Hindistan’da Kadın Hareketi: Yasal kazanımlar arttı, eşitlik mücadelesi sürüyor

- Nalini Nayak
13 views
1994 yılında kabul edilen 73. ve 74. Anayasa Değişiklikleriyle birlikte Panchayat Raj sistemi oluşturuldu ve yerel yönetimlerde kadınlara önce yüzde 30, daha sonra yüzde 50 kota tanındı.

1975 yılı, Hindistan kadın hareketi açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Birinci Uluslararası Kadın Konferansı ile birlikte kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler uluslararası gündemin önemli başlıklarından biri haline gelirken, Hindistan’da da yasal reformlar hız kazandı.
Eşit ücret mücadelesinin uzun yıllara yayılan baskısı sonucunda Parlamento, 1976 yılında Eşit Ücret Yasası’nı (Equal Remuneration Act) kabul etti. Böylece kadın ve erkeklerin aynı ya da benzer işlerde eşit ücret alması yasal güvence altına alınmış oldu.
Kadınların kendi seslerini duyurmaya başlaması yalnızca hukuk alanıyla sınırlı kalmadı. 1978 yılında Madhu Kishwar ve Ruth Vanita tarafından yayımlanmaya başlayan MANUSHI dergisi, kadınların kaleminden çıkan yazıları yayımlayan ilk yayınlardan biri olarak feminist düşüncenin gelişmesinde önemli rol oynadı. 1984 yılında ise Urvashi Butalia ile Ritu Menon tarafından kurulan Kali for Women, kadınlar tarafından ve kadınlar için yayın yapan Hindistan’ın ilk kadın yayınevi oldu.

Ev içi görünmeyen emek görünür hale geldi

1980 yılında gerçekleştirilen İkinci Uluslararası Kadın Konferansı, “eşitlik, kalkınma ve barış” başlıklarını gündeme taşıdı. Bunun ardından Hintli kadın araştırmacılar kadın emeği üzerine kapsamlı çalışmalar yürütmeye başladı.
Maria Mies’in 1982 yılında yayımladığı Lace Makers of Narasapur adlı araştırma, ev eksenli çalışan kadınların ülke ekonomisine ve döviz gelirlerine yaptığı katkıyı ilk kez ayrıntılı biçimde ortaya koydu. Araştırma, büyük şirketlerin üretim süreçlerini merkezden uzaklaştırmasıyla birlikte kadınların ev içinde yürüttüğü emeğin küresel ekonominin önemli parçalarından biri haline geldiğini gösterdi.
Kadın örgütlerinin yükselen mücadelesi yalnızca farkındalık yaratmakla kalmadı; çok sayıda yasal düzenlemenin de önünü açtı. SEWA, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) nezdinde Evde Çalışanlar Sözleşmesi’nin kabul edilmesi için uzun yıllar lobi faaliyetleri yürüttü ve sözleşme 1996 yılında kabul edildi.
Aynı dönemde kadın hareketi; Fuhşun Önlenmesi Yasası, Çeyiz Yasağı Yasası, Sati’nin Önlenmesi Yasası ve Müslüman Kadınların Boşanma Sonrası Haklarının Korunması Yasası gibi birçok düzenlemenin çıkarılması ya da güçlendirilmesi için de mücadele etti.

Ekofeminist yaklaşım güç kazandı

1985 yılında Nairobi’de düzenlenen Üçüncü Uluslararası Kadın Konferansı’nda Hintli kadınlar, kalkınma politikalarının yoksul ve marjinalleştirilmiş kadınlar üzerindeki etkilerini ele alan Güneyli feminist perspektifi uluslararası gündeme taşıdı.
1984 yılında kurulan DAWN (Development Alternatives with Women for a New Era) kısa sürede uluslararası bir feminist ağa dönüştü. Ağ, kalkınma politikalarının kadın emeği üzerindeki etkilerini eleştirel biçimde analiz eden önemli merkezlerden biri haline geldi.
Ekofeminizm tartışmaları da bu yıllarda güç kazandı. Vandana Shiva’nın 1989 yılında yayımladığı Staying Alive: Women, Ecology and Development adlı eser, ekolojik kriz ile sömürgecilik ve kadınların ezilmesi arasındaki ilişkiyi ortaya koydu. Shiva’nın Maria Mies ile birlikte 1993 yılında kaleme aldığı Ecofeminism ise biyolojik çeşitliliğin yok edilmesiyle kadınların marjinalleştirilmesinin birbirini besleyen süreçler olduğunu ortaya koydu. Yazarlara göre biyolojik çeşitliliğin korunmasında kadınların rolü, toplulukların yaşamını sürdürebilmesinin de temel koşullarından biriydi.

Kayıt dışı çalışan kadınlar örgütlenmeye başladı

Kadınlar uzun yıllar sendikal hareket içinde yer alsalar da sendikaların odağı büyük ölçüde kayıtlı işçiler üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu tabloyu değiştiren yapılardan biri SEWA oldu. Kayıt dışı çalışan kadınları örgütleyen sendika, kadınların ekonomiye katkısını görünür kılmaya çalıştı.
Aynı dönemde Chhaya Datar, Gail Omvedt ve Geetha Ramakrishna gibi isimler tarım, geleneksel tütün ve dokuma sektörlerinde çalışan kadınları örgütlerken, inşaat sektörüne göç eden kadın işçilerin haklarının yasal güvence altına alınması için mücadele yürüttüler.

Dalit kadınlar sözlerini söylemeye başladı

1980’li yıllarla birlikte Dalit kadınların kendi yaşam deneyimlerini anlattıkları güçlü bir edebiyat ortaya çıktı. Kast sisteminin kadınlar üzerindeki baskısını anlatan bu eserler, Dalit feminist hareketinin görünürlüğünü artırdı.
Dalit kadınların Kadın Örgütleri Ulusal İttifakı’nın (NAWO) kuruluşunda üstlendikleri öncü rol, feminist hareket içinde kast temelli eşitsizliklerin daha güçlü biçimde tartışılmasını sağladı.
Urmila Pawar’ın The Weave of My Life, Bama’nın Karukku ve Bebi Kamble’nin The Prisons We Broke adlı eserleri, kast ve cinsiyet ayrımcılığının kesiştiği noktaları anlatan temel çalışmalar arasında yer aldı. Urmila Pawar ile Meenakshi Moon’un 1989 yılında yayımladığı We Too Made History ise Dalit kadınların Ambedkarcı hareket içindeki belirleyici rolünü gözler önüne serdi.

Yeni bir feminist hattın oluşması

1979 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen CEDAW Sözleşmesi’nin ardından Hindistan’daki özerk kadın hareketleri ülke çapında ortak platformlar oluşturmaya başladı.
1980 ile 2008 yılları arasında düzenlenen altı ulusal konferans, feminist hareketin değişen gündemini ortaya koydu.
1980 yılında Mumbai’de düzenlenen ilk konferans, tecavüz, kadına yönelik şiddet ve yasal koruma taleplerine odaklandı.
1985’te yine Mumbai’de gerçekleştirilen ikinci konferansın temel sloganı “Kişisel olan politiktir” oldu. Aile, din, devlet ve toplumsal kurumlar içindeki patriyarkal yapı tartışmaya açılırken, otoriterlik ve merkeziyetçilik de eleştirildi.
1988 yılında Patna’da yapılan üçüncü konferansa 16 eyaletten yaklaşık 760 kadın katıldı. Toprak hakları ve tarım işçilerinin ücret mücadelesi konferansın öne çıkan başlıkları arasındaydı.
1990 yılında Calicut’ta düzenlenen dördüncü konferans yaklaşık 2 bin 900 kadını bir araya getirdi. Çevresel yıkım, barınma sorunları ve kalkınma politikalarının etkileri tartışıldı.
Tirupati’de gerçekleştirilen beşinci konferans ise kast ayrımcılığı, orman hakları ve toprak haklarına odaklandı.
2008 yılında Kalküta’da düzenlenen altıncı konferans, engelli hakları, toplumsal cinsiyet çeşitliliği, kast sistemi, seks işçiliği ve farklı kimliklerin feminist mücadeledeki yerini tartışmaya açtı.
Bu konferansların ardından benzer ulusal buluşmalar yapılmasa da, Tüm Hindistan Kadın Çalışmaları Konferansları iki yılda bir düzenlenmeye devam ediyor ve yüzlerce genç feministi bir araya getiren önemli platformlar olmayı sürdürüyor.

Siyasette kadın kotası ve yeni tartışmalar

1994 yılında kabul edilen 73. ve 74. Anayasa Değişiklikleriyle birlikte Panchayat Raj sistemi oluşturuldu ve yerel yönetimlerde kadınlara önce yüzde 30, daha sonra yüzde 50 kota tanındı.
Bu düzenleme çok sayıda kadının karar alma mekanizmalarına girmesini sağladı. Ancak süreç zamanla siyasi partilerin etkisi altına girince, kadınların bağımsız siyasal temsili ve eşitlik hedefleri önemli ölçüde zayıfladı.
Nalini Nayak’a göre aynı dönemde feminizm, Birleşmiş Milletler konferansları aracılığıyla uluslararası ölçekte yaygınlaşırken, hareketin patriyarkaya ve kapitalist sömürüye karşı geliştirdiği eleştirel omurga da zayıflamaya başladı. Bunun yerine “toplumsal cinsiyet” kavramı öne çıktı ve kadın-erkek ilişkileri sömürü ekseninden çok “farklılık” temelinde ele alınmaya başlandı.
1990’lı yıllardan itibaren LGBT hareketinin güç kazanması, Tek Tip Medeni Kanun ve kadın kotası tartışmaları ile sağcı kadın örgütlerinin yükselişi de feminist hareketin gündemini değiştiren gelişmeler arasında yer aldı.

Yasal kazanımlar arttı, eşitlik mücadelesi sürüyor

2000’li yıllar, toplumsal cinsiyet politikalarının kamu yönetiminde daha görünür hale geldiği bir dönem oldu. Toplumsal cinsiyet bütçeleri hazırlanırken araştırma ve değerlendirme süreçlerinde de cinsiyet odaklı yöntemler kullanılmaya başlandı.
Bu dönemin en önemli yasal kazanımları arasında 2005 yılında kabul edilen Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Yasası ile 2013 yılında yürürlüğe giren İşyerinde Cinsel Tacizin Önlenmesi Yasası yer aldı. Özellikle ikinci düzenleme, bir kadın tarım işçisinin yaşadığı olayın ardından başlayan ve on yedi yıl süren kitlesel mücadelenin sonucu olarak yasalaştı.
Kadınların toprak hakları mücadelesi de MAKAAM platformu çatısı altında örgütlenen kırsal kadınların çalışmalarıyla sürdürülüyor.
Nalini Nayak’a göre bütün bu kazanımlara rağmen kadınların ücretsiz bakım emeğinin paylaşımı, siyasal alanda gerçek anlamda güçlenmesi ve feminist siyasetin toplumsallaşması konusunda beklenen dönüşüm henüz gerçekleşmedi. Kadın hareketi bugün hem özerk yapılar hem de siyasi partiler içinde parçalı bir görünüm sergiliyor. Mahkemelerin duyarsızlığı, erkek egemen karşı hareketlerin güçlenmesi ve dinin siyasal araç olarak kullanılması ise kadın mücadelesinin önündeki yeni engeller arasında yer alıyor.