliğe dönüşün üzerinde yükselecek demokratik toplum inşası için çevirme zamanı.

“…Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı

her şeyde
her yerde
hep beraber

diyebilmek için

Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak…”  (Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı’ndan…)