Kadın sorununa deneme-tasarı düzeyinde bir yaklaşım

- Abdullah Öcalan
369 views
Ekonomi, kül­tür, ahlak, felsefe vb. birçok alana damgasını vuran egemenlik, nasıl ki kadın statüsünü büyük bir hakimiyetle tesis etmişse, bizdeki sömür­geciliğin de öylesine tesis edilme durumu vardır.

 Dünya kadınlarının günü olarak benimsenen 8 Mart’ta, kadın so­runları ve çözüm yolları tartışılıp belli bir ilerleme sağlanmak istenir­ken, halkın topyekûn kurtuluş mücadelesi sürecini yaşayan bizlerin soruna yaklaşımı çok daha köklü olmak durumundadır. Sorun bizim için iki açıdan önem taşımaktadır. Birincisi, ulusal kurtuluş sürecinin başarıya gitmesinde ve tabii ki bununla bağlantılı ikinci bir nokta olarak da özgülünde kadının, ama esas olarak da toplumun çok geri bir durumu ifade eden konumundan kurtulmasında en önemli faktör­lerden birisi olmasıdır. Bu nedenden ötürü, bugün vesilesiyle de olsa soruna deneme-tasarı düzeyinde bir yaklaşımı yararlı görmekteyiz.

Mevcut devrimlerin yaklaşımı

Kürdistan’da sömürgeciliğin ulaşmış olduğu boyutlarla özelde ka­dının içinde bulunduğu boyutlar arasında sıkı bir ilişki kurulabilir. Kürdistan’da vücut bulan sömürgeciliğin, kadın gerçeğinin yalnız günümüzde değil, yüzyıllardan beri içinde bulunduğu süreçle yakın benzerlikleri vardır. Bugün ister kapitalist, ister sosyalist, isterse geri bıraktırılmış ülkeler denilen alanlardan da sorun birçok yönüyle kendini duyurmaktadır. Mevcut devrimler sorunun üzerini kısmen açmış, ama özüne tam inmiş olmaktan uzaktır.

Aile kurumu çözümsüzlük içindedir

Gelişmiş kapitalist-emperyalist toplumlarda aile denilen kurum, büyük bir çözümsüzlük içindedir. Kapitalist toplumun en çok geliş­tiği kurum olan çekirdek ailenin bile dağılma ve anlamsızlaşma tehli­kesiyle yüz yüze olduğu açıkça görülmektedir. Aynı sorun sosyalist ülkelerde de varlığını duyurmakta, özellikle aile ilişkilerinde sorun­lar çok yoğun yaşanmaktadır. Örneğin yapılan evliliklerde başarısız­lık oranı yüzde ellilerin üzerine bile çıkabilmektedir. Yani sağlıklı ilişkilerin sosyalist ülkelerde bile tam kurulduğunu söylemek olası değildir. Tabii ki geri bıraktırılmış ülkelerde sorun daha da içinden çıkılmaz haldedir.

Feminist hareket sorunu çözmemiştir

Özgürlükler çağı denilen çağımızda bile görülmektedir ki, soru­nun ancak önü açılarak tartışılmaya başlanmış, buna cesaret edil­miş, ama bu alanda tam anlamıyla bir devrim -dönüşüm- gerçekleşe­memiştir. Çözüm için getirilen çareler, araçlar, denemeler ve mücadeleler reformist niteliğini aşmış değildir. Batı toplumunda geliştiril­mek istenen feminist hareketin ise gelişimi, bugünkü durumu ve ne getirdiği tartışmalıdır. Feminist hareket sorunu bir lüks sorun biçi­minde ele almaktan kurtulamamıştır. Kadın cinsinin kurtuluşu için ciddi bir mücadele bir yana, suya sabuna dokunmayan çok yüzeysel bir akım, burjuva çevrelerinin boş zamanlarını değerlendirdikleri bir meşgale olmaktan öteye gitmiş değildir. Bunu, feminist hareket Batı toplumunda en gelişmiş çözüm olayı olduğundan belirtiyoruz.

Erkeğin oluşturduğu statü aşılmamıştır

Bugün, sosyalist ülkelerde karşımıza çıkan kadının özgürleşme durumu, ekonomik faaliyete daha fazla katılmak, toplumda daha fazla söz sahibi olmak, fıziksel-sağlık yönünden daha gelişmiş ol­maktan ibarettir. Yani devrimin genelde bütün topluma verdiklerinin bu alanda da sınırlı bir katkısının sağlanması durumu vardır. Örneğin kadının siyasal alandaki payı hâlen de çok sınırlıdır. Adeta biraz da genel eşitlik anlayışına ters düşmeme mantığı işler gibidir. Genel eşitliğin bir tamamlayıcısı olarak parti örgütlerine, devlet örgütlerine ve diğer toplumsal faaliyetlere resmi kararlarla belirli oranlarda katı­lım sağlanmaktadır. Ama yine de bu katılım çok azdır. Kısaca sosya­list ülkelerde, sanıyoruz ki sorun, bizzat bir mücadele esprisi içinde ele alınıp, neyin hedeflenmesi, bu konuda özgül örgütlenme ve mü­cadelenin ne olması gerektiği sorularına cevap bulmak yerine, devri­min genel gelişimi içinde kalmış ve elde edilen haklar kendi özgül­lüğü içindeki bir mücadele sürecinde kazanılan haklar değil, genelde devrimin bahsettiği haklar olmuştur. Şüphesiz ki bu da kötü bir şey değildir. Kazanımlar ilerleme yönündedir. Ama yine de kadının siya­sal otoritenin belirlenmesinde, önemli uluslararası sorunların çözüm­lenmesinde ve hatta toplumun bünyesindeki derin eşitsizliklerin çözümlenmesindeki katkısı çok sınırlıdır. Dolayısıyla kadının belirle­nen statüsü büyük oranda erkeğin oluşturduğu statüyü aşmış değildir. Kadın için belirlenen statü feodal toplumda belirgin bir biçimde erkek egemenliğinin damgasını taşırken, kapitalist toplumda da bu kesinlikle yine böyle olmuş, sosyalist toplumda kadının sınırlı bir katılımı gerçekleşmiş ama erkek egemenliğinin eşitliğe doğru dö­nüştürüldüğü statünün olumlu yönde belirlenmesinde yine erkek damgasını vurmuştur. Bu olumlu yöndeki gelişmeler yüzyıllardan beri biriken erkek egemenlik anlayışının şiddetli etkisi altındadır.

Özgün bir devrimsel boyut içinde bakmak

Erkeğin devrim mücadelesinde bu konudaki olumluluğu ne kadar eşitlik doğrultusunda gelişebilir? Mutlak adaleti ne ölçüde sağlar? Soruna, “erkek egemenliğinin yüzyıllardan beri süregelen etkileri faz­la aşılmaz bir engel değildir, ona güvenmek ve onaylamak gerekir, sorunu apayrı bir biçimde koymanın fazla bir anlamı yoktur” biçi­minde yaklaşmak, en azından kaygıyla ve hatta şüphe ile karşılanması gereken bir yaklaşımı ifade etmelidir. Her devrimci sürecin dorukla­rında insanlar en ilerici düşünceleri ve davranışları yasalara temel teşkil ettirir, genel eşitlik sınırlarına çok çok yaklaşırlar, ama her alanda olduğu gibi özellikle de bu alanda kalıntılar şiddetle etkisini sürdürmekten geri kalmaz. O halde soruna daha özgün bir devrimsel boyut içinde bakmak, en azından soru işaretlerinin yaygın olduğunu kabul etmek, çözümlenemeyenin sıkı bir araştırmasını yapmak, mev­cut sığ kapalılığı keskin bir devrimci eleştiriyle açığa çıkarmak, yerleşmiş ve ne olduğu belirsiz davranış kalıplarını kırmak ve burada alternatif özgün davranışı tartışmak, örgüt ve eylemle ortaya koymak önemlidir. Bu, yüzyıllardan beri yapıldığı gibi, erkeklerin egemenlik statüleri içinde onların insaf ve anlayışlarına bağlılık temelinde değil, ama buna soyut bir savaş açarak da değil; eğer dönüşüm isteniyorsa, bunun nesnesi durumundaki öğenin kendini sıkı bir gözden geçir­mesi ile sorunun kendi içindeki özgünlüklerinin derin bir analizi yapılarak olabilir. Ve bu gereklidir. İstenen, kazanılması gereken nedir, nasıl kazanılabilir, buna uygun örgütlenme nasıl sağlanabilir; bu konuda hâlâ yüzeysel görüntülerden daha ileriye varılmış değildir. Şüphesiz ki bu alanda bizim de büyük sorunlarımız var.

Yaşanan kadınlaştırılma süreci

Bir halkı en kaba biçimde tehdit eden, sınır tanımayan bir sömürgeciliğin yaşandığı, muazzam bir toplumsallaşma sürecinde kültürel gelişme ve siyasallaşmadan uzak bırakılmış bir halk gerçekliğinde, gelişmiş kapitalist ülkelerde ve hatta sosyalist toplumlarda bile çözümlene­meyen bir sorunu bugün öne almak veya “kurtuluşun ayrılmaz bir parçasıdır” deyip uğraşmak, vaktin boşa harcanması değil midir diye düşünülebilir. Bu düşüncenin görünüşte belki haklı yanları da olabi­lir. Ama eğer bizdeki vahşi sömürgeciliğin eşine az rastlanan bir özgünlükte ve neden bu kadar güçlü olduğu doğru tahlil edilirse burada sık sık anımsatacağımız sorun bir kadın sorunu olarak çıkabilir; çünkü bizim sömürgeleşme sürecimiz, kadının yüzyıllardan beri kadınlaştırılma sürecine çok yakından bağlıdır. Dikkat edilirse kadının toplumdaki boyun eğmeciliği çok güçlüdür. Ekonomi, kül­tür, ahlak, felsefe vb. birçok alana damgasını vuran egemenlik, nasıl ki kadın statüsünü büyük bir hakimiyetle tesis etmişse, bizdeki sömür­geciliğin de öylesine tesis edilme durumu vardır. Kürdistan’da siya­setin özü, ekonomik, sosyal ve kültürel düzeyi ne kadar sıkı bir mengene içinde tutulduğu çok iyi bilinmektedir. Gelişmiş bir eşit­sizlik ve baskının benzerliği bu yüzdendir. Daha da ötesine gidilirse Kürdistan’da kişiliğin çözümlenmesi meselesi kadın-erkek ilişkileri­nin olumsuzlaşmasıyla da sıkı bir ilişki içindedir. Bu ilişkilerin içinde bulunduğu düzey, muazzam gerginliklerin, örgütlenmeme, mücadele etmeme, sorunların saptırılması, her türlü tutuculuk ve geriye çekme hareketinin kaynağı durumundadır. Bu ilişkilerden kaynaklanan kişi­lik durumundan şiddetle etkilenmektedir.

Teorik yaklaşımın gerekliliği

Dolayısıyla sorunu hiçbir biçimde görmemezlikten gelemeyiz. Ama sorunu alışılagelmiş bi­çimlerle ele almak da doyurucu olmuyor. Elbette ki filozofça bir yaklaşımdan bahsetmiyoruz. Yine günlük ekonomik, sosyal, siyasal ilişkilere katılımda hemen bir eşitliğin sağlanması gerektiğini de söylemiyoruz. Bu konuda hayalperest olmamak gerektiğini bilerek hareket ediyoruz. Fakat madem ki önemli bir devrim sürecine giri­liyor ve bu konuda gerçekten sorunların köklü çözümüyle karşı karşıya bulunuluyor, o halde en azından soruna teorik bir yaklaşımın geliştirilmesi ve eğer kişiler kendilerine güveniyorsa, bunun günlük pratik ilişkilere de yansıtılması kesinlikle gerekli olan bir yaklaşım­dır.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 8 Mart 1987 tarihinde yapmış olduğu çözümlemelerden alıntılanmıştır.