Lübnan’daki kadınlar, tüm umutsuzluğa rağmen güçlü ve dirençli

- Zenda Leylan
154 views
On yıllardır savaş ve çatışmaların ağır etkisi altında kalan Lübnan’da, mevcut saldırıların kadınlar üzerindeki etkilerini Sawsan Chouman ile konuştuk. Güney Lübnan’daki Bekaa bölgesinde yaşayan Sawsan; öğretmen, aktivist ve Ortadoğulu kadınlardan oluşan, Abdullah Öcalan’a özgürlük talebiyle kurulan Noun İnisiyatifi’nin sözcüsü.

28 Şubat’ta başlayan İran savaşına paralel olarak İsrail, Lübnan’a yönelik bir yandan yoğun hava saldırıları düzenlerken, diğer yandan ülkenin güneyinde işgal harekâtı başlattı. Hatta ABD-İsrail ile İran arasında ateşkesin ilan edildiği gün, Lübnan tarihinin en büyük saldırılarından biri gerçekleştirildi; İsrail, 10 dakika içinde 100 saldırı düzenledi ve bu saldırılarda yüzlerce insan katledildi. On yıllardır savaş ve çatışmaların ağır etkisi altında kalan Lübnan’da, mevcut saldırıların kadınlar üzerindeki etkilerini Sawsan Chouman ile konuştuk. Güney Lübnan’daki Bekaa bölgesinde yaşayan Sawsan; öğretmen, aktivist ve Ortadoğulu kadınlardan oluşan, Abdullah Öcalan’a özgürlük talebiyle kurulan Noun İnisiyatifi’nin sözcüsüdür.

Şu anda nerede bulunuyorsun ve hangi koşullar altında çalışıyorsun?

Şu anda Bekaa Vadisi’ndeyim. Kısa süre önce buraya karadan bir saldırı düzenlendi ve bu saldırıda 40 insan katledildi. Bu durum bölgede büyük bir korku ve dehşet yarattı. Aynı zamanda sürekli hava saldırıları düzenleniyor; kesintisiz bombardıman sesleri duyuluyor. Ben de bir anne olarak savaş uçaklarının sesini duyduğum anda çocuklarımı korumaya çalışıyorum. Çocuklar korkudan titriyor, ben de kulaklarını kapatarak sesleri duymalarını engellemeye çalışıyorum. Bu, genel olarak Lübnan’da, özelde ise Bekaa’da günlük hayatın bir parçası haline gelmiş durumda.

Kendin bu son saldırılardan doğrudan etkilendin mi?

Yan binamıza yönelik bir hava saldırısı düzenlendi. O binada komşularım yaşıyordu. Saldırı sonucu benim evimin de üçte biri yıkıldı. Biz insani yardım çalışmaları yürüten aktivistleriz; herhangi bir siyasi partiyle bağlantımız yok. Ancak İsrail ordusu sivillere, masum insanlara yönelik saldırılar gerçekleştiriyor.
Yakın zamanda komşu köyüme de gece saatlerinde karadan bir saldırı yapıldı. Bu saldırı yaklaşık dört saat sürdü. Saldırı sırasında dronlarla çok sayıda kadın da katledildi. Evinden çıkan her kadın, İsrail ordusu ve dronlar için açık hedef haline gelmişti. Uçakların sesi son derece korkunçtu. Çocuklarım gözlerini kapatarak “Bu ölümdür, ölümü kabulleneceğiz” dedi ve dua etmeye başladılar. Bir anne için bundan daha ağır bir an olamaz.

Son saldırılar yaşama nasıl yansıyor?

Aslında artık bir yaşamdan söz etmek zor. Hayat neredeyse tamamen durmuş durumda. Okullar kapalı, birçok yerde hastaneler dahi çalışmıyor. Benzin istasyonları da aynı şekilde işlevsiz. Saldırılarda özellikle benzinlikler ve şehirleri birbirine bağlayan köprüler hedef alınıyor. İnsanlar bir yerden başka bir yere gidemiyor. Elektrik yok, ilaç depoları yok. Temel ihtiyaçlarda, özellikle hijyen ürünlerinde ciddi eksiklikler yaşanıyor. İş imkânı da yok. Kısacası, insanlar için bütünüyle bir felaket ortamı söz konusu. Sistematik biçimde her şey yıkıma uğratılıyor. En başta ise yaşam hakkı hedef alınıyor.
Yakın zamanda bir kadın gazeteci, Fatima Fetuni, katledildi. Elinde yalnızca kalemi, kamerası ve mikrofonu vardı. Arabasıyla seyir halindeyken hedef alındı.

Savaşın kadınlar üzerindeki etkileri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Kadınlar sürekli ve kesintisiz bir baskı altında yaşıyor. Öncelikleri çocuklarını korumak. Korku içinde titreyen çocuklar, televizyondaki görüntüler, kan ve yıkım sahneleri kadınlar üzerinde büyük bir psikolojik yük oluşturuyor. Aynı zamanda kadınlar, bu koşullarda ortaya çıkan yaşamsal eksiklikleri gidermek zorunda kalıyor. Temel ihtiyaçların karşılanması ve oluşan boşlukların doldurulması onların omuzlarına yükleniyor.
Eşlerini, erkek kardeşlerini ya da yakınlarını İsrail saldırılarında kaybeden çok sayıda kadın var. Evini kaybedenler ise sokakta çadır kurmak zorunda kalıyor. Güvenli bir yer yok; kimse evinde de güvende değil. Bazı kadınlar için evde kalmak, çadırda yaşamaktan daha tehlikeli hale gelmiş durumda. Özellikle eşleri yanlarında olmadığında, sokakta çadırda kalmak daha güvenli görülebiliyor. Bu şekilde çocuklarını korumaya çalışıyorlar.

Peki kadınlar bu koşullara karşı yaşamı nasıl savunuyor?

Tüm bu acı ve zorluklara rağmen cesaretle direnen kadınlar da var. Örneğin, yerinden edilen insanlar için yemek yardımları organize ediyor, dayanışma ağları kurmaya çalışıyorlar. Çocuklara psikolojik destek sunmak için çaba harcıyorlar. Aynı zamanda saldırıları ve yaşananları kayıt altına alarak bilgi paylaşımı yapıyorlar.
Lübnan’daki kadınlar, tüm umutsuzluğa rağmen son derece güçlü ve dirençli. Birbirlerine destek oluyor, çocuklara ve yerinden edilen insanlara yardım ulaştırmaya çalışıyorlar. Ülkenin güneyindeki Bekaa bölgesi büyük ölçüde boşalmış durumda; insanlar iş bulmak için şehirlere göç ediyor. Bu nedenle Bekaa’daki kadınlar, şiddetten kaçan ya da yerinden edilen insanlara destek olma sorumluluğunu üstlenmiş durumda. Evlerini açıyor, yemek yapıyor ve çocukların ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Aynı zamanda yaşanan acıları ifade etmeye, çığlıkları kelimelere dökmeye çalışıyorlar.

Genel olarak Lübnan’daki çatışmayı nasıl değerlendiriyorsun? Bu çatışmanın temel dinamikleri nelerdir?

Bu çatışma yeni değil; köklü bir geçmişe sahip ve sürekli kendini tekrar ediyor. Bu süreçte İsrail ordusu, halkın deyimiyle “düşman”, karşımızda duruyor. Mesele, temelde bir işgal anlayışına ve bu ülkeye yönelen sistematik bir şiddet zihniyetine dayanıyor. Sivilleri hedef alan, okul, hastane, sağlık çalışanı ve gazeteci arasında ayrım yapmayan bir güçle karşı karşıyayız. Bu durum son derece ağır. Toplumun algısına göre, çocukların ve en kırılgan kesimlerin kanını dökmekten çekinmeyen bir yapı söz konusu. Tam anlamıyla bir işgal ve yıkım politikasıyla karşı karşıyayız. İnsan, çocukların ve kadınların çığlıklarını duyduğunda ne yapacağını bilemez hale geliyor.

Uluslararası topluluğa ne söylemek istersin?

Uluslararası topluluğa şunu söylemek istiyorum: Ülkemiz adeta ateşe teslim edilmiş durumda. Hangi uluslararası hukuk buna izin verir? Bu katliamın durdurulması gerekiyor. Sivil halkı, özellikle yaşlıları, çocukları ve kadınları korumak zorundayız. Cezasızlığa artık son verilmelidir. Şu anda açık bir cezasızlık durumu söz konusu. Geçici bir empati değil, net ve kararlı bir duruş gerekiyor.
Bu kadar çok ihlal yaşanırken sessiz kalınması kabul edilemez. Sessizlik, suça ortak olmak anlamına gelir. Bu katliamları durduracak güçlü bir iradeye ihtiyaç var. Uluslararası hukuk neden var? Uluslararası örgütler ne için kuruldu? Elbette dünyada korunmaya muhtaç insanları korumak için.