Tarihsel yaşam biçimi olarak komün

  2. bölüm

- GULE ŞEHMUZ
7 views
 Rêber Apo, insanlık tarihinde üç büyük devrimden söz eder: bilişsel devrim, Neolitik devrim ve endüstriyel devrim. Bu devrimler, maddi ve manevi boyutlarıyla insan yaşamını köklü biçimde dönüştürmekle kalmamış; içinde yaşadığımız dünyanın bütün canlılarını da derinden etkilemiştir.

Mbuti kabilesinde zaman anlayışı

Bu komünal zaman anlayışına Mbuti kabileleri önemli bir örnek oluşturur. Orta Afrika’daki Kongo Havzası’nın Ituri Yağmur Ormanları’nda yaşayan Mbutiler, John Zerzan’ın aktardığına göre: “Mevcut an doyurucu biçimde yaşanırsa geçmiş de gelecek de kendi yolunu bulur.” anlayışına sahiptir.

İlkel toplumlar, anılarla yaşamaz; doğum günü kutlamak ya da yaş hesaplamak gibi konulara da büyük önem vermezler. Geleceğe ilişkin olarak ise henüz var olmayanı denetim altına alma isteği taşımazlar. Tıpkı doğaya egemen olmayı amaçlamadıkları gibi…

Doğal dünyanın değişkenliğine ve akışına her an katılıyor olmaları, mevsimlerin farkında olmadıkları anlamına gelmez. Ancak bu farkındalık, modern toplumda olduğu gibi insanı yaşadığı andan koparan, yabancılaşmış bir zaman bilincine dönüşmez.

Hem fiziksel hem de zihinsel bir hastalık

Uygarlığın yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda fiziksel ve zihinsel bir hastalık olduğu, kabile toplumlarının yaşamına bakıldığında daha açık biçimde görülebilir.

Bu topluluklarda fiziksel ve ruhsal hastalıklara son derece seyrek rastlanır. Antropolojik çalışmaların dikkat çektiği ilginç bulgulardan biri de kabilelerde yaşayan kadınların doğumu daha kolay ve daha az ağrıyla gerçekleştirmeleridir.

Araştırmaların ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç ise avcı-toplayıcı toplulukların uygarlıkla temas etmeye başlamalarının ardından sağlık göstergelerinde belirgin bozulmaların görülmesidir. Yine tarım öncesi toplulukların duyusal algılarının günümüz insanına göre çok daha gelişmiş olduğu yönünde önemli bulgular bulunmaktadır.

Araştırmaların dikkat çektiği bir başka nokta ise yiyecek toplayıcılığından tarımsal üretime geçişle birlikte hem beslenme kalitesinde hem de fiziksel gelişimde belirgin bir gerileme yaşanmış olmasıdır.

Uzun yıllar boyunca kabul gören, “tarım öncesi insanların en fazla otuz ya da kırk yıl yaşadığı” yönündeki görüş de son araştırmalarla önemli ölçüde tartışmalı hâle gelmiştir. Aksine, birçok bulgu insanların oldukça ileri yaşlara ulaşabildiğini ve birkaç kuşağı bir arada görebilecek kadar uzun ömür sürebildiklerini göstermektedir.

Doğadaki yabancı

Rêber Apo, insanlık tarihinde üç büyük devrimden söz eder: bilişsel devrim, Neolitik devrim ve endüstriyel devrim. Bu devrimler, maddi ve manevi boyutlarıyla insan yaşamını köklü biçimde dönüştürmekle kalmamış; içinde yaşadığımız dünyanın bütün canlılarını da derinden etkilemiştir.

Özellikle Neolitik tarım devrimi, yaklaşık iki milyon yıl boyunca doğayla kurulan dengeli ilişkinin ilk büyük kırılmasını oluşturmuştur. Uzun yıllar boyunca insanlık tarihinin en büyük ilerlemelerinden biri olarak değerlendirilen tarım devrimi, son dönemde özellikle evcilleştirme olgusu üzerinden yeniden tartışılmaktadır.

John Zerzan bu süreci şöyle değerlendirir: “Daha önce hiçbir tür böylesine radikal, hızlı ve köklü bir değişime uğramamıştı. Dil, ritüel ve sanat aracılığıyla gerçekleşen öz-evcilleştirme, daha sonra bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesine esin kaynağı oldu. Yaklaşık on bin yıl önce ortaya çıkan çiftçilik kısa sürede egemen hâle geldi. Çünkü denetim, doğası gereği yoğunlaşmaya yol açar. Üretim arzusu ortaya çıktıktan sonra, giderek daha verimli ve daha baskın bir sisteme dönüşür. Tarım, gelişmiş iş bölümünü mümkün kılar; toplumsal hiyerarşinin maddi temelini oluşturur ve çevresel yıkımı hızlandırır. Rahipler, krallar, ağır çalışma koşulları, cinsiyet eşitsizliği ve savaş, tarımın doğrudan sonuçlarından yalnızca birkaçıdır.

Doğa ile kurulan yeni ilişki biçimi

Paleolitik insanlar binlerce bitki türünü içeren son derece çeşitli bir beslenme düzenine sahipken, tarımla birlikte bu çeşitlilik büyük ölçüde azalmıştır. Ancak bugün, evcilleştirme öncesindeki yaşamın büyük ölçüde doğayla özdeşleşme, duyusal bilgelik, cinsiyetler arası görece eşitlik ve sağlık üzerine kurulu olduğunu öğrenebiliyoruz. İnsan doğası yaklaşık iki milyon yıl boyunca böyleydi; ta ki rahipler, krallar ve efendiler tarafından köleleştirilinceye kadar.”

Doğayla kurulan bu yeni ilişki biçimi, yalnızca toprağı değil, bütün canlıları birer üretim nesnesine dönüştürmüştür. Ancak Zerzan’a göre evcilleştirme bununla sınırlı değildir: “Bitkilerin işlenmesi ve hayvanların belirli alanlara kapatılması olarak görülen evcilleştirme, göçebe yaşamın yerini devletlerin, sınıfların, kentlerin, çalışmanın ve özel mülkiyetin aldığı yerleşik düzene geçişin temel dönüm noktasıdır. İnsan, bitkileri ve hayvanları evcilleştirirken zorunlu olarak kendisini de evcilleştirmiştir.”

Bu nedenle uygarlığın zorunlu yürüyüşü yalnızca tarımsal üretimin değil, aynı zamanda insanın kendi doğasına yabancılaşmasının da tarihidir.

Adorno’nun “tarihin başlangıcındaki irrasyonel felaket”, Freud’un “direnen çoğunluğa dayatılan bir olgu” ve Stanley Diamond’un “gönüllülüğe değil zorunlu askerliğe dayanan bir serüven” olarak değerlendirdiği uygarlık süreci, Zerzan’a göre tarımla birlikte kurumsallaşmıştır. Benzer biçimde Mircea Eliade de tarımın ortaya çıkışının modern zihnin kavramakta zorlanacağı ölçüde büyük toplumsal ve ruhsal kırılmalara yol açtığını savunur.

Uyanan bilinç

Rêber Apo, AİHM Savunması’nda şu değerlendirmeyi yapar: “Doğuşundan çöküşüne kadar köleci sistemin sürekli boğuşmak zorunda kaldığı tarihsel hareketlerden biri de bilinç kazanmış etnik birliklerdir. Neolitik çağda kendiliğinden var olan etnik yapılar, kendiliğinden sınıf gibi düşünülebilir. Varlıklarını sürdürebilmek için ayrıca bir direniş bilincine ihtiyaç duymazlar. Çünkü henüz saldıran bir düşman ve bu bilinci doğuracak çelişkiler oluşmamıştır.”

Toplumsal yarılma tam da bu çelişkiyi doğurur. Üst kesim giderek kastik katil yapısına dönüşürken, alt kesimler çok yönlü bir tehditle karşı karşıya kalır. Böylece komünalite yalnızca bir yaşam biçimi olmaktan çıkar; aynı zamanda örgütlü bir direniş biçimine dönüşür.

Bununla birlikte komün ile kastik katilin tarihsel ardılları arasındaki mücadele de başlamış olur.

Köleci uygarlığın emperyal aşamasında klan ve kabileler artık bilinçli etnik topluluklar hâline gelirler. Rêber Apo, özellikle göçebe kabilelerin tarihsel rolünü şöyle tanımlar: “Yalnızca avcılık ve toplayıcılığı sürdürmek için değil, komünal değerlerini korumak amacıyla çöllerin, ormanların ve dağların derinliklerine doğru büyük bir tarihsel yürüyüşe geçerler. Özgürlük tutkusunu bağrında taşıyan bu yürüyüş, tarihin en önemli devinim güçlerinden biridir.”

Bu süreçte kabileler hem uygarlığın hem de komünal direnişin sürekli yenilenen toplumsal kaynağı hâline gelir. Akatlı Sargon’un Sümer egemenliğini yıkarken kabile güçlerinden yararlanması bunun önemli örneklerinden biridir. Ancak tarih boyunca benzer bir durum sık sık tekrar eder.

Kommünalite ile devlet arasındaki sınır

Komünal direnişin öncüleri olarak ortaya çıkan bazı kabile önderleri, iktidarı ele geçirdikten sonra uygarlığın egemen yapısına eklemlenmiş; böylece komünalite ile devlet arasındaki sınır giderek belirsizleşmiştir.

Bu dönüşüm, ailecilik ve hanedancılık biçiminde komünal dokunun çözülmesine yol açmış; uygarlık da bu çözülme üzerinden kendi kurumsal yapısını inşa etmiştir. Buna karşılık sisteme boyun eğmeyen kabileler açısından farklı bir tarih gelişmiştir.

Komünal yaşamda ısrar eden topluluklar, direniş geleneğinin en sürekli taşıyıcıları olmuşlardır. Uygarlık ise bir yandan ailecilik ve hanedancılık yoluyla kabilelerin iç yapısını dönüştürmeye çalışırken, diğer yandan teslim olmayan toplulukları “barbar” ilan ederek tarih dışına itmeye çalışmıştır. Resmî tarihin dışında bırakılan bu topluluklar ise kendi tarihlerini sözlü geleneklerinde yaşatmışlardır.

Çöllerde destanlara, ormanlarda Ezop anlatılarına, deniz kavimlerinde ozanların ezgilerine, Kürdistan dağlarında ise dengbêjlerin uzun havalarına dönüşen bu hafıza, ahlaki ve politik toplumun sözlü tarihi olarak kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.

Böylece komünal tarih, yalnızca yazılı belgelerde değil; ezgilerde, masallarda, şiirlerde ve kolektif hafızada yaşamaya devam etmiştir.

Komünü başka nerede arayabiliriz? Rêber Apo’nun ifadesiyle, uygarlık kentlerinin korkuyla örülen surlarında… “Kentlerin ve kulelerin etrafına dikilen surlar, karşı toplumun varlığını gösteren en güçlü kanıtlardır.”