Barış ve demokratik toplumun: yeni eşiği müzakere

- Sebahat Tuncel
212 views
 Bugüne kadar iktidar barışı gerçekten toplumsal bir ihtiyaç olarak görüp Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümüne odaklanmak yerine silahların bırakılmasına odaklandığından, asgari demokrasi adımlarını atma konusunda da bir direnç yaşanıyor.

Türkiye’de siyaseti bazen kavramlar üzerinden değil, sessizlikler üzerinden okumak daha gerçekçidir. Söylenenlerden çok söylenmeyenlere, gündeme alınmayanlara bakılarak politika yürütülmektedir. O nedenle söylenenlerden çok pratiklere bakmak, bize daha gerçekçi bir analiz imkânı sunmaktadır.

Umut ve beklentinin yanı sıra güvensizlik var

27 Şubat 2025 tarihinde Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum çağrısı toplumda büyük bir umut ve beklenti yaratmış olmasına rağmen, devletin bugüne kadar yürüttüğü Kürt karşıtlığı, baskı, zor ve zulüm politikaları; güvenlikçi perspektifle Kürt halkının en temel haklarının gasp edilmesi ve üstelik bunun hukukun araçsallaştırılması yoluyla yapılması nedeniyle ciddi bir güvensizlik yaşandığı gerçeği ortadadır.
Barış ve Demokratik Toplum çağrısının üzerinden 1 yıl 3 ay gibi bir süre geçmiş olmasına rağmen herhangi bir somut adım atılmaması, TBMM komisyon raporunda yer alan hukuki düzenlemeler için herhangi bir girişimde bulunulmaması, AKP hükümetinin siyaset dilinden tutalım etki ettiği medya kuruluşlarının süreç karşısındaki sessizliği ve eski dilde ısrarı da yaşanan güvensizliği derinleştirmektedir.

Devlet üzerine düşeni yapmalı

Gelinen aşamada Kürt siyasi hareketinin tek taraflı olarak attığı adımlar ile sürecin ilerletilmesi ve demokratik siyasete geçiş zordur. Sürecin ilerlemesi için devletin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi gerekir.
Son süreçte hem “Apocu hareket” temsilcilerinin hem de MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar da süreçte bir duraklamanın, tıkanmanın yaşandığını göstermektedir. Devlet Bahçeli’nin Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan için “Statü sorunu çözülmelidir” çıkışı ve bu çıkışın gereğinin yapılması, tıkanmanın aşılmasını sağlayarak yeni bir döneme kapı aralayacaktır.
O açıdan Devlet Bahçeli’nin “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “süreçten geri dönüş olmayacak” vurgusu, Özgür Özel’in TBMM komisyon raporunun gereğinin yapılması yönündeki açıklaması, gündelik siyasetin olağan manevraları olarak ele almak doğru olmaz.
Devlet Bahçeli’nin çağrı ve çıkışları, bireysel olmaktan ziyade devletin Kürt sorununa yaklaşımında bir kırılmaya işaret etmektedir. İnkâr, asimilasyon ve güvenlik paradigması üzerinden şekillenen resmî söylemdeki değişim ve kırılma, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü açısından da önemli bir olanak sunmaktadır.

Yeni denklemin nedenleri

Hepimizin bildiği gibi Türkiye’de hiçbir süreç sadece görünenden ibaret değildir. Devletin Kürt sorununa yaklaşımında yeni bir yol denemesi, içsel dinamikler kadar Orta Doğu’da yaşanan 3. paylaşım savaşı ve onun yarattığı siyasal, toplumsal ve ekonomik dinamiklerle de alakalıdır.
O nedenle süreci yalnızca demokratikleşme iradesi üzerinden okumak eksik kalır. Orta Doğu’da yaşanan savaş, Türkiye ekonomisinin içine girdiği ağır daralma, bölgesel jeopolitiğin değişimi, Suriye sahasındaki yeni denge arayışları ve içeride giderek büyüyen toplumsal sorunlar, yönetim krizi ve yorgunluk; tüm bunlar Ankara’yı yeni bir denklem kurmaya itmiştir.

Mücadele adım atmaya zorlamaktadır

Devlet bazen ideolojik dönüşüm yaşadığı için değil, mevcut yöntemlerin maliyeti sürdürülemez hâle geldiği için yön değiştirir. Bu durum soruna stratejik yaklaşmaktan ziyade pragmatik bir yaklaşımla krizden çıkmayı amaçlasa da Kürt halkının örgütlü mücadelesi, eşitlik, özgürlük ve demokrasi talebi ister istemez devleti de bazı konularda adım atmaya zorlamaktadır.
Bugüne kadar iktidar barışı gerçekten toplumsal bir ihtiyaç olarak görüp Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümüne odaklanmak yerine silahların bırakılmasına odaklandığından, asgari demokrasi adımlarını atma konusunda da bir direnç yaşanıyor.

Halkların özgürlük ve adalet arzusu

Ancak bu direnci sürdürmesi mümkün görünmüyor. Çünkü toplum artık eski reflekslerle yönetilemiyor. Uzun yıllar boyunca korku, güvenlik ve kutuplaşma üzerinden tahkim edilen siyasal iklim ciddi bir sorunsallık üretti. İnsanlar yalnızca ekonomik olarak değil, zihinsel olarak da bir tıkanma yaşıyor.  Sürekli kriz hali, sürekli olağanüstülük duygusu ve sürekli düşman üretme siyaseti artık toplumsal karşılığını eskisi kadar kolay bulmuyor. Bu nedenle bugün “barış” fikri yalnızca Kürt meselesiyle ilgili değil; Türkiye halklarının  demokrasi, özgürlük ve adalet arzusuyla da ilgilidir.
Barış ve Demokratik Toplum çağrısının gereğinin yapılması Türkiyede tıkanan siyasete de nefes aldıracak ve demokratik hukuk düzeni ihtiyacını karşılayacak ve demokrasiye geçişe duyunan ihtiyaca cevap verecek niteliktedir.

Komisyonun raporu sadece başlangıçtır

TBMM’de kurulan komisyonun hazırladığı raporla sorunların tümden çözülmeyeceği gerçeğini unutmadan, bunu barışa ve demokrasiye giden yolda bir başlangıç olarak ele almak daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Tek bir raporla Türkiye tarihine damgasını vuran Kürt sorununun ve diğer toplumsal-ekonomik sorunların çözümünü beklemek gerçekçi değildir; ancak rapor önemli bir başlangıçtır. Rapordaki hukuki adımların pratikleşmesi ve demokratik, özgürlükçü bir sistemin inşası ancak mücadeleyle mümkün olacaktır.
Sayın Öcalan’ın dikkat çektiği gibi: “Rapor parlamentonun gündeminde uzun süre kalabilir, çeşitli çevreler diyalog sürecini sabote etmek için bu süreçten yararlanabilir.” Bu uyarıyı dikkatle okumak gerekir. Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne dair her türlü girişim, bugüne kadar bizzat devletin kendisi tarafından başarısızlığa uğratılmıştır. Bu nedenle, daha önce yaşanan deneyimler bize süreçte risklerin bulunduğunu hatırlatmaktadır. Sürekli bir mücadeleyi örgütlemek, demokrasi ve özgürlüklerin gelişimi için bekleyen değil; öncülük ederek inşa eden olmak, bizi barışa ulaştıracaktır.

Barışı isteyenlerin sorumlulukları var

Türkiye’nin kronik problemi olan güvensizliği aşma konusunda devlete düşen sorumluluklar kadar, barış isteyenlerin ve bu sistemin değişmesini talep edenlerin de üzerine düşen sorumluluklar olduğunu her zaman akılda tutmak gerekir. Zira gerçek barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; hukukun siyasetten bağımsız işlemesiyle, vatandaşlık ilişkisinin eşitlenmesiyle ve devletin kendi toplumuyla kurduğu ilişkinin dönüşmesiyle mümkündür.
Hukuki güvence; barışın mümkün olmasını, sorunların silahla değil demokratik siyaset yoluyla çözülmesini ve sürece duyulan güvenin artmasını sağlayacaktır. Sayın Öcalan’ın, sürecin hukuki ve siyasi olarak güvence altına alınması konusundaki ısrarı, yaşanan deneyimler ışığında değerlendirildiğinde daha anlaşılır hâle gelmektedir.
“Hukuki güvenceyi sağlayacak olan da demokratik bilinçtir, zihindir. Yürekle, bilinçle sürece sahip çıkılmadıktan sonra hangi hukuk maddesi kimi koruyabilir?” sorusu; günümüzde hukukun siyasallaştırılması ve iktidarın, hukuku muhalefeti ve siyaseti dizayn etme aracına dönüştürmesi düşünüldüğünde, halkın ve özellikle kadınların mücadelesinin önemini daha net ortaya koymaktadır.
“Siyaset de sonuçta ‘mümkün olanın sanatıdır’ ve mümkün olanı sağlayacak olan da demokratik mücadeledir.” Sürece siyasetin yön verebilmesi için eskisinden daha fazla emek, sorumluluk ve mücadele gerekmektedir.