Erkeklik zihniyetinin çözülmesi

- Aynur Sarıca
392 views
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü kapsamında, kadın özgürlük mücadelesi içerisinde yer alan bir grup araştırmacı ve eğitici olarak Amed, Wan, İstanbul, Bitlis, Muş ve Erzurum’da Erkeklik Zihniyeti Değişim ve Dönüşüm Atölyeleri düzenledik.

Uzun süredir yürüttüğümüz saha gözlemleri, kadın hareketinin biriktirdiği deneyim ve Jineolojî perspektifinin sunduğu yöntemsel çerçeve doğrultusunda hazırladığımız bu atölyeler, erkekliğin gündelik yaşamda nasıl yeniden üretildiğini görünür kılmayı amaçlıyordu. Çalışma, yalnızca katılımcıların deneyimlerine dayanan spontane bir süreç değil; bilinçli bir planlama, içerik tasarımı ve kolektif bir emek sonucu ortaya çıktı.

Erkeklik normları

Atölyeleri yürütürken ilk oturumlarda birçok erkeğin konuşmakta zorlandığını, özellikle yönetici konumunda olanların duygularını ifade etmekten çekindiğini gözlemledik. Bu sessizliğin sıradan bir çekingenlik olmadığını; erkeklik normlarının yıllar boyu öğrettiği “duygusuzluk”, “zayıf görünmeme” ve “otorite kaybetmeme” baskısının açık bir yansıması olduğunu sahada doğrudan deneyimledik. Bu nedenle tartışmayı açmak için önceden hazırladığımız kısa hikâyeleri ve günlük yaşamdan seçtiğimiz örnekleri bilinçli bir yöntem olarak kullandık. Bu anlatılar, erkekler için görünmez olan pratikleri somutlaştırdı ve tartışmayı derinleştirdi.

Kuşak farkı belirleyici

Çalışmamızda kuşak farkının belirleyici olduğunu da net biçimde gördük. Genç erkeklerin sorulara daha açık, daha sorgulayıcı yaklaşması; aile, ilişki ve toplumsal roller üzerine yeni bir model arayışı içinde olmaları dikkat çekti. Buna karşılık, yaş ortalaması yüksek katılımcıların çoğu geleneksel erkeklik rollerini savunuyor, “biz böyle büyüdük” söylemiyle bazı konuları tartışılmaz bir gerçeklik gibi koruyordu. Bu gözlem, erkeklik kodlarının erkeklere doğrudan aktarılmakla kalmayıp kültürel bir miras olarak kuşaktan kuşağa taşındığını bir kez daha gösterdi.

Görünmez hiyerarşi

Birçok erkeğin kendisini eşitlikçi olarak tanımlamasına rağmen, dil ve beden pratikleriyle tahakkümü yeniden ürettiklerini atölyelerde açıkça gördük. “Ben izin veriyorum”, “Müsaade ettim” veya “Ben getirdim” gibi ifadeler, aile içindeki görünmez hiyerarşinin hâlâ güçlü biçimde var olduğunu gösterdi. Eşitlik söyleminin, ancak gündelik pratikleri dönüştürdüğü ölçüde anlam kazandığını bir kez daha gözlemledik.

Söz kurma biçimleri

Atölyelerde dikkat ettiğimiz önemli bir başka nokta ise erkeklerin söz kurma biçimleriydi. Birçok katılımcının kendi davranışları, ilişkileri ya da sorumluluklarına doğrudan temas etmekten kaçındığını; bunun yerine tartışmayı hızla teorik çerçeveler üzerinden sürdürmeyi tercih ettiğini gözlemledik. Paradigma, Önderlik, toplumsal çözümlemeler veya genel politik perspektifler üzerinden yapılan bu konuşmalar, ilk bakışta bilinçli ve ilerici bir söylem gibi görünse de çoğu durumda erkeğin kendisini tartışmanın merkezinden çıkarmasına hizmet eden bir kaçış alanı yaratıyordu. Bu yönelim, erkekliğin yüzleşmeyi zorlaştıran savunma mekanizmalarından biri olarak sahada sıkça karşımıza çıktı. Böylelikle teoriye sığınmak, kişisel sorumluluğun konuşulmasını erteleyen ve pratik dönüşümü görünmez kılan bir strateji hâline geliyordu. Bu bulgu, erkeklik zihniyetinin değiştirilmesinde yalnızca teorik tartışmaların değil, gerçek bir kişisel yüzleşmenin ve gündelik pratiklerde somut değişimlerin belirleyici olduğunu bir kez daha gösterdi.

Tahakküm üreten bir sistem

Tartışmaların ilerleyen aşamalarında erkeklerin “her zaman güçlü olma”, “duygularını saklama”, “sürekli dayanıklı görünme” gibi rollerin kendileri için de baskı yarattığını ifade etmeleri önemli bir yüzleşme anı oldu. Böylece erkekliğin yalnızca kadınlar üzerinde değil, erkeklerin kendi yaşamlarında da tahakküm üreten bir sistem olduğu sahada güçlü biçimde görünür hâle geldi.

Baba-oğul ilişkisi

Erkeklik zihniyetinin aile içinde özellikle baba–oğul ilişkisi üzerinden kurulduğunu belirten ifadeler, çalışmamızın en çok tekrar eden temalarından biriydi. Babanın oğul üzerindeki otoritesi, ardından oğulun kız kardeşine ve ailedeki kadınlara aktarılan mikro bir iktidar zincirini oluşturuyordu. Bu zinciri görünür kılmak amacıyla hazırladığımız hikâyelerden biri, çocuğu uyutan karakterin cinsiyetsiz bırakılmasıyla erkeklerin otomatik olarak bu kişiyi “kadın” olarak hayal etmesine yol açtı. Hikâyenin sonunda karakterin “erkek” olduğunun anlaşılması, birçok katılımcı için beklenmedik bir yüzleşme yarattı.

Tarihsel ve kültürel kökler

Din, mitoloji, felsefe ve bilimin erkeklik kodlarını nasıl beslediği üzerine yürüttüğümüz tartışmalar, erkekliğin kahramanlık, akıl, güç ve otoriteyle özdeşleştirilmesinin tarihsel ve kültürel köklerini açığa çıkardı. Bu tartışmalar, erkeklik zihniyetinin yalnızca bireysel tutumlarla açıklanamayacak kadar derin ve kurumsallaşmış bir yapı olduğunu gösterdi.

Erkeklik kodlarının çözülmesi

Çalışmanın teorik çerçevesini oluştururken Jineolojî yaklaşımından yararlandık. Jineolojî, erkeklik kodlarının çözülmesini kadın özgürlüğünün, toplumsal barışın ve demokratik yaşamın temel şartlarından biri olarak ele alıyor. Abdullah Öcalan’ın “Erkeği değil, erkekliği öldürmek gerek” sözü, atölyelerde yürüttüğümüz tartışmaların hem politik hem kuramsal hattını belirledi. Erkeklik sisteminin çözülmesinin yalnızca kadınları özgürleştirmediğini; erkeklerin üzerindeki baskı yükünü de hafiflettiğini katılımcılarla birlikte değerlendirme imkânı bulduk.

Umut verici bir kapı araladı

Tüm bu gözlemler, yaptığımız çalışmanın yalnızca bir günün etkinliği değil; sahada yürüttüğümüz uzun soluklu araştırmaların, kadın hareketinin bilgi birikiminin ve kolektif emeğimizin bir sonucu olduğunu ortaya koyuyor. Erkeklik zihniyetinin dönüşümünün hem bireysel hem toplumsal düzeyde sorumluluk gerektiren uzun bir süreç olduğunu gördük. Atölyeler, gelecekte yürütülecek benzer çalışmalar için güçlü bir zemin oluştururken, daha eşit ve özgür bir yaşamın mümkün olduğuna dair umut verici bir kapı araladı.