Rebeca Lane ve sanatındaki hafıza

- Allesia DRO
63 görüntüleme
Rebeca Eunice Vargas Tamayac veya bilinen adıyla Rebeca Lane, kendini sanata adamış bir kadın. 1984 yılında Guatemala City’de, savaşın ortasında dünyaya geldi. Adını, 1980’li yıllarda Guatemala ordusu tarafından katledilen bir gerilla ve şair olan teyzesinden aldı. Şarkıları sadece ülkesinde değil, uluslararası çapta dinlenen Rebeca Lane ile hip-hop müziğinin yerli kadınlar için anlamını yanı sıra kadın hareketleri açısından enternasyonalizm ile dekoloniyalizmi buluşturmanın önemini konuştuk.

Sanatında dile gelen bir hafıza mücadelesi var. Ülken Guatemala’da nasıl bir hafıza sanata yansımasını buluyor?

Guatemala’daki savaş 1996 yılında barış anlaşmasının imzalanmasıyla sona erdi. Gerilla güçleri ile devlet arasındaki açık silahlı çatışma sona erse de savaşın kendisi aslında bitmedi. Sol gruplar resmi olarak silahsızlanırken devlet hiçbir zaman kontra gerilla stratejisini bırakmadı. İsyan eden halk silahsızlandırıldı, silahlı direniş sona erdirildi. Ardından ne oldu? Şirketler özel güvenlikleriyle giriş yaptı, ordular ve ulusal polis güçleri de onları korudu. Böylece direnişle karşılaşmadan halkın yaşam alanlarına girdiler. O açıdan bana göre Guatemala’daki savaş bitmedi çünkü devlet bu tarz baskıcı uygulamalarından vazgeçmedi. Ama tabii ki barış anlaşması ile değişen şeyler de oldu. Örneğin sanat ya da daha genel anlamda ifade özgürlüğü yoluyla yapılanlara bakıldığında, savaş zamanında sanat yapmaya başlayanlar ile savaştan sonra sanatla uğraşanlar arasında belirgin bir fark var. Savaş yıllarında sanatın kendisi ve sanat yoluyla ifade edilen söylemler devlet tarafından yıkıcı faaliyetler olarak ele alınıp sanatçılar ise iç düşman olarak görülüyordu. Ve kendilerine buna göre davranılıyordu.

Şarkılarında sorguladığın konuların başında farklılık ve iktidar, ayrımcılık ve ayrıcalık, sömürgecilik geliyor. Bu sanatsal yolculuğun nasıl başladı?

1996 yılında birçok sanatçı siyasal olarak da örgütlüydü. Devlet o yüzden onları tehlikeli buluyordu. Ben o zamanlar henüz 12-13 yaşlarındaydım ve olup bitenlerin oldukça farkındaydım. Şehirdeydim, müzik yapan gruplar vardı. Onların şarkılarında tekrarlanan bir konu barıştı. Mahallelerde tiyatro ve hip-hop grupları vardı. O güne kadar örgütlenemeyen, devlet tarafından düşman olarak görülen gençler artık görünürlük kazanmaya başladı. Yerli Maya halkına mensup o gençler savaştan, işsizlik ve yoksulluktan topraklarını terk edip şehre gelmişlerdi ama burada kimliklerini gizlemek zorundaydılar. Nereden geldiklerini, soyadlarının ne olduğunu, hangi dili konuştuklarını söyleyemiyorlardı çünkü yerli Maya halkı iç düşman olarak görülüyordu. Sanat yoluyla kendini ifade etme olanağı buradan yükseliyor ve bir çeşit topluluk ve kimlik duygusu oluşuyor. Hip-hop bu kültürlerden biridir. Hip-hop söz konusu mahallelerde doğdu ve genç insanlara kendini ifade etme, hikayesini ve nereden geldiğini anlatma imkanını sağladı. Benim için hip-hop bir mahalle gençlik kuşağının savaşın hayatları üzerindeki etkilerini ifade etmelerini sağlayan bir sanat biçimi. Belki ilk etapta daha çok eğlence olsun diye hip-hopa girişmiş olabilirler ama zamanla sorunlarını daha çok işlemeye başladılar ve hip-hop giderek adaletsizliğin dile geldiği bir sese dönüştü. Ancak hip-hop hala da politikleşmiş değil çünkü bunun parçası olan genç insanların çoğu yoksulluğun yapısal sebepleri veya içinde yaşadıkları koşullar hakkında politik bilince sahip değiller. Fakat bu koşulları yaşıyorlar, anlatıyorlar ve bu benim için hip-hop’un kendisini siyasi bir eylem kılıyor. Çünkü artık susmuyorlar, hikayelerini anlatmaya karar veriyorlar.

Hip-hop ve genel olarak sanatla uğraşan kadınlar açısından kolektif örgütlenme ve bilginin toplumcu aktarımının önemi nedir?

Hip-hop’ta kadınlar açısından temel önem arz eden husus, kolektif alanların yaratılmasıydı. Hip-hop’ta kadınlar olarak kolektif hareket etmeseydik mevcut düzeye ulaşamazdık çünkü sesimiz dışlanıyordu. Örneğin etkinliklere girişte bize 15 dakika veriliyordu, ödeme yapılmaksızın, tanınmadan, adımız bile anons edilmeden. Biz birilerinin sevgilisi, eşi veya kız kardeşi olarak tanınıyorduk. Onların bize alan açmadıklarını ve açmayacaklarını bildiğimiz için kendi özgün alanlarımızı yaratmaya başladık. Bir yandan karma alanlarda olup bitenleri ifşa etmeye devam ederken, öte yandan onlar bizi istemezken, bizi dinlemek isteyen kadınlar olduğunu anlamaya başladık ve kendi festivalimizi yapmaya karar verdik. 8 yıl önce Somos Guerreras (Savaşçıyız) kolektifi ile başladık. Bu grup içerisinde kendimize “hip-hop’taki kadınlar nerede? Biz ne yapıyoruz? Birbirimizi tanıyor muyuz? Ve her şeyden de öte örgütlü müyüz?” sorularını yöneltmeye başladık. Festivaller, atölye çalışmaları gibi etkinlikler düzenlemeye başladık. Birçoğumuz cinsel tacizi deneyimlemek zorunda kaldık. Örneğin parçalarımızı kaydetmek için stüdyoya gittiğimizde yapımcı ne kadar güzel olduğumuzu söylerdi ya da başka bir erkek sana sırf bedenine dokunmak için bir dans adımını gösterirdi.

Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketinin öncülüğünde suikastlere karşı başlatılan uluslararası bir kampanyaya müzikal bir katkı sundun. Sence sınırların ötesinde kadın örgütlülüğünü sağlamak için gerekli olan şey nedir?

Karşı karşıya olduğumuz temel sorunlardan bir tanesi, hegemonik feminist diskurların kadınların çok özel durumlardaki deneyimlerini esas alıyor olmasıdır. İspanya veya Arjantin buna örnek gösterilebilir. Ağırlıkta beyaz kadın hareketlerinin deneyimleri esas alınıyor ve bu tarz hareketler içerisinde ırkçılık bilinci ve hassasiyeti pek yüksek değil. Benzer bir durum, nüfusun çoğunluğu yerli kökenli olduğu Meksika’da bile yaşanıyor. Şu an yayılan gündemler ağırlıkta taban hareketlerle alakası olmayan beyaz feminizme aittir. Bence taban hareketlerinden gelen kadın talepleri esas alınmalıdır. Örneğin Zapatista kadınları kendilerini feminist olarak isimlendirmiyor bile ama çok örgütlüler. Guatemala’da son 5 yılda çok büyüyen bir şehir feminist hareketi var. Guatemala’daki kadın hareketi daha çok Barış Antlaşması’ndan sonra kendini daha çok ifade etmeye başladı ve burada gerilla hareketlerinde veya taban hareketlerinde yer almış kadınların büyük rolü oldu. Bu kadınların bir kısmı barış anlaşmasından sonra bağımsız örgütlenmeye başladı çünkü örgütlü gerilla hareketlerinde söylenen şey, kadınların taleplerinin devrimden sonra karşılanacağı idi. O yıllarda da feminist hareket vardı elbette ancak daha çok geleneksel kadın hareketi ile genç kadınların, üniversite öğrencilerinin, farklı alanlardan gelip farklı ihtiyaçları olan kadın hareketi arasında ciddi bir kopukluk vardı.

Hegemonik feminist diskurdan kastınız nedir?

NiUnaMenos eylemleri Arjantin’de doğup hızlıca bütün dünyaya yayıldı. Bu çok önemli. Ancak Guatemala’da devletin yaktığı 56 çocuk sınırları aşamadı. Ya da Kürt kadınlarının durumu Arjantin veya İspanya kadar uluslararasılaşamadı. Hegemonya derken bunu kastediyorum. Bazı olaylara daha fazla odaklanıp diğerleri görmezlikten gelinmemeli. Güneye bakışta bir perspektifsizlik var. Ben bu küresel güneyi coğrafik bir alan olarak görmüyorum, daha çok ideolojik bir güney olarak bakıyorum. ‘Uygar beyaz’ hala orijin ve uygarlaştırıcı amaç olarak görülüyor. Kürtajın yasallaşması mücadelesi elbette ki gereklidir ama dünyanın birçok bölgesinde temel amaç bu değil. Feminist hareketi birleştiren unsurları düşünecek olursak kürtajın yasallaşması mücadelesi bunlardan biridir. Ama bu mücadeleyi doğduğu yer ile birlikte bir bağlama oturtmak önemli. Dolayısıyla enternasyonalizm kapsamında oldukça köklü olan, birçoğumuzun yeniden ürettiği ama çok da farkında olmadığı beyaz feminizm bakışını sömürgecilikten çıkarmamızın önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü yerli ve kırsal bir topluluğa mensup bir kadının katledilmesiyle şehirli bir kadının katledilmesi aynı şey değildir. Toplumlar aynı tepkiyi göstermiyor. Dolayısıyla bu hususlara çok önem vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak sormak istediğim bir şey de Guatemala’da gündemde olan çokulusluluk inşa çalışmalarının kadın hareketinde ulaştığı düzey. Zira bu, Kürdistan’daki demokratik konfederalizm ve özerklik gündemleri ile kesişiyor.

Bence bu, şehir feminizminin çok dahil olmadığı çabalardan biri. Şehirli feministler olarak odaklandığımız temel konular var, kürtajın yasallaştırılması veya kadın katliam faillerinin bulunması gibi. Böyle olunca muhatabımız devlet oluyor. Devletin müdahil olmasını, yasa çıkarmasını talep ediyoruz. Kadın katliamlarına karşı yasaların sertleştirilmesini isterken devletin toplumsal sorunların çözümüne dahil olmasını talep ediyoruz aslında. Ancak kırsal alanda yerli halklara mensup kadın yoldaşların perspektifi daha farklı. Onlar bu tarz sorunları ve çözüm yollarını toplum meselesi olarak ele alıyorlar. Şehir insanlarının çoğu geleneksel toplum örgütlülüğü içinde yer almıyor. Bence kentsel feministler olarak sahip olduğumuz bir eksiklik de toplumcu siyasi deneyimlerde saklı olan gücün farkında olmayışımızdır. Bu siyasi pratikler somut olarak toprağın dekolonizasyonuna hizmet ediyor. Bence bu, aşmamız gereken temel bir husustur. Kadınların huzur ve ahenk içinde yaşayacağı yer devlet sınırlarının içerisi değildir. Belki bazı kazanımlar sağlayabiliriz ama nihayetinde devlet sınırları içerisinde taleplerimiz karşılanmayacaktır. O yüzden bölgesel örgütlenme formunu dönüştürmemiz gerekiyor.

 

Çeviri: Meral ÇİÇEK