Kadın hareketleri ideolojik bir sıçrama yapıyor

- Nazan ÜSTÜNDAĞ
22 görüntüleme
8 Mart 2020’de kadınların dünya çapında şiddete karşı eylemlerinin yoğunlaştığı, kitleselleştiği ve birbirine referans vererek büyüdüğü bir tarihsel an yaşamıştık. Birkaç yıldır Latin Amerika, Afrika, Ortadoğu ve Güney Avrupa’da önemli bir ivme kazanmış kadın hareketleri, kadınlara karşı erkek şiddetinin -aile içi, sokakta ve devletten kaynaklanan ya da psikolojik, cinsel veya öldürme şeklinde ortaya çıkan -farklı biçimlerinin birbirleri ile ilgisi üzerine çok güçlü sözler ve eylemler üretmekteydi.

Kadına karşı şiddete karşı, özerk öz savunma örgütlenmesinden kitlesel grevlere kadar birçok mesele tartışılıyordu. Kadın mücadelesi bu sayede, belki de yüzyılın başındaki süfrajet hareketleri ve Sovyet Devrimi’nin ateşini yakan savaş, sömürü ve otoriterlik karşıtı kadın ayaklanmasına benzer bir görünürlük, öncülük rolü ve ivme kazanmıştı. Ancak tüm dünyayı etkileyen covid-19 türü pandemi kadın hareketini de vurdu. Üstelik çok çeşitli biçimlerde…

Sokağın dönüştürücü gücü

Hemen hemen dünyanın her yerinde kadın hareketleri sokak merkezli: Sokak aracılığıyla insanları bir araya getiriyor, sözünü duyuruyor ve görünürlük elde edebiliyor. Sokak gösterileri, katılan özneyi dönüştüren, onu heyecanlandıran, kapitalist modernitenin gündelik hayatı içinde görünmez hale getirilmiş arzu ve imkanları canlandıran, güçlendirici ve öz güven arttırıcı bir eyleyiş biçimi. Siyasetin kurumsal kanallarının bir çoğundan dışlanan kadınlar açısından kendini sokakta eyleyici ve dönüştürücü siyasi bir topluluk olarak görmek özellikle önemli. Pandemi en öncelikle kitlesel sokak eylemlerini imkansızlaştırması sebebi ile kadın hareketine bir darbe vurdu.

İkinci olarak kadın hareketleri dünyanın birçok yerinde öğrenci kadınların örgütleme kapasitesine dayanıyor. Pandemi ise öğrencilik kimliğini ciddi biçimde örseledi. Üniversitelerin türlü tartışmalara ve özgürleşmelere sahne olan kamusal alanları, dershaneler, kütüphane ve kantinler kullanılamaz hale gelirken, internet üzerinden ya da son derece kısıtlı alanların kullanımına dayalı eğitim ve öğretim ise teknik bir “iş”e indirgendi. Öğrenci kadınların önemli bir kısmı aile evlerine geri dönmek ve aile yapısının hiyerarşik döngüsünün içinde öğütülmek durumunda kaldı.

Pandemi emek sömürüsünü arttırdı

Pandemi tabi ki sadece öğrenci kadınları değil tüm kadınları eve kapattı. Pandemi, hem devlet tarafından karşılanan hem de pazardan satın alınan yeniden üretim araçlarının yeniden evde üretilmesi mecburiyetini doğurdu ve kadınların sırtına yeni yükler bindirdi. Hane halkının eve kapanması ile birlikte artan ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı ve çocukların eğitim ve öğretimi, cinsler arası iş bölümünün eşitsizliği sebebiyle öncelikle kadınların emek sömürüsünü arttırdı. Kimi zaman bu sebeplerle kadınlar mecburen emek piyasasından çekilmek zorunda kaldı. Kimi zaman ise iş piyasasındaki daralma önce kadın emekçilerin işten çıkartılmasına sebep oldu. Bütün bunlar kadınların siyasi ve toplumsal yaşama katılımını etkiledi ve elbette birçok yerelde kadın örgütlenmesinin gerilemesi anlamına geldi. Bir de bütün bunların üstüne -bahar ve yaz aylarındaki istatistiklere bakılırsa- dünya çapında, kadınlara karşı ev içi şiddet ve ensest yükselerek bir kez daha ev içinin kadınlar için hiç de güvenli bir ortam olmadığını meydana çıkarttı.

Öte yandan tüm bunlara rağmen pandeminin kadın örgütlenmesi açısından sadece bir gerileme olarak ele alınmaması

gerektiğini de söylemek gerekiyor. Özellikle ideolojik gelişim söz konusu olduğunda, tam tersine bir yorum yapacak veriler

 

de var elimizde. Şöyle ki; pandemi ile birlikte ortaya çıkan gelişmeler, kadın hareketini belki de şimdiye kadar hiç olmadığı kadar güçlü bir biçimde, erkek egemen düzenin kapitalizm ve devlet ırkçılığıyla ilişkisi üzerine yoğunlaşmaya zorladı.

Cinsiyetlendirilmiş ve ırklandırılmış emek

Pandeminin ilk aylarında kadın hareketlerinin hararetle üzerinde durduğu iki konu vardı. Birincisi kapitalizmin, cinsiyetlendirilmiş ve ırklandırılmış ve karşılıksız ya da son derece düşük ücretlendirilmiş yeniden üretim emeğine bağımlılığı. Sokakların temizlenmesi, paketleme, postalama, hastabakıcılığı, hemşirelik ve bunlara benzer olan ve kentte yaşamın devam etmesine imkan veren tüm işler ya kadınlar ya da en alt sınıflardan ve ırksal ya da etnik olarak işaretlenmiş gruplar tarafından gerçekleşiyordu. Kapitalizm cinsler arası iş bölümü ve belli grupların toplumdan dışlanması sayesinde işleyebiliyor ve kendini yeniden üretebiliyordu. Her ne kadar toplum kendini kendiliğinden yani özerk olarak yeniden üretemez hale gelmiş olsa da ve yeniden üretim için devlet hizmetlerine ve piyasaya bağlanmış olsa da, buralarda da dahi bakım ve yeniden üretim emeği cinsiyetlendirerek ve ırklandırılarak en ucuza mal edilmekteydi. Oysa yine pandeminin gösterdiği gibi bu emek dünyayı döndürmekteydi. Hem herkes bu emeğe muhtaçtı hem de bu muhtaç oldukları emeği en harcanabilir insanlar veriyordu. Herkes evlere kapanırken onlar çalışmaya devam ediyordu.

Kapitalizmin patriyarka ve devlet tarafından örgütlenmiş ırkçılığa böylesi bağlanmış olmasının geniş kitleler tarafından kavranmasıyla birlikte pandeminin ilk ayları, birçok feminist örgütün, göçmen örgütlenmesinin ve kadın hareketinin bakım ve yeniden üretim emeğini toplumsallığın merkezine oturttuğu manifestolara tanıklık etti. Bu manifestolar hem toplumun kendi kendini otonom olarak yeniden üretebileceği yapılar hem de bakımın, sevginin, ilginin yani kadın emeğinin temelinde olduğu bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm talep ediyorlardı.

Yeni bir kadın atılımı

Öte yandan pandemi aynı zamanda devletin artık sağlık hizmeti başta olmak üzere birçok hizmeti vermekten uzak ve pazara bağımlı hale gelmiş olduğunu ortaya çıkarttı. Özellikle ABD’de bu önce bir şok daha sonra ise siyahları hedef alan polis şiddeti ile birlikte yeni bir kadın atılımı yarattı. Madem devlet hizmet etmiyordu ne yapıyordu? Siyahları, yoksulları cezalandırıyor ve hapse atıyor, yaralıyor, öldürüyordu. İşte bu sebeple aslında ne devlete ne onun mahkemelerine, ne de onun kolluk kuvvetlerine güvenilebilirdi. Özellikle siyah kadın kolektiflerinin başını çektiği hareket, bu temelde, kadın özgürlüğü ve ezilenlerin özgürlüğü arasında bağlantılar kurdu. Çünkü siyah erkekler hapse atılırken, toplumun ve ailenin yükü kadınların sırtına yükleniyor, bu doğal karşılanıyor ve tüm Amerikan sistemi kelimenin tam anlamıyla siyah kadınların bakım, idare ve sabır gücüne dayanıyordu.

Pandeminin damgasını vurduğu zaman diliminin ikinci yarısı işte bu bilinci toplumsallaştıracak kadın çalışmaları, konuşmaları ve panelleri ile geçti. Siyah kadınların sabrı taşmış sesi kapitalizm, ırkçılık ve cinsiyetçiliğe karşı bir hakikat haline döndü.

Kısacası evet bugün gerçekten de sokakta dünya kadın hareketlerinin geçen Kasım’da kavuştuğu görünürlük yok. Kadına karşı şiddetin de geçen sene kadar kuvvetli bir örgütlülük temeli oluşturduğunu söyleyemeyiz. Ama öte yandan kadın hareketleri ideolojik bir sıçrama yapıyor, kabuk değiştiriyor, devrimcileşiyor. Kadın özgürlüğü, toplumsal örgütlülük, özerk yeniden üretim, kolektif öz savunma konularını birbirine bağlanarak belki de eskisinden de daha kapsayıcı ve kapsamlı bir eyleyişin önü açılıyor.