1095 Gün: Fay kırığı hayatlar

- Güler YILDIZ
208 views
Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, niyetlerini açıkça dile getirmişti: “Antakya’nın yüzde 80’i yıkıldı. Enkaz kaldırıldığında buranın yüzde 80’i arsa hâline gelecek.”

Baş döndürücü bir hızda oluyor her şey bu ülkede. Hız, bu dönemi tanımlayan tek kavram: Depremin hızı ve yarattığı sonuçları tecrübe ettikten sonra hızla girişilen “enkaz kaldırma”, binlerce insanı da kayıttan düşürdü. Hâlâ bulunmayan ne çok insan var.
Hızı en çok kapitalist sistem seviyor: “Çabuk ve çok olsun.” diyor. Niteliğin, yeterliliğin, dayanıklılığın, kalitenin bir önemi yok: Çabuk çabuk bitiverecek gibi görünen birçok iş, yarı yollarda nefessizlikten yığılıp kalıyor.
Doğanın, insan marifetinden de güç alarak yaptığı hız denemesinin adlarından biri de “6 Şubat Maraş Depremi”.
6 Şubat 2023’te Maraş merkezli meydana gelen ve 11 kenti etkileyen 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki depremlerde en az 53 bin 737 kişi yaşamını yitirdi, 107 bin 213 kişi yaralandı. Evlatlarını, annelerini, babalarını, kardeşlerini ve yakınlarını kaybeden aileler, 36 aydır adalet arayışını sürdürüyor.
Deprem, 11 ilde yaklaşık 9,1 milyon kişiyi etkiledi; 3,6 milyondan fazla kişiyi güvenli evlerinden mahrum bıraktı. En çok etkilenen illerde; Adıyaman, Maraş, Malatya, Hatay, Antep ve Osmaniye’deki üç ilçede 1,6 milyon kişinin en yaşamsal gereksinimleri bugün bile devam ediyor.
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA)’nun depremin 2’nci yılı için hazırladığı “Durum Raporu”, geçen süre içinde depremin insani yaralarının sarılmadığını ortaya koyuyor.
UNFPA raporu, 1,6 milyon kişiyi de kategorize ederek, “22.800’ü gebe olmak üzere 416.000 kadın ve kız çocuğunun üreme çağında olduğu tahmin ediliyor. Yarım milyondan fazla kişi düzenli ve düzensiz geçici konaklama alanlarında yaşıyor.” tespitinde bulundu.
Geçici denerek kalıcı hâle gelen bu alanların kadınların hayatına nasıl “dokunduğu” da kadın örgütlerinden siyasi partilerin raporlarına kadar her yerde detaylarıyla anlatılıyor.
Geçen 3 yılda depremin yarattığı yıkımın etkileri; barınma, hijyen, güvenlik, beslenme, sağlık gibi alanlarda birçok sorun hâlâ ilk günkü gibi. Kadınların üzerindeki bakım yükü katlanarak arttı.
Konteyner hayatının kadının mahrem alanını sınırladığı, şiddeti körüklediği; derinleşen yoksullukla beraber toplumsal normlar ve yerinden edilme, kız çocuklarının okul terklerini artırdı ve erken ya da zorla evlilikler için büyük risk kaynağı hâline dönüştü.

Hız

Depremin hemen ardından arama kurtarmaya 24 saat geciken devlet, 24 saat sonra iş makineleriyle çıkıp gelmişti: Hızlıca enkaz kaldırmak için. O hızlıca kaldırdıkları enkazın molozunun içinden çıktı insan uzuvları. Depremin tozunu dumanını salarak  insanların üzerine, topladıkları molozları da götürüp tarım alanlarına, su kaynaklarına dökmeye başladılar. Dayanışma sayesinde çadırlar dağıtıldı ama afet durumlarında afetzedelere her türlü yardımı sağlamakla mükellef Kızılay, çadırları satmaya başlamıştı. Neydi, felaketin getirdiği fırsatı değerlendirmek gerekirdi!

Her şey ve herkes bir dakikadan kısa bir zaman içinde yok oluvermişti. Kalanlar bunun şokunu yaşarken yanlarında, yörelerinde vızır vızır işleyen kamyonlar belirmeye başladı. Önlerine ne gelirse sağlam-hasarlı demeden yıkıyorlar, yıkıntıları da götürüp ölümden dönmüş insanların yerleştiği çadırların etrafına döküyorlardı. Molozkent, Moloz Dağları, Moloz Dere…

Rezerv alanı ile bir gecede mülksüzleşenler

Depremin hemen ardından ilan edilen OHAL ve yönetmeliklerle yapılan düzenlemelerle bir “felaket” daha fırsat kapısına çevrilerek “Rezerv Alan” uygulaması başlatıldı. İlk uygulama alanı da Hatay’ın Antakya ve Defne ilçesine bağlı mahalleler pilot seçildi. Yaklaşık 50 bin kişinin yaşadığı mahalleler, içindeki hasarlı ve hasarsız yapılarla birlikte yıkılacak, tapularına el konacaktı.

Yüzlerce dönümlük narenciye, zeytinlik… Hepsi rezerv uygulaması adı altında mülksüzleştirmenin kurbanı oldu. Halk direndiyse de ya güvenlik güçlerinden şiddet gördü ya gözaltına alındı ya da hepsine gözdağı verildi. İtirazlar, davalar sonuçsuz kaldı.

Ankara kararlıydı: TOKİSTAN kurulacaktı!

Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, niyetlerini açıkça dile getirmişti: “Antakya’nın yüzde 80’i yıkıldı. Enkaz kaldırıldığında buranın yüzde 80’i arsa hâline gelecek.”
Doğa boşluk sevmezdi, devlet de. Parmakla gösterilemeyecek kadar büyüktü bu kez boşluk; hemen doldurmaya girişiverdiler.
AKP Genel Başkanı Erdoğan, 31 Mart 2023’te, “319 bini 1 yıl içinde olmak üzere toplam 650 bin yeni konut yaparak depremzedelere teslim edeceğiz.” demişti.
Depremin ikinci yıl dönümünde Adıyaman’da yaptığı konuşmada ise “Yılbaşına kadar toplam 453 bin konut yapacak ve evine girmeyen, iş yerine kavuşmayan tek bir vatandaşımızı dahi bırakmayacağız.” dedi.
Depremin ikinci yılında etkilenen 11 kentte sadece 169 bin 171 konut, 32 bin 260 köy evi ve 149 iş yeri teslim edildi. İki yılda sadece 201 bin 431 hane teslim edilebilmişti.
Kimse bir gecede kaybettiğini bir daha bulamadı.
Özellikle Aleviler ve Kürtler… Köyleri, mahalleleri bilinçli seçilmişti: Beton santralleri ile kum ocakları ile bir talan yaşıyorlardı ve hâlâ kendilerine vaat edilen evlerin tamamlanmasını bekliyorlardı.

Adaleti parayla satın aldılar

En son görülen davalardan biriydi Furkan Apartmanı davası. Binanın altındaki mağaza, tam 28 kolonu birden kesmiş, 51 kişinin hayatına kıymıştı. Beraat kararı, 51 kişinin yakınlarında bir başka depremdi. Kadınlar mahkeme önünde yaşadıkları şoktan kurtulamıyor, talep ettikleri adaletin o binadan çıkmadığını ve çıkmayacağını anladıklarında isyan ediyorlardı: “Adaleti parayla satın aldılar!”
Diğer davaların da akıbeti hemen hemen aynıydı. Resmî olarak 53-54 bin dense de İBB adayı Murat Kurum ağzından kaçırmamış mıydı “130 bin insan öldü” diye? AA sonradan bunu bir “gaf” olarak tercüme etse de İYİP Vekili Turhan Çömez’in “Bir GSM operatörü 300 bin kişiden sinyal almıyor. 180 bin kişi banka kartını kullanmadı.” açıklaması da unutulmadı.
Bu kadar insanın ölümüne neden olanların ya kaçtığı ya da kurtarıldığı seyirlik davalar, adalet beklentisi olanları bir daha yıktı.
Bu kadar büyük sorumsuzluğun utancını da taşımadı kimse; istifa eden de olmadı, istifayı aklından geçiren de.
Hâlâ konteyner kentlerde zorlu koşullarda yaşayanlar var ve bu, onların unutulmuşluklarının 3’üncü kışı.
Ama onlar unutmuyor ve unutturmuyorlar…
Devletin “yeniden inşa”sı, onların onarılamayan fay kırıklığına karşılık gelmiyor işte…