Kadın bedeninde görünmeyen şiddetin izleri

- DR. Eylem Öztürk
12 views
Kadın sağlığını yalnızca kadın doğum muayenesinden, hormonlardan, gebelikten veya jinekolojik hastalıklardan ibaret görmemeliyiz. Bir kadının ruhsal sağlığı da kadın sağlığının ayrılmaz bir parçasıdır.

Bir kadın muayene odasının kapısından içeri giriyor. Yüzünde belirgin bir hastalık bulgusu yok. Sesinde hafif bir titreme, gözlerinde uykusuzluğun bıraktığı yorgunluk var. “Doktor hanım, son zamanlarda çok yoruluyorum” diyor. Bir başka kadın, “Geceleri uyuyamıyorum, kalbim hızlı çarpıyor” diye anlatıyor. Bir diğeri, “Başım her gün ağrıyor, artık hiçbir şeye gücüm kalmadı” diyor.
Hekim olarak bu cümleleri defalarca duyuyoruz. Tansiyonunu ölçüyor, nabzını değerlendiriyor, muayenesini yapıyor, gerekli kan tahlillerini istiyor, gerektiğinde görüntüleme yöntemlerine başvuruyoruz. Bazen bütün sonuçlar normal çıkıyor. Ancak kadın hâlâ karşımızda oturuyor; hâlâ yorgun, hâlâ uykusuz, hâlâ kaygılı.
İşte tam o noktada hekimlik bize başka bir soru sormayı öğretiyor: “Hayatınızda sizi bu kadar yoran bir şey var mı?” Çünkü insan yalnızca bedeninden ibaret değildir. Bir hastanın sağlık durumunu anlamaya çalışırken onun yaşamını, ilişkilerini, korkularını, kaygılarını ve içinde bulunduğu koşulları da değerlendirmek gerekir. Bazen bir baş ağrısının, uykusuzluğun, çarpıntının ya da sürekli yorgunluğun ardında yalnızca fiziksel bir hastalık değil, uzun zamandır taşınan ağır bir yaşam deneyimi bulunabilir.Bu deneyimin adı bazen psikolojik şiddettir.

Şiddetin her zaman bir morluğu yoktur

Şiddeti çoğu zaman gözümüzle arıyoruz. Bir morluk, bir yara, bir kırık, bir fiziksel travma görmek istiyoruz. Oysa her şiddet ciltte iz bırakmaz. Bir kadının sürekli aşağılanması, küçümsenmesi, kararlarının değersizleştirilmesi, arkadaşlarından ve ailesinden uzaklaştırılması, ekonomik özgürlüğünün kısıtlanması, telefonunun veya sosyal çevresinin kontrol edilmesi, sürekli tehdit edilmesi ve korkutulması da şiddetin farklı biçimleridir.
Bunların hiçbirinin röntgen filmi yoktur. Kan tahlilinde görülmez, ultrason görüntüsüne yansımaz. Fakat kişinin ruhsal bütünlüğünde ve zaman içinde fiziksel sağlığında derin izler bırakabilir.
Psikolojik şiddet çoğu zaman bir anda başlamaz. Küçük görünen sözlerle, kontrol davranışlarıyla ve zaman içinde sıradanlaştırılan müdahalelerle ilerler. Önce “Bunu neden giydin?” denir. Sonra “Onunla neden görüştün?” gelir. Ardından “Ben izin vermeden hiçbir yere gitme” cümlesi hayatın bir parçası hâline gelir. Kadın bir süre sonra yalnızca karşısındaki insanın davranışlarını değil, kendi davranışlarını da sürekli sorgulamaya başlar. “Acaba ben mi yanlış yaptım?” “Belki gerçekten fazla hassasım.” “Belki sorun bendedir.”
Psikolojik şiddetin en yıkıcı taraflarından biri de budur: İnsan zaman içinde kendi algısına, kararlarına ve değerine duyduğu güveni kaybetmeye başlayabilir.

“Hiçbir şeyiniz yok” demek yetmez

Bir hekim olarak burada önemli bir ayrım yapmak gerektiğini düşünüyorum. Hastanın yaşadığı fiziksel belirtilerin psikolojik faktörlerle ilişkili olabileceğini düşünmek, hastanın şikâyetlerini küçümsemek değildir. Tam tersine, iyi hekimlik hem organik nedenleri araştırmayı hem de kişinin içinde bulunduğu psikososyal koşulları anlamayı gerektirir.
Uzun süreli stres ve sürekli güvensizlik hâli, organizmanın stres yanıtını etkileyebilir. Uyku bozuklukları, kronik yorgunluk, baş ağrıları, kas ağrıları, çarpıntı, mide-bağırsak yakınmaları, kaygı ve depresif belirtiler ortaya çıkabilir.
Elbette her baş ağrısının veya her çarpıntının nedeni psikolojik şiddet değildir. Her fiziksel yakınma öncelikle tıbbi açıdan değerlendirilmelidir. Ancak bütün tetkikler normal çıktığında hastaya “Hiçbir şeyiniz yok” demek de doğru değildir. Çünkü normal bir laboratuvar sonucu, normal bir hayatın kanıtı değildir.
Muayene odasında bazen bir hastalığın tanısını koymak için değil, bir hayatın içinde neler olduğunu anlayabilmek için soru sormamız gerekir. “Evde kendinizi güvende hissediyor musunuz?” sorusu bunlardan biridir. Bu soru kolay değildir. Çünkü kadın “Hayır” dediği anda yalnızca bir sağlık öyküsü anlatmaya başlamaz; belki yıllardır kimseye anlatamadığı bir hayatı anlatmaya başlar. Bazen ağlayarak, bazen susarak, bazen de “Aslında önemli bir şey değil” diyerek…
Belki daha önce anlattığında kendisine inanılmamıştır. Belki utanmıştır. Belki ekonomik nedenlerle bir çıkış yolu bulamamıştır. Belki çocukları vardır. Belki tehdit edilmiştir. Belki de yıllar içinde yaşadıklarını normal kabul etmeye başlamıştır.

Sormak yetmez, güven vermek gerekir

Bu nedenle şiddet öyküsünü değerlendirmek yalnızca soru sormaktan ibaret değildir. Mahremiyet gerekir, güven gerekir, yargılamayan bir iletişim gerekir. Hekimin görevi kadının yerine karar vermek değildir. Hekimin görevi hastalığı ve riski fark etmek, kadının güvenliğini gözetmek, uygun destek mekanizmalarını anlatmak ve gerektiğinde ilgili profesyonel hizmetlere yönlendirmektir. Çünkü sağlık hizmetinin amacı yalnızca bir hastalığı tedavi etmek değil, kişinin kendi hayatı üzerindeki karar verme gücünü desteklemektir.
Şiddete maruz kalan kadınlar hakkında toplumda sık sorulan bir soru vardır: “Peki neden ayrılmıyor?” Bir hekim olarak bu sorunun ne kadar kolay sorulduğunu, ancak cevabının ne kadar karmaşık olduğunu biliyorum. Ekonomik bağımlılık, çocukların sorumluluğu, barınma sorunu, sosyal destek eksikliği, tehdit, korku, aile baskısı ve yıllar boyunca zedelenmiş özgüven, bir kadının hayatındaki kararları doğrudan etkileyebilir. Bazen kadın kendi kararlarına güvenmeyi unutmuştur. Bu nedenle şiddet yaşayan bir kadına “Neden hâlâ oradasın?” diye sormak yerine, “Sana nasıl destek olabiliriz?” diye sormak çok daha anlamlıdır. Çünkü yardım etmek başka, kişinin yerine karar vermek başkadır.

Kadın sağlığı sadece bedenden ibaret değil

Kadın sağlığını yalnızca kadın doğum muayenesinden, hormonlardan, gebelikten veya jinekolojik hastalıklardan ibaret görmemeliyiz. Bir kadının ruhsal sağlığı da kadın sağlığının ayrılmaz bir parçasıdır. Kendisini güvende hissetmesi, kendi bedeni hakkında karar verebilmesi, sağlık hizmetlerine özgürce ulaşabilmesi, korkmadan doktora gelebilmesi ve yaşamı üzerinde söz sahibi olması da sağlığın temel unsurlarıdır. Bu nedenle psikolojik şiddet yalnızca “özel hayatın içinde yaşanan bir ilişki problemi” değildir. Aynı zamanda kadın sağlığını doğrudan ilgilendiren bir durumdur.
Gebelik ve doğum sonrası dönem bu açıdan özellikle önemlidir. Gebelik takibinde bebeğin gelişimini, kalp atışlarını, annenin tansiyonunu ve laboratuvar değerlerini takip ederiz. Ancak bazen annenin kendisini nasıl hissettiğini de sormak gerekir.
Gebeliğin istenip istenmediği, kadının bu süreçte desteklenip desteklenmediği ve kendisini evinde güvende hissedip hissetmediği de sağlık değerlendirmesinin bir parçasıdır.
Doğum sonrası dönemde ise uykusuzluk, hormonal değişimler, yeni sorumluluklar ve sosyal desteğin azalması kadının ruhsal yükünü artırabilir. Bu dönemde mevcut bir psikolojik şiddet ortamı, kadının hem kendi sağlığını hem de sağlık hizmetlerine erişimini olumsuz etkileyebilir.

Tahliller her şeyi söylemez

Fiziksel travmaların tedavisi için tıbbın belirli yöntemleri vardır. Bir kırığı tespit eder, tedavi ederiz. Bir yarayı temizler, pansuman yaparız. Enfeksiyonu uygun şekilde tedavi ederiz. Fakat yıllarca “Sen değersizsin”, “Sen hiçbir şeyi beceremezsin”, “Sana kimse inanmaz” denilen bir kadının yarasının tek bir ilacı yoktur. Bazen psikolojik destek gerekir. Bazen sosyal destek. Bazen güvenli bir yaşam alanı. Bazen hukuki destek. Bazen de yıllar sonra ilk kez birinin, “Yaşadıklarınız önemli” demesi gerekir.
Her hastanın önümüzde duran bir dosyası vardır. Yaşı, tansiyonu, kan değerleri, geçirdiği hastalıklar, kullandığı ilaçlar… Fakat hiçbir dosya bir insanın bütün hikâyesini taşıyamaz.
Korkular laboratuvar sonuçlarına yazılmaz. Evde yaşanan baskı tahlillerde görünmez. Gece uyumadan önce hissedilen çaresizlik bir görüntüleme raporunda yer almaz. Bir kadının aynaya baktığında kendisini artık eskisi gibi görememesi, tıbbi kayıtların satırlarına kolayca sığmaz. Bunları ancak dinleyerek anlayabilirsiniz.

Görünmeyen yaralar da gerçektir

Belki de hekimliğin en insani tarafı tam burada başlar: Hastanın söylediği kelimelerin yanı sıra söyleyemediklerini de fark edebilmekte, bir sessizliğin nedenini merak etmekte, “İyiyim” derken gözlerini kaçıran bir kadının gerçekten iyi olup olmadığını anlamaya çalışmaktadır. Çünkü bazı kadınlar bize hastalıklarını anlatmadan önce hayatlarını taşırlar. Ve bazen, “Doktor hanım, ben artık kendimi tanımıyorum” cümlesi, bir muayene odasında duyulabilecek en önemli cümlelerden biridir.
Çünkü bazı yaralar ciltte görünmez. Bazıları röntgende çıkmaz. Bazılarının kan değeri yoktur. Fakat bir hekimin gözünden kaçmaması gereken kadar gerçektir. Bazen bir kadının sağlığı için yapılabilecek en önemli şey, yeni bir tetkik istemeden önce onun sessizliğini gerçekten duyabilmektir.