Kadın kırımına karşı kadının inşa zamanı

- Halide Türkoğlu
241 views
TJA’nın 8 Mart’ta startını verdiği “Şimdi Kadın Zamanı” kampanyası; yaşamın her alanında örgütlenmeyi, kadınların farklılıkları ve mücadele alanlarıyla bir araya gelmelerini, özgürlük ve eşitlik mücadelesini büyütmeyi esas almaktadır.

Türkiye’de kadın katliamları ve şüpheli ölümler her yıl artmaktadır. Anıt Sayaç ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu tarafından yıllara göre derlenen veriler, bu durumun yalnızca bilebildiğimiz kısmını göstermektedir. Çünkü kadın katliamları ve şüpheli ölümler her zaman medyaya yansımamaktadır. 2015-2025 yılları arasındaki kadın cinayetleri verisi 3284’tür. 2020 yılına kadar şüpheli ölüm verisi elimizde bulunmamaktadır; ancak 2020 sonrası kadınların şüpheli ölümlerinde 2025’e kadar ciddi bir artış söz konusudur. Bu 5 yıl içinde 1348 şüpheli ölüm yaşanmıştır.

Özel savaş politikaları

Kadın katliamlarının her gün sistematik bir biçimde yaşanması, çoklu faillerin iş birliğiyle gerçekleşmektedir. Bir katliama giden yol yalnızca erkek failin durumuyla açıklanamaz. Erkek egemen kapitalist sistemin ve cinsiyetçi politikaların her birinin bunda payı vardır. Bunun yanında, özel olarak incelenmesi gereken bir diğer konu ise savaş ve çatışma ortamı ile iktidarın/devletin topluma ve kadınlara yönelik özel savaş politikalarıdır. Bu politikalar, şiddet sarmalını her yere yaymaktadır.

Saldırıların merkezi aynı

Türkiye’de 2015 yılından sonra Kürt halkına yönelik çöktürme politikaları, özelde kadınlar ve gençler üzerinde uygulanmıştır. Her kayyım vali, bu konsept içinde rolünü yerine getirmek üzere görevlendirilmiştir. Kadın kurumlarının kapatılması ve Kürt kadın hareketine yönelik operasyonlar, “örgütlü kadın, örgütlü toplum mücadelesine” yönelik saldırılar olarak hayata geçirilmiştir. Kadınların şiddetten kaçabileceği, başvurabileceği alanlar ortadan kaldırılırken; aynı merkezden yönetilen cinsiyetçi, milliyetçi ve militarist kurum ağlarıyla kadınlar katliamlar ve tacizlerle karşı karşıya bırakılmak istenmiştir. Uyuşturucu, fuhuş ve çeteleşme, kayyım süreciyle birlikte yükselişe geçmiştir. Her türlü yozlaşma ise cezasızlık zırhına büründürülmüştür.

Kazanımlara karşı çoklu savaş

İpek Er’in katili Musa Orhan alenen cezasızlık zırhıyla korunurken, kamuda buna itiraz eden kadınlar yargılanmıştır. Fatma Altınmakas, anadilinde hizmet alamadığı ve devlet tarafından korunmadığı için katledilirken; kayyımlar, kadın sığınaklarını ve çok dilli alo şiddet hatlarını çoktan ortadan kaldırmıştı. Türkiye’de kayyım sürecinin Kürt kadınları üzerindeki tahribatının yanı sıra, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte kadınlara ve kadınların kazanımlarına yönelik çoklu bir savaş da devreye sokulmuştur. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi, eşitlik tartışmaları, medeni haklara yönelik saldırılar ve kadını özne olarak görmeyen; kadınların yaşamlarına mal olan politikalar yürürlüğe konulmuştur.

Sürdürülen cezasızlık politikası

Nahide Opuz davasıyla Türkiye’nin mahkûm edildiği AİHM kararında, “Devlet bilerek ve isteyerek bir kadını korumamıştı” tespiti yapılmıştır. Türkiye, bu suç karşısında kadınların mücadelesiyle ortaya çıkan İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ilk ülke olmuştu. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi ise aynı zamanda devletin kadınlara yönelik şiddeti önleme iradesinden vazgeçtiğini göstermektedir. 6284 sayılı yasa etkin bir şekilde uygulanmamakta; hakkında koruma kararı bulunan kadınlar, evlerinde ya da sokak ortasında, kolluk tarafından korunmadıkları için katledilmektedir. Erkek egemen ve cinsiyetçi yargı sistemi faillere iyi hâl indirimi uygularken, şüpheli kadın ölümleri savcılar tarafından “intihar etmiştir” denilerek kapatılmaktadır. Cezasızlık, kadın cinayetlerinde ilk akla gelen kavramdır; ancak aslında sistematik bir politika olarak sürdürülmektedir.

Gülistan Doku nerede? diye sordular

Gülistan Doku, 6 yıl önce kaybettirilen bir öğrenciydi. İlk günden beri ailesi, arkadaşları ve kadın hareketleri “Gülistan Doku nerede?” diye sordu; çünkü kimse onun intihar ettiğine inanmıyordu. Nitekim bugün, bu ısrarlı direniş sayesinde gerçekler ve failler ortaya çıkmaya başlamıştır. Aradan 6 yıl geçmiş olmasına rağmen yaşanan gelişmeler gösteriyor ki, ilk günden bugüne “Gülistan Doku’ya ne oldu?” sorusunu soranlar; Dersim’de bir kadının kaybolamayacağını, devlet isterse bir günde bulunabileceğini ve dosyada bazı kişilerin korunduğunu biliyorlardı.

Geçmişin ve geleceğin akışı

Geldiğimiz aşamada Gülistan Doku davası, kadın cinayetlerinde devletin Susurluk davası örneği gibidir. Dönemin kayyım valisi, valinin oğlu, hastane başhekimi, emniyet müdürü, kolluk güçleri, üniversite ve yurt yönetimi, gençlik merkezi vb. devlet kurumlarının iş birliği içinde; suçun nasıl işlendiği, faillerin nasıl korunduğu ve bir kadın cinayetinin nasıl “intihar” olarak servis edildiği görülmektedir. Yine hakikati arayanların nasıl işkenceye maruz bırakıldığı, ailesinin ve mücadele eden kadınların nasıl gözaltına alındığı ve yargılandığı da ortadadır.

Tüm bunlar, biz kadınların isyanlarını, mücadelelerini ve örgütlenmelerini neden büyütmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Unutmamak, hesap sormak ve kabul etmemek… İşte bu dava, kadınların ne kadar haklı olduğunu gösteren bir davadır. Daha fazla mücadeleyi büyütmek ve hakikatleri ortaya çıkarmak zorundayız. Bu erkek egemen düzen içinde bir kadın katledildiğinde zaman durmaz; kadınlar için hafıza, hatırlamak ve unutmamak demektir. Hesap sormak ve örgütlenmek ise geçmişin ve geleceğin akışıdır. Kaybettirilen, intihar süsü verilen yüzlerce Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş vardır. Onların şahsında, bu örgütlü çetelere karşı kadınlar olarak birbirimizin öz savunması olmalıyız.

 Mücadeleyi büyütmeyi amaçlıyor

Binlerce yıllık kastçı ve katil sistem karşısında, kadınların öz savunması elbette örgütlenmek olmaktadır. TJA’nın 8 Mart’ta startını verdiği “Şimdi Kadın Zamanı” kampanyası; yaşamın her alanında örgütlenmeyi, kadınların farklılıkları ve mücadele alanlarıyla bir araya gelmelerini, özgürlük ve eşitlik mücadelesini büyütmeyi esas almaktadır. Kadın kırımının fiziksel, kültürel ve siyasi her biçimiyle mücadele etmek; yalnızca direnişi değil, aynı zamanda alternatif politikalar üretmeyi de gerektirmektedir. En yerelden başlayarak kadın dayanışmasını büyütmek ve enternasyonal kadın birliğini bu yüzyılda erkek egemen kapitalist sistemin ve rejimlerin kadın düşmanı politikalarına karşı hayata geçirmek, kadın zamanının mücadele ruhudur.

Bir inşa kampanyasıdır

Bu kampanya; savaş karşıtlığında barış mücadelesini, eko-kırım karşısında kadın direnişini, derinleşen kadın yoksulluğu karşısında kadın emeğinin savunulmasını ve kadın katliamlarına karşı özgür ve eşit bir yaşam için erkeklerin değişim-dönüşüm çalışmalarını da içeren bir inşa kampanyasıdır.
Kadınlara ve halklara dayatılan sömürü, savaş, inkâr ve talan düzenine artık yeter diyen bu kampanya; zamanın kadın mücadelesinin ve kadınların başka bir yaşamı inşa edebileceğinin ifadesidir. Gülistan Doku’nun ve Rojin Kabaiş’in şahsında yürütülen kadınların adalet ve hesap sorma mücadelesi, yalnızca bir teşhir ve isyan değildir; aynı zamanda toplumun ve devletin kadın eksenli demokratikleşmesinin yollarını açma, cinsiyetçilik, ayrımcılık ve nefret siyasetinin oluşturduğu engelleri ortadan kaldırma mücadelesidir.

Özgür Önderlikle kadın özgürlüğünün zamanı

Sayın Öcalan’ın başlattığı barış ve demokratik toplum sürecinin öncü gücü ve öznesi olmayı hedefleyen özgür kadın hareketi, bu süreci kadınların ve halkların kazanabileceği bir süreç haline getirmek amacıyla hem Kürdistan’da hem de Türkiye’de toplumsal barışın inşa çalışmalarını yürütmektedir. 19 Nisan’da her kentten Gemlik’e ulaşan bin kadın, “Önderliğin özgürlüğüyle kadın özgürlüğünün zamanıdır” demiştir. Savaşın her türlü hedefi hâline getirilen kadınlar, barış ısrarından da özgürlük ısrarından da vazgeçmeyecektir.
Her gün katledildiğimiz bu sistemin gölgesinde yaşamak yerine; 21. yüzyılı kadın aydınlanmasının yüzyılı olarak gören, yaşamı birbirimizin mücadelesiyle öreceğimiz bir kadın yeniden inşa zamanındayız.