Fransa’da jineolojî tartışmaları: Özgürlük arayışında bir kıvılcım

33 görüntüleme
2016’da Paris’te jineolojî konferansı yapıldı. Fransa’da yaşayan kadınlar bir yandan bu konferansa katılacakları için heyecanlılardı ama öte yandan da çelişkileri vardı. Ataerkil sistemin tarihsel gelişimi, kadın ve doğal toplumun buna karşı mücadelesi hakkındaki tahliller fikirsel yol ve yöntemlerde yeni ufuklar açıyordu. “Eğer geçmiş zamanda kadın ezilen değildiyse neydi?”, “Özgür kadın kimdir?” “Nasıl yaşamalı?” gibi sorular, birçok kadının üzerinde ilk defa kafa yorduğu sorulardı.

Paris’teki konferansın ertesinde, jineolojî çalışmasının Avrupa’daki üyeleri kamp, atölye, seminer ve eğitim ile adım adım jineolojî’nin bakış açısını tanıttılar, hem de tabiri caizse akılları karıştırarak Fransa’da yeni tartışmaların önünü açtılar. Özellikle kentli ve aydın kadınlar tarafından jineolojî’nin kadının doğasına ve feminizme eleştiriler çoğu zaman kabul edilmedi fakat Kürt Kadın Hareketi’nin tecrübesi, “erkeği öldürmek”, “erkeği dönüştürmek”, “özgür-eşyaşam” gibi kavramlar tartışıldı ve bu yeni arayışlara vesile oldu: “Kadın, toplum ve doğanın sorunları nereden kaynaklanıyor ve çözümü nasıl olmalı?” Fransa’daki jineolojî tartışmalarında pozitivist bilimlerin ve ulus-devlet sisteminin sol ve feminist düşünceler üzerindeki etkisi ortaya çıkıyordu. 1789 Fransa Devrimi’nin ertesinde iktidarı ele geçiren erkek burjuva, en gelişkin sınıf, cins ve ulus olarak kendini sunmuş ve bu görüşü tüm dünyada yaymıştır. Bu minvalde Avrupalı bilim insanları ulus-devlet ile anlaştı ve kadın, doğa ve toplum üzerindeki işgale meşru bir kılıf yarattı.

Erkek merkezli tarihin etkileri

Tam da bu zamanda ’Evrensel erkek (insan) hakları beyannamesi’ yeni bir özgürlük tanımı haline geldi. Yani bireysel özgürlük erkek burjuvazinin asıl özgürlük olarak pazarladığı bir meta haline geliyor, kapitalist modernite de bu beyannameyi toplumsal sözleşme ve en ahlaki ve insanlığın kurtuluş reçetesi olarak satışa sunuyordu. Aslında bu özgürlüğün anlamını öldürmekti. Fakat tarihi kendi ile başlatan erkeğe karşı kadınların da mücadelesi hep süregelmiştir. Mesela Olympe de Gouges’un ’Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ kadın tarihinde ilk hak mücadelesi olarak görülür. Fakat bu da kadının hak mücadelesini erkeğin tarihi ile başlatmak, onu bir parçası olarak görmek değil midir? Elbette Fransa Devrimi’nde kadının mücadelesi çok değerliydi. Fakat Olympe de Gouges da erkek burjuvazinin yarattığı kültürün etkisindeydi, sınıfsal ve ulusal mücadeleyi çok fazla ele alıp değerlendiremedi. 19 ve 20. yüzyıldaki sosyalist devrimci kadınlar, eril egemen düzenin ve burjuva düzenin evrenin merkezine alınması anlayışını eleştirdiler. Fakat onlar da eril tarihten kendini kurtaramamış ve erkek merkezli tarihin etkisindeydi. Aslında bu etki hala da sol, feminist ve ulusal kurtuluş hareketlerinde derindir. “Avrupalı egemen sınıf özgür, biz de onlar gibi özgür olmak istiyoruz” anlayışı kadın, sınıf ve ezilen halkların mücadelelerine yerleşmiş. Özcesi “Ben, o her istediğini hesap vermeden yapabilen egemen erkek olmak istiyorum” arzusu güçlü. Kapitalist modernitenin bir taklidi olma arzusu da diyebiliriz buna. Sistem karşıtı radikallik iddiasındaki hareketler de orta sınıf bilincini aşamıyorlar. Postmodern fikirler de bu aşamada bir tıkanma yaşıyor. Egemene benzeme, onu taklit etme arzusuna dikkat çeken düşünürler de var. Bu hususta; Afro-feminist şair Aude Lorde ‘Patronun araçlarıyla patrona karşı direnemeyiz’, komünist yazar Pier Paolo Pasolini ‘Ben eski zamanları özledim, yoksul ve baldırı çıplakların patron olmayı arzulamadan patrona karşı savaştığı zamanları’, Cezayirli psikiyatrist Franz Fanon ise ’Irkını beyazlaştırmak isteyen siyah, beyazın yaymak istediği nefreti yaşar’ der. Teoride böylesi çıkışlar olsa da pratikte sistem dışı kadın ve toplumun örgütlü bir gücü oluşmadı. Fransa’da günümüzdeki temel çıkmaz budur. Erkek egemen, devletçi iktidara karşı her gün protestolar düzenleniyor. Fakat uzun ömürlü hem felsefik hem de örgütlü bir alternatif yaratılamıyor. Doğru soruları sormak yerine, umutsuz, nihilist ve apolitik bir ruh yayılıyor ezilenlerin arasında.

Jineolojî, teorik ve pratik bir bilim

Rêber Öcalan’ın paradigması ve jineolojî’nin perspektifleri bu karamsarlığa düşen hareketlere kıyasla bir umut, bu her tarafa kanser gibi yayılan sistemde fikir ve zikir ilişkisinde tutarlı olmayı kendine ölçü eden bir toprak parçası gibi. Jineolojî, teorik ve pratik bir bilim. Aynı zamanda etik ve estetik ölçüleri olan bir bilim. Rêber Öcalan’ın paradigmasına dayanan kadın hareketi ve enternasyonalist hareket Fransa’da olumlu bir etki yaratıyor ve jineolojî de bu etkiyi yaratmada ve yaymada öncü bir rol üstleniyor. Bir başka önemli konu da eğitim. Jineolojî’nin eğitimleri, kadınlara yeni bir dünyanın kapılarını aralıyor. Ulus-devletin eğitimi ilkokuldan başlayarak üniversiteye kadar bireysel özgürlüğü ‘en gelişmiş ve mümkün özgürlük’ olarak öğretilir. Bu ezilenleri kapitalist modernitenin biricik sistem olduğuna ikna etmek için uydurduğu bir yalandan ibaret. Bencil ve aynı zamanda ‘evrenselci’ bu öğreti farklı direniş dinamiklerini de parçalıyor. Söz gelimi Fransa’da birey, sınıf, cins, ulus mücadeleleri genelde birbirinden kopuk ve dağınık bir şekilde gelişiyor. Bu şekilde gelişen bir mücadele küçük burjuva hareketi olmaktan kendini kurtaramaz. Mevcut düzen zaten bu farklı dinamiklerin bir araya gelmemesi için her türlü oyuna başvuruyor. Hatta birbirine karşı düşmanlaştırıyor. Bu, özgürlükçü hareketleri tasfiye etmedir. Çoğu zaman Fransalı feminist ve solcular jineolojî eğitimine geldiklerinde “Artık kendi kolektifimde kalamıyorum. Orada pasifleştim” veya “Siyasi hareketlerde bireysel çatışmaları giderecek ve komünal bir yaşamı inşa edecek bir perspektif kalmadı” gibi saiklerle gelerek çözümü Kürt kadın hareketinin tecrübesinde ve jineolojî’de arıyorlar.

Bir yol haritası sunuyor

Geçen yıl Avrupa’ya gelen Zapatist delegasyon şu şekilde bir analiz yapmıştı: En büyük düşman bireyciliktir, buna karşı mücadele edilmeli. Bu düşman, her beyni işgal edip yerleşmeyi hedefliyor. Depresyon, içine kapanma, bunalım, inançsızlık ve pasifleşme de böylece yaygınlaşıyor. Artık insanlar bir arada mücadele edemiyor ve yaşayamıyor. Kadınların psikolojisi de böylece ağır bir darbe alıyor ve özgürlük arayışında adım atamaz hale geliyor. Çaresiz ve iddiasız ruh, beden ve fikirsel bir krizle çöküş yaşıyor. Bu kaos kadının kendini daha iyi tanıması için bir fırsata dönüştürülmediğinde daha kötü çöküş yaşanır. Radikal özgürlük arayışında jineolojî bir kıvılcım! Öyle bir kıvılcım ki kadının duygusal ve fikirsel serhildanını bağrında taşıyor. Fransa’da jineolojî atölyelerine katılan bir kadın öncelikle sistemle kendi içinde derin bir hesaplaşmaya gidiyordu. Şüphe, çelişki ve türlü sıkıntılar da haliyle ortaya çıkıyordu. Bu içteki hesaplaşma kadının kendi kişiliğini tanımada bir mecal yaratıyordu. Özellikle çocukluğunda toplumsal duygulardan mahrum büyümüş şehirli ve eğitimli kadınlar yaşamlarında radikal bir değişim ve dönüşümün sancılarını yaşıyordu. Jineolojî perspektifi yaşamını yeniden inşa etmek isteyen kadınlara bir yol haritası sunuyor. Fransa’daki başka bir sorun da emperyalizm ve merkezciliğin etkisi. Kürdistan’dan Chiapas’a, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar savaş, mali-ekonomik kriz her geçen gün derinleşiyor. Toplumun politik ve ahlaki bilincine karşı bir savaş yürütülüyor. Fakat ayakta duran kesim gençlik ve kadındır. Çünkü askeri ve siyasi cephelerde onlar mücadeleye öncülük ediyor. Avrupa ve özellikle Fransa’daki yaklaşımlar çok fazla bireysel ve akademik olduğu için, olumlu bir diyalektik tartışmanın oluşması mümkün olmuyor. Hakeza her fert, parti, akademisyen ve hareket kendi görüşünü bütünün üzerinde hakim kılmak istiyor. Her biri kendisinin en güçlü, örgütlü ve yetenekli taraf olduğunu göstermeye çalışıyor. Fransa devleti, kendini dünyanın entelektüalizminin merkezi olarak sunuyor ve kendi eğitim sisteminde de entelektüeller arasında rekabeti teşvik ediyor. Onlara, ‘siz dünyanın merkezisiniz’ mesajını vermeye çalışıyor. Bu rekabet sisteminin cinsiyetçi bir yapıya sahip olması kadının kendine güvenememesi, küçük görmesi, geri çekmesi gibi sonuçları da doğuruyor. Fakat unutmayalım ki; Fransa’da Paris Komünü deneyimi var. Ki Versaille hükümetine karşı onlar barikatın gerisinde ısrarla direndiler. 21. yüzyılda da feminist Fransız kadınları ulus-devlete karşı böyle bir rol üstlenebilir. Ama olası bir Paris Komünü ya da ona benzer bir deneyim-devrim yaşanırsa, onu dünyanın merkezine koymamalı, dünya kadın devriminin mütevazi bir parçası olarak görmeli.

Jineolojî ile kazanılan bilinç

Fransa’da geliştirilmek istenen milliyetçilik ve şovenizm, göçmenler ve özelde göçmen kadınların hayatını zorlaştırıyor. Yine Fransa’da doğup büyüyen gençlerde kimlik krizini derinleştiriyor. Fransa devletinin asimilasyoncu politikası ile ailenin yurtseverlik duygusu arasında bir ikilem yaşıyorlar. Jineolojî entelektüel alanda şovenizme, bireyciliğe, tekelciliğe, ırkçılığa karşı ideolojik bir savaş yürütüyor. Eğitimlerde Fransız kadınların ağzından çoğu zaman şu cümleler çıkıyor: “Kürdistan mücadelesini ve jineolojî’yi tanıdıkça neden daha önce tanımadığıma hayıflanıyorum.” “Oryantalist ve Avrupa merkezci bir feminizm anlayışına sahip olduğumu anladım”, “Fransa’daki feminist kadınlar olarak dünyanın diğer ülkelerindeki deneyim ve tecrübelerini doğru okuyamıyorduk.” Fransa’da her alanda cins eşitsizliği var. Belki de bu yüzdendir akademide genç kuşak arasında interseksiyonel feminizm ve ekofeminizm düşünceleri tartışılıyor. Her türlü egemenliğe karşı şiddetsiz ekolojik ve komünal bir yaşamı kurma arayışları var. Bu arayışın olması jineolojî çalışmalarını çok daha önemli ve değerli kılıyor. Son olarak bu eril devletçi zulüm çarkının yıkılıp demokratik ulus ve jineolojî ışığında özgür bir yaşamın kurulması ve Fransa Devrimi gibi dünyaya yayılacak bir devrime dönüşmesi umuduyla.