Bu coğrafyayı çılgınlar gibi dolaşabilecek hayallerim, özlemlerim, umutlarım, özgürlük aşkım var. Bu aşk beni fırtına gibi esmeye; yaşamı doluca kucaklamaya yetiyor.
Müthiş bir etkileşim var. Hissettiklerini çılgın gibi akıtıyor. Sığamıyorum buralara… Kendime, kaynağıma ait bu akış beni delice harekete geçiriyor ve bu hâlimi seviyorum. “İşte bu, kendimim!” diyorum.
Fransa’yı boydan boya dolaşacağım; giderayak iyi olur. Tabii hep iz bırakarak koşacağım. Bana haz veren bu oluyor.
Fransa’da hava güzel… Ağaçlar çiçek açmış. Tabii şimdi ülke daha farklı. Orada tomurcuklar patladı patlayacak. Dört mevsimi yaşayan alanlar burnumda tütüyor. Karın eridiği yerlerde çiçekler açmış, toprak yenilenmiş… Bir yanı kar ve bahara gebe saklı güzellikler var. Bu bahar ülkede olmalıyım; başka türlü kaldıramam.
(23 Şubat 2007)
Geç kalıyoruz
Brüksel’e doğru yolculuktayım. Bugün çok farklı bir havayla Mart’a girildi. 10.30’daki basın açıklaması, bu Newroz’u ve aslında bir bütün olarak yılı, önümüzdeki dönemi ve belki de bütün tarihimizi belirleyecek yeni gelişmelerin işaretini verdi. Birçok yönüyle “geç kalındı” dedirten, solukları kesici ciddi gelişmelerdir bunlar. Başkanın yaşamı konusundaki her şey, bir bütün olarak geleceği ve herkesin yaşamını belirleyecek…
Bazı şeyleri zamanında duyumsayışta hep zayıf kalıyoruz… Geç kalıyoruz. Korkum, kontrolsüz birçok şeyin gelişmesi noktasındadır. En hayati konuda kimse Kürtleri durduramaz ve bu, bir Kürt–Türk savaşına dönüşebilir. Başkan, bütün yönüyle bunu önlemeye çalıştı, çalışıyor.
(1 Mart 2007)
Tepeden tırnağa sarsan o günler
Kadro okulundayım. Bugünün kasveti üzerimde. Zindan gerçekliğini anlamak ve anlatabilmek biraz da 14 Temmuz direnişçiliğini doğru anlamakla olur. Yüreğim ve beynim o ağırlığı derin hissederek konuşuyor.
İnsanı tepeden tırnağa sarsan o günleri bir zaman dilimi, 80’lerde gerçekleşmiş bir olay olarak ele almadım hiçbir zaman. Onların yaşamları ve direnişleri bizim için canlı bir yaşamdır. Belleklerde bu yaşam ve direniş en merkezdir. Ve asla zamanın bütününden koparamazsınız. Zaman bu merkezin etrafında yayılıp gidiyor.
Evet, dilim, duygularım, hissettiğim derin acı yüreğimden ve beynimden akacak. Onlara sınır koymayacağım. Tabii Kürtçe sorunu olacak. Kelime hazinem dar; istediğim tonda konuşamam belki ama Kürtçe konuşacağım.
(14 Temmuz 2007-Xınere)
İnsanlığa uzanan serüven
Şu an gün batımının serinliğinde ve Xınere’nin orta yerinde, Lolan’da bir tepenin başındayım. Kesin bu tepenin de bir adı var, ben bilemiyorum. Kuzey, Güney, Doğu sınırlarının kesiştiği bir alan olsa gerek.
Dağ silsileleri iç içe geçmiş. Nereye baksan sınırlar sırıtıyor. Karşımdaki en yüksek yerde İran sınırı var, paygahları var. Eski paygah yerleri, yeni karakolları…
O kadar çok vadi var ki… Küçük bir dere ve bol söğüt ağaçları, bizim çınarlarla yeşillenmiş, yılan kıvrımı gibi uzanan vadiler…
Ama en güzel, en anlamlı, en harika olan park; bir yürek gibi orta yerinde coğrafyaya farklı bir görüntü veriyor.
Tepeden kuşbakışı doyumsuz bir haz veriyor. Ne güzel yerler seçmişler yoldaşlarım…
Evet, Agit arkadaşın parkı karşımda, yüreğimde, göz nurum gibi yakınımda, tenimde…
Müze ayrı bir hava vermiş. Vadide, hemen akan derenin kıyısında, tepelerin arasında bir üçgen…
Yeşillikler arasında tüm ayrıntıları göremiyorum. Müzeye, Önderliğin büyük boy posteri asılmış; sağ tarafında Agit yoldaş, sol tarafında Mazlum yoldaşın posterleri var.
Agit arkadaşın heykeli bu tarafta, toplantı yaptıkları ağacın altındadır.
15 Ağustos atılımlarının kararlaştırıldığı toplantı!
1984 ve 2007… Tam 23 yıl. Kocaman yıllar… Bir gruptan bir halka… İnsanlığa uzanan serüven…
Doğanın tam ortasında, bütün yaratım kazanımlarının sancıları içinde; ama yürekli, ama tarihi… Ve gelecek bütün kaderleri belirleyen kararlaşmanın bilinciyle akıp giden koca bir zaman. Hiç kesintiye uğramadan… Hiç bıkmadan süren bir yürüyüş.
Keşke diyorum… Keşke şu an Önderliğimizle bu parkta özgürlük yürüyüşünün bütün yarımlarını tamamlayan bir büyük kutlamada olsaydık…
Başka hiçbir şey istemiyorum… Düşünemiyorum şu an.
Bütün bu vadileri, tepeleri, dorukları dolduran insan seliyle kutlanan özgürlük günlerini görebilmek…
Bu konuda asla umutsuz değilim… Önderlikle burada ya da başka alanlarda bu özlemin gerçekleşeceği günleri mutlaka göreceğiz… Buna yürekten inanıyorum. Bu bana yetiyor.
Bu coğrafyayı çılgınlar gibi dolaşabilecek hayallerim, özlemlerim, umutlarım, özgürlük aşkım var. Bu aşk beni fırtına gibi esmeye; yaşamı doluca kucaklamaya yetiyor.
Şu an dolu doluyum. Bütün güzelliklerle coşuyorum. Sevdiğim her şey yüreğime ve beynime akın etmiş! Sevinçten, mutluluktan, coşkudan uçacak gibiyim.
En sade, en bana ait duygular beni tıpkı akın bir su gibi akıp götürüyor.
Uzun süredir yazamıyordum. “Yazmak yaşamaktır” diyordum. Şu an bunu tepeden tırnağa yaşıyorum.
Bir de Rojda’nın güzel sesini dinliyorum. Yalnızım. Şu an kim görse kızacak, kıyamet koparacak. Ama ben aldırmıyorum. Biliyorum, yoldaşlarım yalnız dolaşmama kızacaklar ama şu an kızmaları da umurumda değil!..
Hava kararmadan yola devam etmeliyim. Yarım saat sonra noktaya ulaşırım. Yarın küçük bir toplantı biçiminde 15 Ağustos’u kutlayacağız. Güvenlik açısından parkta kutlamayı yapmayacağız.
Parktaki arkadaşlar hummalı bir çalışma içinde… Onlara yarın uğrarım.
Ve en yakın zamanda daha büyük bir kalabalıkla parkta güzel bir konser vermenin planını yapacağız… Kültür hazırlık yapar.
Özgürlüğün ilk kurşunları, vazgeçilmez yaşam değerlerine büyük umuda ve gerçekleşmeye dönüştü…
(15 Ağustos 2007-Xınere)
“Tanrısal bir yalnızlık”
Evet, 2008’e gireceğiz. Başkan 10 yılbaşıdır yalnız. Bugün, bu gece çok yoğundu; yılı, yılları soluk soluğa bir kez daha yaşayacak. Bazı anlar hüzün ve acı verse de öyle ki büyük bir umut ve inançla yılı değerlendirecek, yarımları tamamlayacak… Ve bizim zayıflıklarımıza, anlam veremeyişlerimize öfkelenecek… O büyük yürek ve bilinçle kucakladığı herkesi teker teker anacak… İlişkilerin güzelliğinden mutluluk duyacak… İnsan özünün bütün saflığı ve güzelliğinden aldığı gücü yeniden üretecek, savunmanın bölümlerini büyük bir haz duyarak yazacak.
İmkânlarım elverdiği sürece her yılbaşında Başkan için … yaparak ve yazarak geçiriyordum. Bir mum… Sevdiği çiçeklerden bir demet ve kalem-defterimle baş başa olurdum. Bu gece mum yerine yine el fenerini kullanmak zorundayım. Belki istediğim sakinliği ve sessizliği bulamayacağım ama hep Başkanla olacağım. Ve Başkan’ı düşüneceğim; inanıyorum ki Başkan da hissedecek.
Zozan, kabak tatlısından ufak bir tabak getirdi; koşulları zorlayarak bir şeyler yapıyor olması güzel…
…Kadın yoldaşlarım erkenden uyumuş. Narin arkadaş uyanık sadece, nöbetçidir.
Bu saatlerde Başkan ne yapıyor olabilir? Saat 09.00 geliyor. Tiran’ın sesini dinliyoruz; büyük ihtimalle Başkan da dinliyor, tabii radyosu uygunsa.
Radyoyu voltalarla dinliyor olabilir ya da okurken dinliyordur.
9 yıl bitti, 10. yılda bir mahpusluk… Korkunç bir yalnızlık… Ama aynı zamanda “tanrısal bir yalnızlık”; ne güzel ifade etmiş Başkan.
Halkımızın yeni yılı genel olarak hüzünlüydü. Diğer birçok halk gibi…
(31 Aralık 2007)
Doğa da siyaset kulvarında mı oynayacak?!
Kar soğuğu yakında; siyasal atmosferin soğukluğu ise bu kışı bir acayip yaptı. Evet, ne mevsime uygun bir soğuk ne de siyaset bilimine uygun. Bir siyasal gelişme görülebiliyor. Doğa da siyaset kulvarında mı oynayacak?!
Diyarbakır’daki patlamadan bu yana canım oldukça sıkkın. Dün bir öğrenci daha yaşamını yitirdi. Böylece sayı 6’ya çıktı.
(9 Ocak 2008)
Sakine Cansız’ın (SARA) kaleminden
