8 Mart: Direnişin adı

- Sebahat Tuncel
319 views
 2026 8 Mart’ını karşılarken kadınların hayatları hâlâ zorlu. Bölgemizde savaş, çatışma ve kaos devam ediyor. Rojava devriminin kadın mücadelesi kazanımlarına yönelik ideolojik ve politik saldırılar sürüyor.

 Direniş tarih yaratır. Tıpkı 8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde 40 bin dokuma işçisi kadının düşük ücret ve uzun çalışma saatlerini protesto etmek için başlattıkları direnişin yarattığı gibi. Kadınların itiraz, isyan, direniş ve mücadele tarihinden süzülerek gelen ve her yıl üzerinde yükseldiği deneyimlere yenisini katarak günümüze kadar kendisini süreklileştiren uluslararası mücadele ve dayanışma günü olarak kutlanan 8 Mart, Jin Jiyan Azadi felsefesi ile tüm dünya kadınlarını erkek devlet şiddetine, erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı ortak bir ruhta birleştirmiş; dayanışmayı sınırları aşarak erkek egemen-kapitalist sisteme karşı kadın özgürlük mücadelesinin ortak adı hâline getirmiştir. Kadın mücadelesinin ortaya çıkardığı bu ortak özgürlük bilinci, yeniyi yaratma iradesi ve gücünü bağrında taşımaktadır.

Kadın özgürlüğü bir zorunluluktur

Biz kadınlar, erkek egemen kapitalist sistemin bir yandan erkekliği ve patriarkayı kutsarken, diğer yandan kadının tüm varlığını mülkiyet konusu hâline getirerek emeğini ve bedenini sömürdüğünü; savaş politikaları ile de kadınları sürekli bir kaos ve kriz aralığında yaşamaya mahkûm ettiğini biliyoruz. Kadınları ucuz iş gücü, kapitalizme işçi üreten bir kuluçka gibi gören; cinsiyetçi, milliyetçi ve dinci politikalarla kadınları erkek egemen sistem ve kültürün sürdürücüleri olarak kodlayan erkek egemen kapitalist sistemin aşılması yerine, kadın özgürlükçü, demokratik ve ekolojik bir sistemin inşasının bir talepten ziyade kendisini dayatan bir zorunluluk olduğunu da biliyoruz.

Kadın bedeni bir savaş alanı

Erkek egemenliği ile kapitalist sömürü düzeni birbirini besliyor. Kadına yönelik ayrımcılık, şiddet, kadın katliamları, taciz, tecavüz, yoksullaştırma, göçertme, yoksun bırakma, kamusal alanın dışına itme, eve kapatma… ve daha pek çok şiddet biçimi ile kadın iradesi kırılarak sisteme bağımlı hâle getiriliyor. Savaşlar ve çatışma ortamında kadınlara yönelik şiddet daha da yoğunlaşıyor. Kadın bedeni bir savaş alanı, savaş ganimeti olarak görülüyor. Ancak kadınlar, bu hakikati bilerek, bu karanlıktan çıkmanın kendi öz güçleri ve örgütlü mücadelelerinden geçtiğini biliyor. Erkek egemen sistemin hilelerine, yalanlarına ve zorbalıklarına karşı kadın, hakikatini açığa çıkarıp erkek egemen kapitalist düzenin karanlığını yırtarak insanlığı aydınlığa taşıyacak yolu gösteriyor. Kadınlara kaybettirilen yerde, kendi küllerinden yeniden kendini yaratarak insanlık için kurtuluşa öncülük edecek bir örgütlü kadın mücadelesinin zamanı gelmiştir; tıpkı Rojava kadın devriminde olduğu gibi.

8 Mart’ta özgürlüğü haykırmak

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, sadece bir kutlama günü değil; aynı zamanda tarih boyunca kadınların emeği, bedeni ve iradesi üzerindeki tahakküme, baskı ve sömürüye karşı yükselen isyanın, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin, dayanışmanın sembolü ve direnişin kadınların kamusal görünürlüğünü artırdığı bir zaman dilimidir.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da dünyanın her yerinde kadınlar 8 Mart’ta sokaklarda ve alanlarda olacak; kadına yönelik her türlü şiddete, kadın katliamlarına, tacize, tecavüze, her türlü ayrımcılığa, sömürüye ve savaşa “hayır” diyecek ve özgürlüğü haykıracak.

Savaşa karşı barışı istemek

Kürdistan’da, 2026 yılına girişte Halep’in Şex Mahsut ve Eşrefiye mahallelerinde başlayan ve hızla Rojava’ya yönelik saldırılara karşı ortaya çıkan Kürt halkının ve kadınların direnişi, Kürtler arası birlik ve halklar arası dayanışmanın soykırım saldırılarına geçit vermemesinin coşkusu ve morali ile alanlarda olacağız. Savaşa karşı barışı haykıracak; bizlere dayatılan her türlü köleliğe, cinsiyetçi, dinci ve milliyetçi çizgilere karşı özgürlüğü ve kadın özgürlük çizgimizi savunacak; Jin Jiyan Azadi diyerek tüm kadınlarla özgürlük halayında buluşacak ve barışı haykıracağız.

Kürdistan ve Filistin halklarının yaşadığı savaş gerçekliği, Ortadoğu kadınları açısından barış mücadelesinin ve barışın güvence altına alınmasının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha göstermiştir. Kadınlar olarak, barışı talep etmekle kalmayıp, kadınlar ve halklarımızın özgür geleceği için barışçıl bir yaşamın öncülüğünü geliştirme sorumluluğunu unutmamalıyız.

Çağrı ufuk açıcı

27 Şubat 2025 yılında Sayın Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı, Ortadoğu’nun barışını; kadınlar başta olmak üzere halkların ve inançların eşit, özgür ve barışçıl geleceğe yönelik bir çağrı olarak ele almak ve gereğini yapmak açısından oldukça önemlidir. “Barış ve Demokratik Toplum” programı, önümüzdeki yüzyılı şekillendirecek, kısa ama özgürlük, demokrasi ve barışın yolunu göstermesi açısından ufuk açıcıdır.

Sayın Öcalan’ın çağrısında, “20. yüzyıl tarihin en yoğun şiddet yüz yılı olduğu ve iki dünya savaşının yaşandığı; dünya genelinde soğuk savaşın yaşandığı bir süreçte reel sosyalizmin etkisi ve Kürt realitesinin inkarı, baskıcı ve yasakçı zihniyetin ortaya çıkardığı siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunların, Kürt isyan ve direnişinin ortaya çıkardığı deneyim ve kazanımların 21. yüzyılda yeni araç ve yöntemlerle sürdürülmesinin gerekliliği” vurgulanmış; kapitalist emperyalistlerin 21. yüzyılı da savaş ve çatışmanın yüzyılı yapma stratejisine karşı kadınları ve halkları, 21. yüzyılı barış yüzyılı yapmak için mücadeleye çağırmıştır.
Sayın Öcalan, Ortadoğu’da kimliklerin tanınarak varlıklarına saygı gösterilmesi; kimlik ve kültürlerin kendilerini özgürce ifade edip demokratik anlamda örgütlemelerinin hukuki ve siyasi olarak güvenceye alınmasının barışın yolunu açacağını belirtmiş; ayrıca “toplumsal değişim ve dönüşümün ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkün olacağını” ifade ederek, “barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır” demiştir.
Peki, ifade edilen bu gerçeklik karşısında kadınların rolü ve sorumluluğu nedir? Yeniyi yaratmak, yeni dili kurmak ve barışı mümkün kılmak için kadınlar olarak ne yapmalı, nasıl yapmalı ve nereden başlamalı sorularına vereceğimiz cevaplar, yeni açılan yolun kadınları ve halklarımızı özgürlüğe taşımasında önemli bir rol oynayacaktır.

Yeni dönemin kapısı aralanmıştır

Sayın Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile yeni bir dönemin kapısı aralanmış ve Kürt özgürlük hareketi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olsa da, iktidar tarafından henüz topluma güven verecek adımlar atılmaması ve eski dil ile siyasette ısrar edilmesi, sürecin toplumsallaşmasını ve güçlü bir destek sunulmasını engellemektedir. Özellikle muhalefete yönelik operasyonlar; düşünce, ifade, örgütlenme ve eylem özgürlüğünün engellenmesi; kayyım rejiminin devam ettirilmesi gibi anti-demokratik uygulamalar, devletin Kürt karşıtı politikasının bir devamı olarak görülmektedir. Meclis komisyonunun çalışmalarının zaman alması ve meclisin gerekli yasaları çıkarma konusundaki isteksizliği de dikkate alındığında, toplumdaki kadınlardaki güvensizliğin nedensiz olmadığı görülecektir; hele ki Türkiye’nin yüz yıllık inkar, imha ve asimilasyon siyaseti her fırsatta güncellenmek istenirken.

Yeni yol haritası

Devletin, Sayın Öcalan’ın deyimiyle “Kediye kedi demek gerekir; sorunun adını koymadan, bütüncül yaklaşmadan çözüm geliştirmek zordur” değerlendirmesi, devletin sorunu çözmek yerine sonucundan kurtulmak istediği gerçeğini daha net ortaya koymaktadır. Bu gerçeklik ortada dururken, Kürt halkının önderliği ve Kürt özgürlük hareketinin barış ısrarının ve demokratik çözüm stratejisinin başarı şansı nedir? Bana göre bunu belirleyecek olan, Kürt halkının örgütlü özgürlük mücadelesidir.
Sayın Öcalan, Kürt halkının özgürlük mücadelesinde araç ve yöntem değişimini stratejik olarak ele almaktadır. Silahlı mücadele yerine demokratik siyaset stratejisi, Kürtlerin özgürlük sorununun çözümü için yeni bir yol haritası sunmaktadır. Devletin bu yeni mücadelede engel olmaktan çıkarılması, Kürtlerin hukuk içine alınarak inkar siyasetinden vazgeçilmesinin sağlanması, Kürtler adına önemli bir kazanım olacaktır.
Bir yıllık sürece baktığımızda, devletin Kürt karşıtı siyaset ve kodlarının değişimi konusunda devlet içinde direnç olduğu; değişimi isteyen “norm devleti”nin ise yeterince cesaretli olmadığı görülmektedir. “Tanıma” ve “inkarın sürdürülme” politikalarının her ikisinin de masada olduğu bir süreçte, hangisinin seçileceği tıpkı son süreçte Rojava’ya yönelik saldırılar karşısında ortaya çıktığı gibi, Kürtlerin ve dostlarının barış ve çözüm taleplerini örgütleyip devleti barışa ve demokrasiye zorlamasıyla mümkün olacaktır. Barış, bir talep olarak değil, bir mücadele çizgisi olarak kendini örgütlediğinde sonuç alıcı olacaktır. Bu mücadelenin öncü gücü de kadınlar olmak zorundadır.

Barış ancak ortak mücadele ile mümkün

Son bir yıla baktığımızda, Türkiye’de hem TJA’nın hem de “Barışa İhtiyacım Var” Kadın İnisiyatifi’nin, hem Kürt sorununun çözümü hem de demokratikleşme konusunda önemli çalışmalar yaparak kadınların barış mücadelesinin sesi olduğu görülmektedir. BİV, savaş ekonomisinin kadın emeğini yok saymasını, yoksullaştırmayı, kadına yönelik şiddeti, kadın katliamlarının artmasını, ekolojik ve ekonomik krizi, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü, Suriye’de Alevi ve Dürzilere yönelik saldırıları ve İsrail’in Filistin halkına karşı soykırım saldırılarının kaynağının aynı olduğunu vurgulayarak, barışın ancak mücadele ve dayanışma ile mümkün olacağını haykırdı. “Barış mücadelesiyle kadın mücadelesi ayrılmazdır” diyerek bir yıl boyunca barışa ses verdiler.
Özgürlük yürüyüşlerinden Meclis önü açıklamalarına, Newroz alanlarından 25 Kasım eylemlerine kadar pek çok alanda kadınlar, “Jin Jiyan Azadî”yi haykırırken barış talebini de yükseltti. Özgür Kadın Hareketi (TJA) öncülüğünde Ankara’da yapılan “Umutla Özgürlüğe Yürüyoruz” şiarıyla gerçekleştirilen yürüyüşle kadınlar, barış mücadelesinin bir öznesi olarak, barışın ancak direnerek, örgütlenerek ve örgütleyerek mümkün olabileceğini gösterdiler. Bu yürüyüş bitmedi; kadınlar ve halklar özgür olana kadar sürecek.

Kadın mücadelesine saldırılar sürüyor

2026 8 Mart’ını karşılarken kadınların hayatları hâlâ zorlu. Bölgemizde savaş, çatışma ve kaos devam ediyor. Rojava devriminin kadın mücadelesi kazanımlarına yönelik ideolojik ve politik saldırılar sürüyor. Erkek devlet şiddeti hız kesmeden devam ediyor. Yargı, kadınları değil erkekleri ve devleti koruyor. Yasalar, kadınların susturulması, baskı ve deneyime alınmasının bir aracı olarak kadına şiddetin ortağı olmaya devam ediyor. Kadın emeğinin sömürüsü ve görünmez emek olan ev içi emeğin değersizleştirilmesi, kadınların değersizleştirilmesini sürdürüyor. Cinsiyetçi, dinci ve milliyetçi politikalar, kadınların ve LGBT+ bireylerin hayatlarını daha da zorlaştırıyor. Ama tüm bu olumsuzluklara rağmen kadınlar geri çekilmiyor; mücadele ediyor.
Rojava’da, İran’da, Rojhilat’ta, Gazze’de ve Türkiye’nin dört bir yanında yükselen kadın direnişi, aynı evrensel çığlığı taşıyor: eşitlik, özgürlük ve şiddetsiz bir yaşam.