Yerlikaya’ların fakirhanesinde mevsime denk bir bahar havası yaşanıyordu. Zarife, “Zulme karşı umut tohumu attık toprağa. Sanki o filizlendi. Adı Filiz olsun, bize umut olsun, sevinç katsın, ayakta durma gücü versin” diye kucakladı bebeğini.
Filiz bebek, her anlamda kavganın ortasına doğmuştu. Kan davasından kaçmışlardı. Sürgündüler. Geldikleri bu yerde kendi anadillerini konuşmaları yasaktı. Şansı yoktu, Filiz kavgalı bir dünyada büyüyecekti. Kürt olmanın anlamıyla böyle tanışacaktı. Özgürlük ve eşitliğin yoksunluğunu henüz küçük bir çocukken tadacaktı…
İlk isyan: Örgülerime dokundurmam
Ankara’da başka bir coğrafyada yaşar gibiydiler. Yeni çelişkiler, yeni çatışmaların kapısını aralıyordu okul. O yaşına kadar birçok yer dolaşmış olsalar da, ilk kez ailesinin korunaklı kucağının dışına çıkıyordu Filiz. Her zaman temiz olan siyah önlüğü, ütülü beyaz yakalığı, annesinin küçüklüğünden beri aynı şekilde ördüğü iki uzun saç örgüsüyle dikkatleri üzerine çeken bir duruşu vardı. Öğretmeni saç örgüsünü bahane ederek Filiz’e sataşıyor örgülerini açmasını istiyordu. Annesi ve ablası nedenini anlamasalar da okulda sorun yaşamasın diye Filiz’in saçlarını örmemeye karar verdiler. Zarife kızının saçlarını yine özenle taramış, ancak bu kez örmemişti. Filiz, atkuyruğu yapılmış saçlarını görünce kızdı, öfkeyle saçlarını bozdu ve annesinden saçlarını her zamanki gibi örmesini istedi. Kendisine ait, kültürüne ait bir şeyin bu denli küçümsenmesini, diğerleriyle benzeştirme dayatmasını çocuk yüreği kaldırmıyordu. Okula yine iki örüğüyle gitti. Henüz sekiz yaşındaydı ama kendi kalmadaki ısrarı, daha o yaşlarda O’nun karakterine damgasını vurdu.
Dağlar gibi asi ve baş eğmez
Zarife, çocuklarını onların karakterini yansıtan şarkılarla büyütmüştü. Filiz’e yakıştırdığı şarkı “dağlar kızı reyhan” şarkısıydı. Kızına hep, “Fîlîza min gulîlka serê çiya ye, Sosina zozana ye” diyordu. Anasına göre Filiz bir dağ kızıydı, dağlar gibi asi ve başı eğilmezdi, dağlarda yetişen Sosin çiçeğine benziyordu. Sosin, dağların zirvelerinde yeşil bir deniz gibi uzanan zozanların (yaylaların) sulak bölgelerinde yetişir, eşsiz güzelliği ve onlarca metre uzaktan alınan kokusu ile herkesi büyülerdi. Zarife’ye göre Filiz de böyle ender bir çiçek gibiydi.
Halepçe’yle gelen acı ve bilinç
1988 Mart ayında bir gün okuldan eve geldiğinde ışıldayan gözlerine büyük bir acı yerleşmiş, ruhu bedeninden çekilmiş gibiydi. Doğrudan odaya girdi ve kapıyı arkadan sürgüledi. Saatler geçmiş ama ses çıkmamıştı, akşam olduğunda yanıt vermedi. Ertesi gün oldu, kapı hala kilitliydi ve Filiz’in sessizliği sürüyordu. Okula da gitmemişti. Anne kapıya kulağını dayayıp “Kızım neyin var, kapıyı aç?” diye seslendi. Öğlen vakti Hasan işten döndüğünde şansını denedi, sonuç aynıydı. Üçüncü gün olduğunda, “Bu kızın başına kesin bir şeyler geldi de içeri kilitledi kendini” diyerek kapıya dayandılar. Bu durum böylece dört gün sürdü. Hasan kapıya dayanmış yalvar yakar Filiz’i içeriden çıkarmaya çalışıyordu. Babasının bu haline dayanamayarak kapıyı açtı ama biriken bütün öfkesiyle ailesine yüklendi: “Baba biliyor musun, dünyadan habersiz yaşamaktan daha iğrenç bir şey yok. Ve sizler benim canımı her şeyden daha çok acıtıyorsunuz. Halepçe’de ne kadar insanın öldürüldüğünden haberiniz var mı? Siz kendi milletinizden nasıl böyle uzak ve rahat olabiliyorsunuz?” Filiz ağlamıyordu, çakmak çakmak gözlerini ailesinin üzerine dikmiş öfkesini ailesinden çıkarıyordu. Saddam’ın Halepçe’de Kürtlere uyguladığı vahşeti ve neler yaşandığını anlattı. Bu, Filiz’in ilk eylemiydi.
Dağlara yolculuk ve yeniden doğuş
Tekmil Kürdistan’ın ve Bitlis’in yiğit çocukları zulme karşı başkaldırmıştı ve meçhul kılınmış yaşamlara, bilinmez adreslere ad vermeye gidiyorlardı. Şimdi onlara bir yenisi daha ekleniyordu. Sîpan Dağı’nın kızıydı Filiz. Doğduğundan bu yana, ana topraklarından koparılmış olsa da ruhunda, belleğinde geçmişin, köklerinin izi vardı. Bu izi takip ederek ulaştığı sesi dinleyerek yönünü dağlara verdiğinde hayatında yeni bir sayfa açılıyordu. “Gulan” isminde karar kıldı. Katılımını yeni bir doğuş olarak görüyordu. İlk doğumu mayıs ayında olmuştu. Yeni bir Mayıs’tı bu O’nun için. Hem babası da hep ‘Gula min’ demiyor muydu kendisine. Hem yeni doğuşunu simgeleyecek hem de sevdiklerinden, geçmişinden izler taşıyacaktı. Yeni bir isim yeni bir tanım demekti, yeni bir yaşam anlamı, yeni bir kimlik. O andan itibaren son nefesine kadar aldığı bu isme uygun yaşayacak, baharın ilk müjdecisi gibi her yere yaşam taşıracaktı.
Yoldaşına siper olandı
Gulan zoru başarmanın coşkusuyla her gün yeniden tanışıyor; her bir zorlukta iradesini biliyor, üstesinden geldiği her zorluğun ardından daha da güçleniyordu. Ömrü boyunca da kolay yaşamayı seçen bir yapıda olmamıştı, ama bu dağlarda yaşama tutkuyla sarılıyor; doğaya, yoldaşlarına sevgisini cömertçe sunuyordu. Kadın yoldaşlarına karşı sevgisi sınırsız ve içtendi. Düşünce gücü yüksek, ufku genişti. Moralli katılımı, bitmeyen enerjisiyle kadın arkadaşlarını eğitiyordu.
…Mutki suyu çıldırmış gibiydi. Tehlikenin farkındaydılar. Ciğerlerine saplanan bir hançer gibi işliyordu kar suyunun soğukluğu bedenlerine. Ama suyu geçememek, ondan daha az tehlikeli değildi. Halaya durur gibi sıkı sıkı birbirlerinin kollarına kenetlenmiş ilerliyorlardı. Suyun ortalarına doğru geldiklerinde zincirin bir halkası koptu, Hevîdar suyun şiddetine dayanamayarak akıntıya kapıldı. Hevîdar’ın suya kapıldığını gören Gulan bir an bile tereddüt etmeden O’nun arkasından kendisini akıntıya bıraktı. İki yüz metre kadar akıntıyla sürüklendiler. Grup artık umutsuzluğa düşüyordu ki, Gulan’ın suyun içinden kıyıdaki bir dalı yakaladığını gördüler. Hızla oraya yöneldiler. Daha arkadaşları yardımına yetişmeden Hevîdar’ı çıkarmayı başarmıştı. “Heval Gulan sen nasıl kurtardın, yüzme biliyor muydun” diye sordular. Gulan gülerek “Yok bilmiyordum ama Hevîdar arkadaşın sayesinde öğrendim, artık hangi suya düşsem boğulmam” diye yanıtlarken yüzündeki tebessüm devam ediyordu. Gulan en tehlikeli anlarda gözünü kırpmadan göğsünü ölüme siper edip arkadaşına yoldaş olabilmeyi en yalın biçimde anlatmıştı.
En önde giden komutan
Takvimler 23 Nisan 1998’i gösteriyordu. Türk ordusu büyük bir operasyon başlatmıştı. Gecenin ilerleyen saatleriydi. Savaş uçaklarının yeri göğü inleten dalışlarıyla, kuşlar, kurtlar, böcekler, ormandaki tekmil canlılar uykularından korkuyla sıçramışlardı. Savaş uçaklarının sesiyle uykuları bölündü. Gece başlayan bombardıman, sabahın ilk saatlerinde alana yoğun asker indirmeleriyle devam etti. Karargâh, temasa giren ilk grup olmuş ve çatışma başlamıştı. Sıkı bir çatışma olunca operasyon koordinesi generaller, kobra helikopterlerini çatışma bölgesine yönelttiler. Helikopterler karargâhı yoğun şekilde bombardımana tutmuş, çatışmaya giren grubu imha etmeye çalışıyordu. Karargâhta bir takım kadın, iki takım da erkek gücü vardı. Bir kuşatma içindeydiler. Gündüz saatlerinde bu kadar güçle bulundukları yeri terk etmeleri büyük kayıplara yol açabilir diyerek çatışmayı uzatıp geceyi beklediler. Gece bastırınca harekete geçtiler, biraz uzaklaşmışlardı ki tank pususuna takıldılar. Bir anda tankın topları yanı başlarına düştü. Pusu esnasında ve sonrasında dağılan grubun bir kısmını Gulan bir araya toplamayı başarmıştı. Bu, kadın gerillaları cesaretlendirmişti. Yerleri tespit edildiğinden yönelim daha da arttı ve bir sonraki adımda çatışmaya girdiler. Gulan, bir takımdan oluşan gücü yaralı ve şehit vermeden sıcak çatışma alanından çıkarmayı başardı. Çatışma yerinden uzaklaşıp karşı yamaçta bulunan gerilla grubunun yanına geldiklerinde artık gün doğmuş, güneş ışınları çoktan yükselmişti. Sadece o gün değil operasyon boyunca yanında bulunan güce kayıp verdirmeden komutanlık edecek, bu büyük operasyonda denetimindeki gücü korumayı başaracaktı.
Zarife Ana sözünü tuttu
2002 yılı Ankara. Zarife ana, Tuzluçayır’daki evine gelen misafirleri içeri aldı. Yıllardan sonra nazlı kızından acı haberler getirildiğini henüz bilmiyordu. Nur, Zarife anaya sızılı bir yürekle bakıyor, bu kara haberi nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Bir anneye “Evladın artık sonsuzluğun diyarında” diye nasıl söylenirdi? “Ana, Gulan arkadaş kongre yaptıkları sırada şehit düştü” diyerek tonlarca ağırlıktaki acı haberi verdi… Zarife ananın aklı 1993 yılına gitti. Filiz, ellerini avuçları içine almış “Ben tarihimde nokta olmaya gidiyorum, eğer tarihte bir nokta olursam sakın ağlama, bil ki kızın muradına erdi. Ama anne biliyorsun şehitlere sahip çıkılmıyor, sen sakın öyle bir şey yapma! Erken şehit düşersem her şeye rağmen cenazeme sahip çık. Söz mü anne, bana bu konuda söz veriyor musun?” demişti. Zarife ana “Söz kızım söz, söz” diye üç defa yinelemişti. Göz pınarlarına dolan yaşları ve boğazındaki düğümü bastırdı, direncini zorlayarak Nur’a “Kızım tarihte bir nokta oldu mu?” diye sordu. Nur böyle bir tepki beklemiyor olmanın şaşkınlığı içinde “Doğru Zarife ana, Gulan arkadaş tarihte bir nokta oldu” diye yanıtladı. Zarife aldığı bu cevap karşısında “O zaman ben ağlamayacağım” dedi. Biricik Sosin’ına verdiği sözü tutmuştu.
*17 Haziran 2002 tarihinde şehit düşen Gulan (Filiz Yerlikaya’yı anlatan biyografik roman “Her Mevsim Gulan” kitabından derlenmiştir.
