Anti-Lozan yılı ve büyük hesaplaşma

- Hêja ZERYA
194 views
Bu yılın ölüm-kalım, varlık-yokluk yılına dönüşmesi ve Kürtlerle özdeşleşmesi kader yılı olması ile bağlantılı. Büyük bir hesaplaşma yılı olan anti-Lozan yılındayız. Küresel sömürgeciliği, soykırım kıskacını aşmaya kilitlenmiş beyin, yürek ve bedenlerin savaş meydanına dönüştüğü bir yıl.

Dağ, zindan, dört parça Kürdistan ve Ortadoğu’da küresel faşizmin saldırılarının ayyuka çıkması bu meydan savaşında direnenlerin tarihe damgasını vurması ile bağlantılı. İmralı komplo sistemi ve Önder Apo şahsında boşa çıkarılan kurnaz-komplocu Enki aklına dayanan erkek paradigması büyük bir çöküş yaşamaktadır. Anti-Lozan yılında paradigmalar savaşının en derini yaşanıyor. Demokratik toplum paradigması ile devletli uygarlık paradigması büyük bir hesaplaşma içinde. Çağdaş tanrı kralların kutsal ittifakı ile dünyanın gözü önünde Kürt soykırımı, Kürt kadınına tecavüz-kırım, Kürdistan doğasına-toprağına-ağacına-suyuna kıyım, işgal, talan stratejileri iflas eden devletli paradigma sahiplerinin yüzyıllara uzanan hesaplarına dayanıyor.

Lozan’da yapılan emperyalist işgal ve sömürü planı

Küresel hegemonik güçler Lozan Antlaşması’nın yüzüncü yıldönümünde yeni bir dünya savaşını daha geniş cephelere yaymayı hesaplarken, 29 Ekim 2023’te cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne hazırlanan TC de bu süreçten daha büyük pay kapma peşinde. Kürdistan’ı dört parçaya bölen, Kürtler için inkar, imha ve soykırım anlamına gelen Lozan, cumhuriyetin tarihi ve zihniyet temelini atan bir antlaşmadır. Önder Apo “Kurucu öge olarak Kemalizm bir Avrupa uygarlık modelidir. Kurucu Mustafa Kemal Atatürk çağdaş uygarlık hayranıdır. Cumhuriyeti doğuran antlaşma, başta gelen Avrupa devletlerinin imzasıyla onaylanan Lozan Antlaşması’dır” demektedir. Cumhuriyetin felsefi, kurumsal, hukuki temelinin Batı uygarlığına göre şekillendiğini dile getirir. Avrupa uygarlık modelini esas alan TC ulus-devletçilik, dincilik ve milliyetçiliği tekçi zihniyetle koyu bir faşizme evrilterek Ortadoğu’nun değerlerini kıyımdan geçiren bir kasaba dönüşmüş durumdadır. Faşizmin zulmüyle her yer kan gölüne çevrilmektedir. Yüzyıl önce Lozan’da yapılan emperyalist işgal ve sömürü planı geçerliliğini korumakta ve küresel sömürü ihtiyaçlarına göre güncellenmektedir. Yerel işbirlikçileri sisteme göbekten bağlayan küresel hegemonik güçler büyük satranç tahtasında çelişkinin derinleştiği alanlara bu güçleri piyon olarak sürme ve kullanmada ustalaşan bir politika izlemekte. Bu ustalık çelişkileri çözmeye değil sürüncemede bırakma, kriz üreterek yeni müdahalelere açık tutma üzerine kuruludur. Önder Apo 9 Ekim komplosunun ilk yıllarında ve son görüşmelerde içinden geçilen dönemi Birinci Dünya Savaşı sürecine benzetir. 1996’da geliştirilen İsrail-Türkiye ittifakı ile Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt ve Türkmen örgütleri ile ilişkisinin PKK’ye karşıtlık üzerine kurulduğuna dikkat çeker. Komplo sürecinin bir parçası olan 17 Eylül 1998’de Washington Kürt Otonomi Antlaşması için de “en önemli madde, PKK’ye karşı tavırdı” diyor. “Tıpkı 1925’de olduğu gibi, Türkiye’nin verdiği uzun tavizler halkası karşılığında, 2000’e doğru geldiğimizde benzer bir uzlaşma gerçekleşmişti. Bu bir bakıma Lozan’ın yenilenmesi demekti. PKK ve Kürt özgürlük hareketi tamamen izole ediliyor, Önderliğinin tutsak edilmesi için her tür taahhütte bulunuluyor, gerilla üzerinde de Kürt işbirlikçileri, İsrail tekniği ve uzman elemanlarıyla birlikte her tür operasyona yeşil ışık yakılıyordu. Bu topyekün bir tasfiye planıydı” tespitinde bulunuyor.

Jîna Emînî ve Anush Apetyan

Lozan’ın yenilenme süreci Kürt soykırımını tamamlamaya kilitlenmiş durumdadır. Kürtleri öndersiz, örgütsüz bırakma, parçalama ve teslim alma politikasının direnen Önderlik, halk, gerilla gücü ile boşa çıkarılması komplo, tecrit ve soykırımın en acımasız yöntemlerini devreye sokmaya devam ediyor. 2000’li yılların başında yapılan bu değerlendirme tarihselliğini ve güncelliğini koruyor. Tünel savaşlarında kullanılan yasaklı kimyasal, nükleer teknik silahlara; uçaklar, ağır silahlarla bombalanan dağa-taşa, köye-şehirlere; insan avına çıkan SİHA’lara sessiz kalanların eski ittifakı yürürlüktedir. Zindanlarda devreye sokulan fiili idamlar, Efrîn’de her gün kaçırılan ve akibeti bilinmeyen insanlar, bahçelerden sökülen zeytin ağaçları, dağda, taşta ağaç bırakmama, akan suları kurutma, Başûr’a kurulan karakollar ve yığılan katliam araçları Lozan’ın yürürlükte olma biçimine işaret ediyor. En son Rojhilat’ta sokakta işkenceci İran polisi tarafından katledilen Jîna Emînî Kürt’e ve kadına düşman mollacılığın karadan daha kara faşizminin göstergesi. Kürt halkı ve diğer halkların, kadınların başkaldırısı da kara çarşaf, kara bayrak ve kara faşizmin gölgesini bile kabul etmediklerini-etmeyeceklerini göstermekte. Eylül ortasında Karabağ-Azerbaycan arasında yaşanan çatışmalarda ele geçirilen Ermeni asker Anush Apetyan’a Azeri askerlerin tecavüzü, işkencesi, bedenini parçalaması da Lozan zihniyetinden beslenen ulus-devlet milliyetçiliği ve çeteciliğinin ürünü. Halklara düşman olanların kadın düşmanlığında hiçbir sınır tanımadıklarını ortaya koyan sayısız örnekten biri. Bu yüzden anti-Lozan, anti-sömürgecilik ve anti-faşizm cephesini güçlendirmek ve daha zengin yöntemlerle genişletmek ahlak, vicdan ve insanlık adına yola çıkan herkesin, hepimizin görevi.

Soykırım fermanının başlangıcıdır

Yürürlükte olan sömürgecilik tezini yetersiz bulan Önder Apo, Birinci Dünya Savaşı sonrası kurgulanan Ortadoğu, Irak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarının İngiltere olduğunu vurguluyor. Bu kurguda Kürtler için öngörülen soykırım stratejisini şöyle tanımlıyor; “Kürt gerçekliğinin ulusal boyutu yeşermeden adeta kasıp kavrulmuştur. Dört parçaya bölünmekle yetinilmemiş, her parça üzerinde varlık olmaktan çıkarıcı birbirinden beter politikalar uygulanmıştır. Dolayısıyla 1925 sonrasında Kürt ulus gerçekliğini soykırım sürecine alınmış bir gerçeklik olarak değerlendirmek gerçekçi bir yaklaşımdır. Sömürgecilik tezi bu noktada yetersizdir.” İngiltere, İsrail, ABD ortaklığı ve teşviki Kürtleri varlık olmaktan çıkarma yemini, ittifakı üzerine kuruludur. Bu yemin ve ortaklığın temel nedeni devlet dışı toplumsallığı yaşama ısrarında olan Kürtlük ve devletsiz bir hiç olan iktidar-egemenlik güçlerinin çıkarlarını sağlama alma mecburiyetidir. Kürtlerin devletsiz toplum olarak yaşama ısrarı ve topraklarının ve zenginliklerinin bölüşülmesi hedeflenir. Türkiye-Irak sınırının çizilmesini Kürtlere dayatılan komploda belirleyici olduğunu belirten Önder Apo yüzyıllar sonrasının hesaplarına dikkat çekiyor ve “Bu komplo Kürtler için soykırım fermanının başlangıcıdır. Kürdistan’ın bu dönemde dört parçaya bölünmesinin edebiyatı çok yapılır, ama ne yazık ki özü bir türlü gerçekçi olarak açıklanıp yorumlanamaz” diyor. Kürtler üzerinde uygulanan çıplak katliam, inkar ve asimilasyon politikaları, yol açtığı sonuçları gerçekçi bir yoruma tabi tutma bu süreçleri ve iktidar hesaplarını çözümlemeyi gerektirir. Bu komplonun aynı zamanda Ortadoğu halklarının başına örülen bir komplo olduğunu Önder Apo “Irak sınırı bağlamında Kürdistan’ın ve Kürtlerin parçalanması 20. yüzyıl tarihinin en trajik olaylarından biridir. Bununla sadece Kürtlerin değil Araplar, Acemler ve Türklerin de tarihlerinin temeline atom bombasından daha etkili bir bomba konulmuş gibidir” tespiti ile ortaya koyar. Türkiye’den Afganistan’a Libya’dan Lübnan’a, Yemen’e uzanan ve giderek Ukrayna-Yunanistan, Tayvan gibi çevre alanlara yayılan savaş, işgal, çatışma ve katliamlar atom bombasından daha etkili olan bombanın nasıl bir nitelik taşıdığını gözler önüne sermektedir. Her parçası birbiriyle gerilimli, çatıştırılan ve patlatılan atomlar biçiminde bu coğrafyaların bağrını parçalamaya, kan akıtmaya, susuz, ağaçsız bırakmaya, toprağını ve yaşamını kurutmaya kilitlenmiş nükleer etki yaymaya devam etmektedir. Çizilen Türkiye-Irak sınırı ile sadece Musul-Kerkük petrollerinin kaybedilmediğini belirten Önder Öcalan, “Kürtler”, “Kürt-Türk tarihsel kardeşliği” ve “Ortadoğu’nun tüm halklarının kültürel bütünlüğü”nün kaybedildiği tespitini yapmıştır. Bu gerçeği Kürdistan özgürlük mücadelesini geliştirerek aydınlatmış, bu tarihsel komployu boşa çıkarmanın ağır bedeli, derin komplo ile karşılaşmıştır. Son savunmasında bu komploda Kürtlere biçilen rolü;

“1- Güney Kürtleri Irak Araplarını kontrol etmek için yedeklenmiştir.

 2- İran-Irak çelişkisinde en önemli kullanım aracıdır.

  3- Türkiye Cumhuriyeti’ni kontrol altında tutmak için yedeklenmiştir.

  4- Ortadoğu’yu dünya hegemonik güçleri olan İngiltere (….) ve ABD’nin kontrolünde tutmanın en elverişli araçlarından biri olmuştur.

  5- En önemli olanı, bizzat Kürdistan’ın tümünü ve Kürt halkının devrimci potansiyelini denetim altında tutma ve saptırmanın ana üssü konumunda tutulmaktadır. Bu küçücük parçaya ve yönetimine bağlanmak suretiyle tüm Kürdistan ve Kürt halkı stratejik bir kontrol aracına bağlanmış olmaktadır.

  6- Küçümsenmeyecek yeraltı zenginlikleri, suyu ve güzel coğrafyası kolayca istismar edilmektedir” biçiminde formüle etmiştir.

İşgal tamamlanmak isteniyor

Lozan’ın yüzüncü yılında Türkiye-Irak, Türkiye-Suriye sınırını yeniden düzenleme amaçlı Güney ve Rojava Kürdistanı’na dönük işgal tamamlanmak isteniyor. Bunun “komploya bel bağlama”, “komploya alet olma” ve “tarihten ders çıkarmama” anlamına geldiğini belirten Önder Apo, duvar örme, elektrikli tel çekme, çelikten örülmüş karakollar yapma, özel orduyla savunma yöntemlerinin gaflet olduğunu vurgulamaktadır. İngiliz oyununun sadece Kürdistan ve Ortadoğu ile sınırlı olmadığı hatırlatan  Önder Apo, Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya kıtalarında egemenlik kurmanın temel aracına dönüştürüldüğüne dikkat çekti. Küresel hegemonya ve Lozan’ı yenileme hesaplarının ürünü İmralı soykırım sistemini boşa çıkaran Önder Apo’nun demokratik ulus ve demokratik cumhuriyet projesi çöken devletli paradigmayı ve ulus-devlet oyununu aşmıştır. Demokratik modernite paradigması bir çözüm paradigması olarak yeni bir soluk, yeni bir zihniyetle sistem krizini, oyununu ve komplolarını aşarak yaşam bulmaktadır. Temel ayaklarının demokrasi, ekoloji ve kadın özgürlüğüne dayanması zihniyet, toplum ve birey olarak tahrip edilen yaşamsal ilkenin geri kazanılmasını içerir. Biri olmadan diğerinin var olamayacağı hakikatini tarif eden kutsallık, yaşam denklemidir. Kürdistan devriminin karakterini ortaya koyan Rojava devriminin bir kadın ve halklar devrimi karakterinde gelişmesi bu paradigmasal zihniyet bütünselliği ve yapılanmasıyla ilgilidir. Özgür ve demokratik yaşam arayışı ve mücadelesi içinde olan dünya halkları ve kadınlarının çekim merkezi haline gelmesi çözüm gücü olan bu bütünselliğin sonucudur. Ulus-devlet ve küresel sömürü sisteminin üzerinden yükseldiği cinsiyetçiliği, dinciliği, milliyetçiliği, bu ideolojilerin derinleştirdiği suni sınır ve çatışmaları aşarak ortak mücadele ve yaşam kültürünü geliştirmektedir. Çözüm gücü ve karakterini hakikat savaşı ve arayışçılığında ısrardan alıyor. Parçalayan, karşıtlaştıran, çatıştıran devlet aklı yerine bütünleyen, buluşturan, ortak ve özgür iradeyi açığa çıkaran toplumsal zeka ve aklın esnek gücü ile gelişiyor.

“Anlamın ve hissin yaşattığı insan en güçlü insandır”

Komplocu devlet geleneği ve ulus-devlet versiyonu büyük bir aydınlanma sürecinin ürünü olan büyük düşünce-zihniyet devrimleri ile iç içe aşılıyor. Aydınlanma süreci ve mücadelesi Kürdistan ve Ortadoğu’da yitik cinsin ve kimliklerin açığa çıkmasını sağladı. Özgür düşünce ve yaşam, öz irade, örgütlenme ve özsavunma gücü ile bir çiçeklenme, baharlaşma düzeyi yakalandı. Kadınlar, halklar, inanç ve kültürlerin, ekolojik yaşamın yitik tarihi aydınlandı. Gerilla ve halk direnişi kadın ve halklara kırım-soykırımı dayatan inkarcı ulus-devlet cumhuriyetçiliğini aşarak yeni bir mecraya akmaya başladı. 2011’de “Arap Baharı” olarak adlandırılan faşist diktatörlere başkaldırı sürecinin harcının karılmasında bu aydınlanma mücadelesinin önemli bir payı vardır. Bu yüzden aydınlanma ve aydınlatma mücadelesinin mimarı Önder Abdullah Öcalan bu tespiti eksik buldu ve “Halkların Baharı” olarak tanımladı. Bu baharlaşma küresel hegemonik sisteme, işbirlikçi ve çetelerine karşı verilen yarım yüzyıla yaklaşan ve büyük bir komplo ile önü alınmak istenen Önderlik mücadelesinin yoğun etkisi ile sağlandı. Anti-Lozan yılı yeniden yeniden bu yakın tarihe dönme, yüzyıllara uzanan hesapları görme, bilme, akılda tutma ve aşmayı demokratik toplumsal aydınlanmanın temeli yapmayı tarihsel bir görev olarak Kürt halkı ve kadınlarının önüne koymaktadır. Halklar Baharı’nın öncülüğü özgür kadın öncülüğü ve kadın devrimiyle gerçekleşmektedir. Ancak kapitalist modernitenin hegemonik güçleri bu öncülükten ve devrimden büyük korku duymakta ve devletli paradigmayı her tür silahı kullanarak dayatmaktadır. Gerillaya, Rojava devrimine ve yarım yüzyıllık Kürdistan özgürlük mücadelesinin kazanımlarını ortadan kaldırmaya dönük saldırıların nedeni bu korkudur. Nükleer, kimyasal, biyolojik silahlardan internet, televizyon, sivil toplum kurumları, ‘estetik’ merkezleri, eğitim, spor, sanat, eğlence kurumları ve alanları askeri, siyasi, ideolojik saldırı aracıdır. Bu silahlanma ve saldırı karşısında toplumun ahlaki ve politik gücünün, kültürel zenginliğinin, kadın-yaşam değerlerinin anlamı, moral-coşku-sevgi üreten gücünün açığa çıkması, savunulması ve geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Büyük değer ve büyük düşünce yitimine “Anlamın ve hissin yaşattığı insan en güçlü insandır” bilgeliği ile karşı durabilmek hayatiyet arz ediyor.