Entropi temellüğü: JES’lerin analizi

- Sultan GÜLSÜN
85 views
Karlıova ve Varto hattındaki pek çok su varlığı, dağ ve ağaçlık alan ziyaret olarak kabul edilen, kutsiyet atfedilen yerlerdir. JES projeleri, bu kutsal coğrafyayı endüstriyel şantiyeye dönüştürerek toplumsal hafızayı silmekte, insanı toprağına yabancılaştırmaktadır.

Jeotermal enerjinin teknik literatürde yenilenebilir olarak sınıflandırılmasının temel nedeni, yer ısısının insan ömrü ölçeğinde tükenmez kabul edilmesidir. Ancak fosil yakıtlara alternatif olarak sunulan güneş ve rüzgâr gibi doğal varlıklar sadece döngünün sürekliliğine odaklanırken, enerjinin açığa çıkarılma biçimine, sermaye birikim süreçlerine ve ekosisteme olan etkilerine tamamen kördür.

Sermayenin yeni JES proje sahası

Küresel kapitalizmin “yeşil dönüşüm” adı altında sunduğu yenilenebilir enerji stratejileri, yerel ekosistemlerin ve toplumsal dokuların feda edilebilir görüldüğü birer meta birikim sürecine dönüşmektedir. Günümüzde 6. Bölge teşvikleri ile desteklenen bu yatırımlar, teknik bir enerji ihtiyacından ziyade stratejik birer mekânsal müdahale biçimidir. Aydın ve Manisa gibi Büyük Menderes Havzası’ndaki kentlerde JES’lerin yarattığı tahribata karşı gelişen kitlesel direniç, sermaye denetiminin daha gevşek, yerel halkın rızasının daha kolay manipüle edilebileceği farklı kentlere yönelmiştir. Bu durum, sömürü tipi bir enerji modelidir; enerjinin tüm kârı metropollerdeki holding merkezlerine aktarılırken, kirlenen akiferlerin, zehirlenen meraların ve tetiklenen deprem riskinin tüm maliyeti yerel halkın sırtına yüklenmektedir. Bu bağlamda Bingöl, Karlıova ve Varto hattı, sermaye gruplarının yeni JES proje sahası hâline getirilmektedir.

5686 sayılı Kanun’la düzenlenen süreçler, dışa bağımlılığı azaltma retoriğiyle meşrulaştırılsa da TMMOB raporlarının Büyük Menderes Havzası için ortaya koyduğu tarımsal çöküş verileri, benzer bir ekolojik adaletsizliğin bu kırılgan coğrafyada da taşınmak istendiğini göstermektedir. Projelerin neredeyse tamamında halkın katılımı toplantıları ya usulen yapılmakta ya da yerel halkın gerçek kaygıları bilimsel ve teknik raporlara yansıtılmamaktadır. Oysa ki Aarhus Sözleşmesi ve uluslararası çevre hukuku ilkeleri, halkın yaşam alanlarını ilgilendiren kararlarda bilgilendirilmiş ön onay hakkını temel alır. Bölge halkı için doğa aynı zamanda inançsal ve kültürel bir hafıza mekânıdır.

Toplumsal hafıza siliniyor

Karlıova ve Varto hattındaki pek çok su varlığı, dağ ve ağaçlık alan ziyaret olarak kabul edilen, kutsiyet atfedilen yerlerdir. JES projeleri, bu kutsal coğrafyayı endüstriyel şantiyeye dönüştürerek toplumsal hafızayı silmekte, insanı toprağına yabancılaştırmaktadır. Üstelik projeler için seçilen sahalar, ekseriyetle bölgenin en verimli meraları ve hayvan göçü güzergâhlarıdır. ÇED süreçlerinde bölgedeki hayvan sayısına göre meraların azalması projenin iptalini gerektirirken, bu kural göz ardı edilmektedir. Toprağından ve geçim kaynağından koparılan bireylerin diğer kentlerde ucuz iş gücü hâline gelmesi, bölgenin sosyoekonomik dengesini bozmakta ve demografik bir dönüşümü tetiklemektedir. Dolayısıyla burada kamu yararı kavramı, enerji tekellerinin kâr marjı üzerinden tanımlanmaktadır.

Daraltılan yaşam alanları

Teknik boyutta jeotermal akışkanlar, kimyasal kompozisyonları itibarıyla ağır metaller, radyoaktif elementler ve yüksek miktarda çözünmüş katı madde içerir. JES projelerindeki en büyük risk, kullanılan suyun geri basılması anlamına gelen reenjeksiyon sürecindeki teknik hatalardır. Bölgenin su yollarında meydana gelebilecek sızıntılar veya yanlış katmana yapılan enjeksiyonlar, temiz içme suyu akiferlerine ağır metallerin karışmasına neden olarak su güvenliğini doğrudan tehdit edecektir. İşletme aşamasında vadi içlerinde salınan yoğun su buharı ise nem oranını artırarak bir mikroiklim değişimine yol açma potansiyeline sahiptir. Bu durum bitkilerin yaprak yüzeylerinde stoma kapanmasına neden olur, yaşam alanlarını daraltır ve ekosistemin alışık olmadığı patojenlerin üremesine zemin hazırlar. Ayrıca atmosfere sülfürik asit, hidrojen sülfür gazı ve yağmurlar şeklinde çöken diğer kimyasallar, orman dokusunu ve sucul yaşamı tehdit eder. JES atık sularının yeterince soğutulmadan dere yataklarına deşarj edilmesi ise nehirlerde termal artışa sebep olarak çözünmüş oksijen kapasitesini düşürür ve kitlesel balık ölümlerini tetikler. Havaya ve toprağa karışan bor elementi ise belirli bir eşik düzeyinin üzerinde bitkiler için fitotoksik etki yaratır. Bingöl ve Muş hattındaki meralarda ağır metallerle zehirlenen bitki örtüsünü tüketen hayvanların dokularında biyobirikim oluşur; bu durum gıda zinciri vasıtasıyla doğrudan insan sağlığına taşınır.

Halk sağlığı tehlikede

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamında yayımlanan İşyeri Tehlike Sınıfları Listesi Tebliği uyarınca, jeotermal enerji ile elektrik üretimi ve jeotermal kaynakların sondaj yoluyla çıkarılması faaliyetleri “Çok Tehlikeli İşler” kategorisinde sınıflandırılmıştır. Üretim esnasında yer altından çıkan ve yoğuşmayan gazların başında ise zehirli bir gaz olan Hidrojen Sülfür (H₂S) gelmektedir.
Karlıova ve Varto gibi rakımı yüksek, rüzgâr yönü değişken ve gazın çökme eğilimi gösterdiği çukur alanlarda; çalışanlar ve çevre halkı açısından ani ve ölümcül zehirlenme riski oldukça yüksektir. Aydın’da yaşanan standart dışı deşarjlar ve tarım işçilerinde görülen akut zehirlenmeler, bu riskin en somut örneklerindendir.
Derin sondaj çalışmaları sırasında beklenmedik yüksek basınçlı ceplere girilmesi, kontrolsüz akışkan çıkışlarına ve şantiye kazalarına yol açabilmektedir. Akışkanın yüksek asiditesi, boru hatlarında hızlı korozyona neden olurken; bölgenin sert kış koşulları metal yorgunluğunu ve ekipman donmalarını tetikleyerek kaza riskini çarpan etkisiyle artırmaktadır. Ayrıca çalışanlar; dehidrasyon ve termal stresin yanı sıra, türbin işletimi sırasında oluşan 120 dB üzerindeki ses seviyesi nedeniyle kalıcı işitme kayıpları riskiyle de karşı karşıya kalmaktadır.

Sismik hareketlilik tehdit ediyor

Projelerin yarattığı en büyük tehditlerden biri de sismik hareketliliktir. Planlanan proje sahası, Türkiye’nin sismik açıdan en aktif ve en tehlikeli üç eklem hattı üzerinde yer almaktadır. Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF) ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın (DAF) kesişim noktası, bu sürecin bölgesel riskini açıkça gözler önüne sermektedir.
Yüksek basınçlı reenjeksiyon süreçleri, yerkabuğundaki gözenek suyu basıncını değiştirerek fay hatları üzerindeki sürtünme direncini azaltmaktadır. “Tetiklenmiş sismisite” olarak tanımlanan bu durum, hâlihazırda yüksek tektonik stres altındaki fayların zamanından önce ya da daha şiddetli biçimde kırılmasına yol açabilmektedir. Küresel deneyimler, bu riskin teorik olmadığını ortaya koymaktadır.
2017 yılında Güney Kore’nin Pohang kentinde meydana gelen 5.5 büyüklüğündeki deprem, Stanford Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalar sonucunda doğrudan jeotermal reenjeksiyon çalışmalarına bağlanmış; bu olay 1.700’den fazla insanın evsiz kalmasına neden olmuştur. Yeni Zelanda’daki Wairakei sahasında ise kontrolsüz akışkan çekimi nedeniyle bazı bölgelerde yılda 0,45 metreye ulaşan zemin çökmeleri rapor edilmiş, tarım arazilerinde geri dönülemez altyapısal hasarlar meydana gelmiştir.

Su havzası ve ekosistem

Günün sonunda sermaye, yerin altındaki düşük entropili (yüksek kaliteli) enerjiyi kendi hanesine kâr olarak aktarırken; yüzeye ve yerel halkın yaşam alanlarına yüksek entropili bir yıkım, yani atık, kirlilik ve sismik kaos bırakmaktadır. Üstelik şirketler, yaklaşık 20-30 yıl süren ekonomik ömürleri sona erdiğinde sahayı terk etme eğilimindedir. Düzgün kapatılmayan bu “hayalet kuyular”, onlarca yıl boyunca tatlı su akiferlerine zehirli akışkan sızdırmaya devam edecektir.
Bu nedenle enerji yatırımlarında, il sınırlarını esas alan tekil değerlendirmeler yanıltıcıdır. Planlamalar; su havzası ve ekosistem bütünlüğü temel alınarak yapılmalıdır. Bir dere yatağının, bir meranın ya da bir topluluğun sağlığı; enerji yatırımlarının ekonomik fizibilitesinden ve sermayenin genişleme arzusundan daha üstün bir ölçüt olarak kabul edilmelidir.