Barış, hukukla güvence altına alınır; kurumlarla yaşatılır; toplumun katılımıyla kalıcılaşır. Barışı yaşatacak olan, demokratik toplumun örgütlü gücü ve bu gücün ortaya koyacağı çözüm iradesi ile sağlanacak hukuki güvencelerdir.
İki yüz yılı aşan Kürt meselesi gerçeği ve kırk yılı aşan son çatışma deneyiminin bilgisi -ödenen ağır bedeller ve yaratılan büyük değerler göz önünde bulundurularak- bugün yaşanan sürecin, geçmişte yaşanan ancak başarıyla sonuçlanmayan barış girişimlerinin ağır sonuçları akıllarda tutularak, özen ve dikkatle ele alınmasını ve daha önce ortaya konulmayan bir sorumlulukla değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Yaşamını yitiren insanlarımıza, yakılan köylerimize, yıkılan şehirlerimize ve büyük acılar yaşayan ailelerimize karşı bir borç olarak bu sorumluluğun gösterilmesi gerekiyor.
Yerinden edilen milyonlarca insanımızın, kayıplarımızın, yaşadığımız ayrılıkların, yarım kalmış hayatların ve hayallerin yarattığı toplumsal gerçeğin hafızamızda bıraktığı derin izleri tabi ki silmeyeceğiz; unutmayacağız!
Hatırlayarak, geçmişin hatalarını tekrarlamadan, acılarından ve yarım kalmış çözüm arayışlarından ders çıkararak; bugün aralanan çözüm kapısının açılmasını ve kalıcı bir barışın inşası için cesaret ve kararlılık gösterilmesi gereken tarihi bir dönemin içerisindeyiz.
Siyasetin güvencesi hukuktur
27 Şubat 2025 tarihinde Sayın Öcalan tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş bakımından yeni bir dönemin kapısını araladı ve sonrasında atılan tarihi adımları beraberinde getirdi. Çağrı metninin okunmasının ardından, rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in altını çizdiği hukuki zemin ve demokratik siyaset alanının açık olması gerekliliği, bu yeni dönemin temel gündemini belirledi ve tartışılır hale getirdi.
Barışın yalnızca silahların susması olmadığını biliyoruz. Barışın kalıcılaşmasının, silahların yeniden devreye girmesine ihtiyaç duyulmayacak bir demokratik düzenin kurulabilmesi ile mümkün olduğunu deneyimledik. Bugün demokratik siyaset zemininin varlığının bir tercih değil zorunluluk olduğunu ve siyasetin güvencesinin ise hukuk olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.
Sona eren çatışmanın yerine nasıl bir hukuk düzeni kurulacağının bir ayrıntı değil; üzerinde çalışılması gereken asli bir konu olduğunu ısrarla ifade ediyoruz. Çünkü barışın kaderinin, silahsızlanmanın tespitinin yapıldığı gün değil; o günden sonra kurulacak hukuk düzeni ile belirleneceğini biliyoruz.
Barış girişimleri ve atılmayan hukuki adımlar
1993’ten bu güne yaşanan barış girişimleri; ve özellikle 2009’dan 2015’e uzanan çözüm arayışları, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü açısından önemli bir siyasal deneyim ve birikim bıraktı. Toplumun barış talebi görünür hâle geldi. Konuşulamaz denilen meseleler konuşuldu, farklı toplumsal kesimler ortak geleceği tartışmaya başladı. Demokratik çözümün mümkün olduğuna ilişkin umut güçlendi.
Fakat barışın gerçekleşmesini sağlayacak siyasal iradeyi kalıcılaştıracak kapsamlı bir hukuki çerçeve oluşturulamadı. Sorunun çözümünü demokratik siyaset alanına taşıyan; çözüme giden yolu açacak, yapısal nedenleri ortadan kaldıracak hukuki adımlar atılmadı.
1999’dan sonra 2009’daki “dönüş ve demokratik siyasete katılım” adımları, çatışmanın taraflarının toplumsal yaşama dönüşünün yalnızca siyasal bir çağrıyla gerçekleşemeyeceğini; hukuki statü, güvence, toplumsal kabul ve yaşamın yeniden kurulmasına ilişkin mekanizmalar önceden hazırlanmalanmadan, yapılan tarihi çağrıların hak ettiği karşılık ve anlama kavuşamayacağını gösterdi.
2013–2015 çözüm sürecinde siyasal görüşmeler ilerlerken, hukuk, sürecin gerisinde kaldı. 2014 yılında kabul edilen 6551 sayılı kanun önemli bir adımdı; parlamentonun çözüm adına ortaya koyduğu ilk aktivite ve yasama pratiğiydi. Ancak silahsızlanmadan demokratikleşmeye, topluma dönüşten hak ve özgürlükler alanına kadar uzanan kapsamlı bir geçiş hukukunu kurmaya yetmedi; silahların sustuğu iki buçuk yıllık süreç doğru değerlendirilemedi.
Barışın kurucu zemini hukuktur
Bugün dönüp baktığımızda çıkarılması gereken ilk ders olarak, barışın kurucu zeminin hukuk olduğu bilgisiyle yüzleşiyoruz. Bu süreçlerde kimlerin hangi yetkiyle hareket edeceği, atılacak adımların nasıl denetleneceği, kişilerin hangi güvencelere sahip olacağı ve sürecin hangi kurumlar tarafından yürütüleceği en baştan hukuki çerçeve içine alınarak bir koordinasyon içerisinde hareket edilmeliydi. Yaşadığımız deneyimler bize, konu Kürt sorununun demokratik çözümü ve barış olduğunda, kervanın yolda dizilmediğini gösterdi.
Başarısız olan her çözüm süreci ve barış girişiminin daha önce yaşanmamış büyük yıkım ve kayıpları da beraberinde getirdiğini gördük. Bugün hukuka uygun biçimde atılan bir adımın yarın değişen siyasal koşullarda suçlama ya da suçlamalara konu edilmeyeceğinin bir güvencesinin olmadığını tecrübe ettik. 2009’da KCK adı altında, 2016’da DTK çalışmaları merkeze alınarak, 2020’de Kobani süreci gerekçe gösterilerek yapılan siyasi operasyonlar, zamanın ruhu değiştiğinde hukukun nasıl iktidarın elinde bir sopaya dönüştüğünü, barışın emekçisi ve savunucularının nasıl hukuk eliyle etkisizleştirilmeye çalışıldığını ortaya koydu.
Barış söze değil hukukun güvencesine dayanır
Bugün yaşanan süreç açısından, siyasi iktidar ve ortaklarının yaptıkları açıklamalar tabi ki önemlidir. Ancak kalıcı barış edilen söze ve iyi niyete değil; kurumların ve hukukun güvencesine dayanır ve yaşamsallaşır. Siyasi iktidarın zamanını kendi belirlediği çalışma, kararını kendisinin verdiği gerekliliklerle değil; toplumun ihtiyaçlarını ortaya koyan kapsayıcılık ve konsensüsle ilerler.
Demokratik toplum, farklı düşüncelerin yalnızca varlığına tahammül edilen değil, bu düşüncelerin kamusal yaşama ve karar süreçlerine özgürce katılabildiği toplumdur. Bu nedenle ifade ve örgütlenme özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, yerel demokrasi, kültürel ve dilsel haklar, adil yargılanma hakkı ve ayrımcılık yasağı barış hukukunun olmazsa olmazı olarak kabul edilmektedir.
Bugün yaşanan sürecin çoğulcu, katılımcı ve sonuç alıcı bir yöntem ve çalışmaya ihtiyaç duyduğu açıktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu süreç içerisinde yürütmenin getirdiği düzenlemeleri onaylayan bir makam olmanın ötesine geçirilmelidir. Sürecin hukuki güvencelerini oluşturmalı, uygulamayı denetlemeli ve toplumun sözünü yasama sürecinin asli parçası hâline getirmelidir.
18 Şubat 2026 tarihinde kabul edilen Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu, Meclisin sorumluluk üstlenmesi bakımından önemli bir aşamadır. Ancak raporların tek başına hukuk yaratmadığı da bilinen bir gerçektir. İhtiyaç duyulan, raporda ortaya konulan tespitlerin açık bir yasama takvimine dönüştürülmesidir. Hangi düzenlemenin ne zaman hazırlanacağı, hangi amaçla yapılacağı ve toplumun bu sürece nasıl katılacağı açık olmalıdır. Komisyonun dinlediği kesimlerin görüşlerinin yasal düzenlemelere nasıl yansıyacağı da toplum tarafından bilinmeli ve görülebilmelidir. Dolayısıyla meclis, barışın hukuki mimarisinin kurulduğu yer olmalıdır.
Demokratik kürt hukukçular konferansı
5 Temmuz 2026’da Diyarbakır’da gerçekleştirilen Demokratik Kürt Hukukçular Konferansı, yapılan oturum ve tartışmaların ardından süreç açısından önemli veriler ortaya çıkarmıştı. Çatışmadan demokratik topluma geçişin yalnızca silahların bırakılmasını düzenleyen bir hukukla mümkün olamayacağı tesbiti ile beraber; Konferansın Sonuç Bildirgesi’nde, çıkarılacak çerçeve yasanın, silahlı mücadeleyi bırakanlardan siyasi nedenlerle cezaevinde bulunanlara, sürgünde yaşayanlardan vatandaşlıktan çıkarılanlara kadar geniş bir toplumsal ve siyasal yelpazede sağlanacak dönüşümün hukuki zemini olarak ele alınması gerektiği ifade edilmişti.
Konferansın neredeyse her oturumunda altı çizilen Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın hukuki statüsü, özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması ile umut hakkı başlıkları, demokratik çözüm sürecinin hukuki boyutları arasında ele alınmış ve AİHM ile Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasıyla birlikte değerlendirilmişti.
Konferans ayrıca, çerçeve yasa ile birlikte demokratik siyaset, eşit yurttaşlık, hak ve özgürlükler, yerel demokrasi, kadınların kurucu katılımı, hakikat ve toplumsal onarım ile demokratik anayasal dönüşümün de güvence altına alınmasını gündeme taşımış; yasanın çözümün taraflarıyla tartışılarak hazırlanmasını, sürecin meşruiyeti bakımından önemli bir koşul olarak ortaya koymuştu.
Bu yaklaşım, çerçeve yasayı yalnızca ceza hukuku bakımından bir düzenleme olmaktan çıkarıyor; onu çatışmadan demokratik topluma geçişin hukukunu kuracak daha geniş bir dönüşümün parçası olarak tarif ediyordu.
10 Ağustos 2026’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği ve 18 Ağustos’ta yürürlüğe giren 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, bu konferans ve yapılan tartışmaların ardından atılmış önemli bir hukuki adımdır.
Kapsamı itibarıyla bir başlangıç yasası
Kanun, örgütün fiili varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ile bu tespitin Milli Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesinin ardından belirli soruşturma, kovuşturma ve mahkûmiyetlerin infazına ilişkin erteleme mekanizmaları getirmekte ve ayrıca sürecin uygulanmasına ilişkin kurumsal mekanizmalar ve TBMM bünyesinde bir İzleme Komisyonu öngörmektedir.
Bu yönüyle yasa, daha önce hukuki zemini belirsiz bırakılan önemli bir alanı kanunla düzenlemesi bakımından önemlidir. Ancak aynı zamanda kapsamı itibarıyla bir başlangıç yasasıdır. Çünkü barışın bütünlüklü hukuku henüz kurulmuş değildir.
Nitekim TBMM’nin 18 Şubat 2026’da kabul ettiği Komisyon Raporu, çıkan yasa ile düzenlenenden daha geniş bir hukuki çerçeve öngörmüştü. Raporda sürece ilişkin yasal düzenlemelerin yanı sıra demokratikleşme, hak ve özgürlükler, yargılama ve infaz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ve yerel yönetimler gibi başlıklar da ayrı bir bölüm altında ele alınmıştı.
Bu nedenle, çıkarılan çerçeve yasanın barış hukukunun son halkası olmadığını; devam yasalarıyla tamamlanacak bir hukuki geçişin ilk halkası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Öcalan’ın statüsü yasal güvenceye kavuşmalı
Müzakere ve nihayetinde çözüm masasında eşit statü ve söz hakkının, çalışmanın başarısının temel koşulu olduğu dünya deneyimleri ile ortaya çıkmıştır. Baş müzakereci olarak Sayın Öcalan’ın devlet tarafından fiilen kabul edilen statüsünün çerçeve yasa ile yasal güvenceye kavuşturulmaması temel bir eksikliktir. Çatışmasızlık sürecinin kalıcılaşması ve barışın inşası için ihtiyaç duyulan güvenin sağlanması adına atılacak en öncelikli ve kritik adımın ertelenmesinin, bir bakıma sürecin sağlıklı ve sonuç alıcı ilerlemesinin de ertelenmesi anlamı taşıdığı açıktır.
Ancak süreç demokratik bir sistemin inşası için kaçınılmaz olan hukuki adımların ivedilikle atılmasına ihtiyaç duymaktadır. AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının eksiksiz uygulanmasını sağlayacak düzenlemeler yapılmalı; ifade, örgütlenme ve siyasal faaliyet özgürlüğünün önündeki hukuki engeller kaldırılmalıdır. Yerel demokrasiyi ve seçilmişlerin görev güvencesini güçlendiren düzenlemeler yapılmalı; eşit yurttaşlık, dil ve kültürel haklar demokratik hukuk düzeninin parçası hâline getirilmelidir.
Toplumsal onarım mekanizmaları kurulmalı
Çatışmanın yarattığı ağır toplumsal tahribatla yüzleşmek için hakikat, yüzleşme ve toplumsal onarım mekanizmaları kurulmalıdır. Çünkü, kayıpların akıbetinin araştırılması, zorunlu göç ve köy boşaltmaları başta olmak üzere geçmişte yaşanan ağır hak ihlallerinin ortaya çıkarılması ve mağdurların haklarının güvence altına alınması, barış hukukunun ayrılmaz parçalarıdır.
Bir çerçeve yasanın çıkarılmasıyla barışın hukukunun kurulamayacağını siyasi iktidar da bilmektedir. Bu ilk adımı demokratikleşme, siyasal katılım, geçiş adaleti, yerel demokrasi, eşit yurttaşlık, kadınların kurucu katılımı ve özgürlükleri güvence altına alan devam yasalarıyla güçlendirmek ve yeni adımların atılabilmesi için demokratik siyaset alanının genişletilmesi gerekmektedir.
Silahların susması tek başına barış üretmez
Çünkü silahların susmasını sağlayan hukuk ile barışı kalıcılaştıran ve yaşatan hukuk aynı şey değildir. İlki çatışmayı sona erdirebilir; ikincisi çatışmanın yeniden üretilmesini önler. Yılların deneyiminden sonra ihtiyacımız olan, kalıcı barışı sağlayacak hukuki düzenlemelerin yapılmasıdır. İlk adımı atılmış olan hukuki zeminin, toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissedebileceği demokratik bir hukuk düzenine dönüştürülmesi için cesaret ve kararlılıkla çözüm siyasetinin tarafı ve savunucusu olmak gerekir.
Silahsızlanma önemli bir adımdır ve olması gerekendir. Ancak bir son değil; çözüm ve dolayısıyla barış için demokratik siyasetin önünü açan tarihsel bir eşiktir. Silahların devreden çıkmasının ardından; dönenlere düşüncelerini ifade edebilecekleri, örgütlenebilecekleri ve siyaset yapabilecekleri meşru alanlar yaratılmaz ya da dar tutulursa; bu durumda silahların susması tek başına toplumsal barış üretmez, üretemez. Uğruna ölümün göze alındığı özgürlük ve eşitlik iddiasının; uğruna yaşanılacak, özgürlük ve eşitliğin sağlandığı demokratik bir sistem inşası ile somutlaşması ihtiyacı, siyasi iktidar ve diğer karar alıcılar tarafından görülmesi gereken bir zorunluluktur.
Kadınlar hukukun kurucu öznesi olmalı
Kadınlar açısından da yeni bir hukuk anlayışına ihtiyaç vardır. Çatışmanın yükünü en ağır biçimde taşıyan kadınların, çözüm süreçlerinin karar masalarında yer almasının hukuki alt yapısı henüz oluşturulmuş değildir. Oysa ki kadınlar, barışın yalnızca tanığı veya mağduru değil; hukukunun kurucu öznesi olmalıdır. Yasaların hazırlanmasından, uygulanmasına ve denetlenmesine; silahsızlanmayı izleyecek mekanizmalardan, hakikat ve onarım kurullarına kadar bütün aşamalarda kadınların eşit ve anlamlı katılımı güvence altına alınmalı, bu katılım bir temsiliyet görüntüsüne indirgenmemelidir.
Kadın siyasetçilerin yanı sıra kadın hukukçular, yerel yöneticiler, insan hakları savunucuları, gazeteciler, çatışmada yakınlarını kaybedenler, yerinden edilenler ve farklı toplumsal kesimlerden kadın örgütleri bu süreçte söz ve karar sahibi olmalıdır. Kadınların anlamlı katılımı; barış gündemini belirleyebilmek, çıkarılacak yasaları etkileyebilmek ve uygulamayı denetleyebilmekle mümkün olacaktır.
Bağımsız ve çoğulcu bir hakikat mekanızması
Barışın unutmak değil, hakikati göze almak olduğu gerçeği ile; hakikatin açığa çıkarılması, mağduriyetlerin tanınması, zararın giderilmesi, kamusal özür, toplumsal hafızanın korunması ve benzer ihlallerin tekrarını önleyecek kurumsal reformların pey der pey gerçekleşmesini sağlayacak demokratik bir geçiş adaletine ihtiyaç vardır. Bu amaçla bağımsız ve çoğulcu bir hakikat mekanizması oluşturulabilir. Kayıplar ve faili meçhul bırakılan olaylar için etkili araştırma mekanizmaları kurulabilir. Yerinden edilenlerin mülkiyet, barınma ve sosyal hakları güvence altına alınabilir. Kadınların yaşadığı ve çoğu zaman görünmez bırakılan ihlaller için güvenli ve mahremiyeti koruyan özel başvuru yolları geliştirilebilir.
Bu süreçte Barolar, hukuk örgütleri, üniversiteler ve kadın kurumlarının ortak çalışma grupları oluşturması; çerçeve yasa, geçiş adaleti ve siyasal katılım konusunda somut öneriler geliştirmesinin önemi tartışılmazdır. Görüşülen her kanun teklifinin insan hakları ve toplumsal cinsiyet açısından etkisi değerlendirilmelidir. Uygulama bağımsız izleme mekanizmaları ve düzenli raporlamayla takip edilmelidir.
Barış, hukukla güvence altına alınır; kurumlarla yaşatılır; toplumun katılımıyla kalıcılaşır. Barışı yaşatacak olan, demokratik toplumun örgütlü gücü ve bu gücün ortaya koyacağı çözüm iradesi ile sağlanacak hukuki güvencelerdir. Barışın; halkların, kadınların, hukukçuların, demokratik siyasetin ve toplumun ortak emeğiyle kurulacak yeni bir yaşam sözleşmesi olduğu gerçeği ile henüz bir adımını atabildiğimiz bin kilometrelik yolda, zorluğunun farkında olarak, bu tarihsel imkânı kalıcı bir barış hukukuna dönüştürebilmek için yürümek, her koşulda yürüyebilmeyi başarmak gerekiyor.
Bunun için siyasal mutabakatın hukuka, hukukun açtığı yolda da sürecin kurumsal anlamda güçlendirilerek güvenceye kavuşması elzem olandır. Çünkü barışın kalıcılaşması ihtiyaç duyulan hukukun cesaret ve kararlılıkla yaratılması ve demokratik bir düzenin inşa edilmesi ile mümkündür.
